Showing posts with label wag. Show all posts
Showing posts with label wag. Show all posts

Tuesday, March 6, 2018

Cuma Eğlencesi: Oscar 2018

 Ve beklenen gün geldi... Hem Oscar töreni,hem de dükkanın en eğleceli günlerinin yazısı "Cuma Eğlencesi"nin Oscar yorumları. O kadar uzun zamandır Cuma Eğlencesi yazmıyorum ki bu Oscar törenin sümsüklüğü ve kötülüğü karşısında artık dayanamadım, girişiyorum. 

Taşıyanın adını bilmediğim ama tasarımcısını bildiğim elbise. Gianbattista Valli Haute Couture. Rengi hariç bayağı güzel ama renk büyük ofsayt. 
 


Hah işte, hiçbir şey ifade etmeyen sıradanlıktan patlayacak derecede sıkıcı bir insan ama bir yandan o kadar da şanslı ki şu hayatta hala Oscar'lara davet edilebiliyor, insanlar buna giysin elbise veriyorlar. Allah'ım Atelier Versace giymiş bir de. Karşınızda gerizekalı ötesi kocasıyla yaşayan vasatların prensesi Jennifer Garner




 Adını bilmediğim tipini bildiğim I, Tonya 'daki rolüyle canım Mary J Blige'ın heykelciğini kapan aktris. Boklayacak hiçbir şey yok, gayet güzel gayet çekici. Yeni nesil tasarımcılardan Reem Acra giymiş, elinde de nal gibi logosu ile Roger Vivier çantası ile.

Valla ne Maya Rudolph'a ne de elbisenin tasarımcısı Valentino hayranlığımdan değil de sadece Maya'nın annesi, pek şahane ve çok erken yaşta hayata veda etmiş Soulshine'da sıklıkla çaldığım Minnie Riperton 'a olan sevgimden koydum. Ha elbise güzel, fazla kapalı ama dikkat çekici. Tabii bunların yanında Mayacığım pek değil ama yapacak bir şey yok, hayat bu. Bir de bu kıyafet ile fazlasıyla Marina Abramovic'e benzemiş. O da iyice delirdi botoksla filan belki deşerim o konuyu da bir gün. 

 İşte hem marjinal hem prenses havalarındaki sıkıcı ama eminim bir o kadar bitchy olan kızlardan. Adını bilmiyorum da aileden varlıklı NY'lu kızlardan, Girls'te oynuyor. Armani Privé Couture. Bilmem, elbette çok güzel elbise de yani işte fazla derli toplu fazla güzel. 

Valla geçen senelerin yıldızı, Oscarlı oyuncusu Emma Stone bu yıl sanki  küsmüş gibi, biraz suratsız, biraz özensiz olmuş. Üzerindeki Louis Vuitton nedir ayol? Ben bunu işe giyerim o kdar sır? Kesin bir şey var. Louis Vuitton da fransızların epey burun kıvırdıkları bir markaları. Michel 'in Emmanuel Macron'nun karısı Brigitte'in cumhurbaşkanı eşi olarak Dior değil de Louis Vuitton giymesini eleştirdiğini hatırlıyorum da...Evet, gayet varoş bulunuyor LV. Futbolcu karıları filan giyiyor.  Ben mi? Eve sokmam...

Evet, Harvey Weinstein ayısının kendisiyle yatmadığı için yasaklılar listesine soktuğu oyuncular yavaş yavaş lige döndüğü gibi Oscar'a da gitmişler. İkisi de gayet güzel, diyecek bir şey yok.


Belki de en güzel elbiselerden biri Kelly Ripa'nın elbisesi.


Evet herkes Emily Blunt'un bu 19.yy elbisesini beğenmiş, zarafet ile etiketlemiş. Ben nefret ettim. Acayip zorlama ve gereksiz. Ayrıca saçların rengi filan facia.  



Ve kaderde bu dükkanda Oscar yazısını bu kadar facia bir elbise ile bitirmek varmış... Selma Hayek ve Gucci Custom elbisesi. Aman yarabbim...Kocası Kering grubunun sahibi yani Gucci gibi onlarca lüks markanın sahibi olan Selma Hayek için özel dikilen elbise. Evlerden uzak, herkesten uzak. Cidden avize gibi olmuş. Ben en azından avizeyi kulaklarıma takıyorum, giymiyorum....







Thursday, August 11, 2011

P.S. # 7

şu sınırlar içerisinde arda turan ve kulakları tırmalayan bir sese sahip yeteneksiz dizi oyuncusu sevgilisinden sıkılan bir ben miyim bilmiyorum. yazılıp çizilenlere göre epey genç yaşına rağmen kime özenip de bahsederken sürekli "biz" diye konuşan, epey şımarık (ki normal bir şey bu, neticede genç yaşta gelen para şöhret) hareketler sergileyen arda turan'nın atletico madrid transferi sonrası ispanya'da beraber yaşayacaklarmış. hallelujah!!! gerçekten şükürler olsun!!! uzunca bir süre dönmeyeceklerinden umuyorum-hayır, türklüğün gücünü dünya aleme göstereceği için değil- sadece bu antipatik duo'dan gözden uzak gönülden uzak olmayı diliyorum. açıkcası madrid'e, ispanya'ya adapte olacağını düşünüyorum. yani neticede genç bir insan, dil öğrenebilir, oradaki yaşama, kültüre uyum sağlayabilir ve illa hakan şükür, rüştü gibi ağlayarak geri dönmekstense hagi 'den sonra sevdiğim yegane galatasaraylı olan tugay kerimoğlu gibi yıllarını geçirdiği iskoçya'dan neredeyse bir efsane olarak ayrılabilir. tabii tugay'ın bu efsane olma sürecinde karısı etkin kerimoğlu'nun ayrı bir etkisi, farklılığı olduğu ve de reklamlardaki irite edici ses "beeen sinem kobaaal"in, etkin kerimoğlu çapında olmadığı düşünülürse tahminim kendisinin geleceği madrid'de w.a.g olmaktır.
whatever...
yeter ki uzakta olsunlar...

p.s. yine çok sıkıcı bir başka insan çağla kubat'tan da bahsedecektim ama arda ve "beeen sinemm kobaaall" yeterli "sıkıcılık" dozunu verdiği için, kendisini bir başka sefere saklıyorum

Friday, September 24, 2010

W.A.G. klubüne hoş geldiniz

Önce tanımı yapalım sonra resimlerle daha iyi anlayalım. Gerçi daha önce w.a.g yazmıştım ama dün kaleci Volkan'nın düğün resimleri yorumlarında M.'den gelen "demande" sonrası daha bir geniş şekilde inceleyeyim dedim.
w. a. g.= wives and girlfriends oluyor ve bu ifade 2006 dünya kupasından sonra ingiliz bulvar gazeteleri tarafından ingiliz milli takım futbolcularının karItalicıları ve sevgililerinin haberlerinde kullanılmaya başlandı ve bir w.a.g. hadisesi doğmuş oldu. Bize tercümesi ise ya da benim tercümemle -her daim kullandığım şekli ile- "paralı, sonradan paraya kavuşmuş, zevksizlik sahibi gösterişten hoşlanan ve asla zarif duramayacak varoş" oluyor.
Çok uzun sosyolojik açıklamalara girmeyeceğim ama popüler kültürde bu anlayışın en güzel örneği Al Pacino 'nun oynadığı 1983 tarihli Brian de Palma imzalı Scarface filminde görülebilir. Amerika'daki ünlü, hiçten varolmuş zenci şarkıcıların, futbolcuların (amerikan futbolu oynayanlardan bahsediyorum), basketçilerin evlerindeki duvarlarda-malikanelerinde- mutlaka Scarface'e bir ithaf olması, Tony Montana karakterinin modern zaman ikonu muamalesi görmesi bu yüzdendir. Filmdeki Tony Montana karakteri de A.B.D.'de başarılı olmuş toplumda hayranlık duyulan çoğu ünlü zenci müzisyen, sporcu gibi yokluktan gelip kendine bir dolar imparatorluğu kurmuş, çulsuz günlerindeki eski big boss'un güzeller güzeli "beyaz" sevgilisini elinden almış, malikanesini altınlarla kaplayıp bahçesinde aslanlar beslemiş mübalağalı bir karakterdir. Evet, gerçek dünya bu kadar abartılı olmasa da yine de yaşanan kimi hayatlar ile film kurgusu arasındaki çizgi ince olabiliyor.
w.a.g. ise yani bugünkü ingiliz toplumunda yaşanan bu "para-malikane-alışveriş-bling bling-oversize çanta gözlük" eksenli sosyal hadise aslında modernizasyon etkisinde tüm toplumlarda görülebilir. İngiliz toplumundaki sosyal sınıf ayrımı hala çok belirgin olsa da küreselleşme, modern dünya düzeni ve lükse bir şekilde ulaşım nisbeten kolaylaşmış olsa da yine yüzyıllar boyunca köklere nüfuz etmiş bir düzen mevcut. Elbette toplumdaki sosyal farklılıklar ve sınıf ayrımları 1800'lerin sonunda Thomas Hardy imzalı Jude the Obscure gibi keskin hatta kısıtlayıcı değil ancak yine de sahip olamayan için kendisini hissettirecek seviyede ağır. Bu bağlamda da toplumda eğitim,öğretim, doğuştan kazanılan sosyal statü, ayrıcalığı içerisinde bulunmayan ama farklı niteliklere sahip yetenekleri yoğun çalışmaları ile başarılara ulaşanlar paranın da gücü ile kendilerini toplum içerisinde göstermek, doğuştan sahip olamadıkları ama görüntüsünü satın alabildikleri sosyal sınıfı para ile yakalamak hiç de şaşırtıcı gelmemesi gereken bir durum. Ve ingiliz toplumunda w.a.g.ler ve tabii asıl parayı kazanan kocaları bunu harikulade şekilde yapıyorlar. En yüksekl mertebedeki w.a.g. Victoria Beckham yerini Wayne Rooney'nin geçtiğimiz kış aldattığı ortaya çıktığı karısı ile yerini kaybetmeme yarışı yaşıyor gibi. Arada da diğerleri var; Ashley Cole'ın ayrıldığı karısı, şu Liverpool'daki çocuğun aldattığı güzel manken ve hamile olduğu anlaşılan sevgilisi Zaten aşırı pahalı arabaları müşteriye özel hale getirterek daha da pahalı satın almak, büyük çok büyük evlerde oturmak, eskiden sadece belli bir zümreye açık olan at yarışlarına büyük şapkalarla gitmek, büyük ve pahalı düğünler yapmak, en çok özenilen "asil" kadınlar Jackie Kennedy/Jackie O. veya Audrey Hepburn gibi oversize gözlüklerle, pahalı tasarım çantaları kollarından düşecekmiş gibi bileğe takmak vb. Unutmadan bir de w.a.g. dünyasının olmazsa olmazlarını sayıp bitireyim (yalan değil bu kadar popüler sosyolojik gözlem bir yerden sonra sıkıcılaşmaya başlıyor). Elbette Louis Vuitton çantalar (ve muhtelif markaların oversize çantaları), Jacob & Co. saat/mücevher, kişiye özel "imzalı, pembe, hello kitty'li" arabalar, skinny jeans üzeri zarafet yoksunu ama uçuk pahalı daracık tişörtlerin mutlaka stiletto giymek, solaryum teni, mutlaka uzun saçlar (çoğunlukla sarı, röfleli). Elbette bizde de w.a.g. hadisesi yeni yeni gelişiyor ve tabii türk toplumunun sosyal dinamiklerinden, geleneklerinden, genel yaşayış biçiminin modernite ile etkileşiminden besleniyor. Sadece tek bir tanesinin resmini koydum ki diğerlerinin w.a.g. arılarının da kraliçesi olduğunu gösterir bu resim. Fakat asıl favorim GS'lı Arda'nın sevgilisi kabusun önde gideni Sinem Kobal. Şimdiden "rol gereği de olsa dudaktan öpüşmem, Arda'yı kızdırmak istemem" zihniyeti ile fantastik laflar eden kendisinin geleceğinden çok umutluyum. Ola ki bu ilişki izdivaça dönüşüyor Sinem Hanım evinin "modern türk kadınını temsil eden" hanımı ve tabii kutsal anne olur işte o zaman türk w.a.g. dünyası kraliçesini bulmuş olur. Ama şimdilik Rüştü'nün karısıdır bu ünvanın sahibi. forever w.a.g. power!



Friday, August 14, 2009

Cuma eğlencesi, 17

Bodrum ve skandallar dönüşü derken, telaş derken, heyecan derken, muhteşem Faith No More konseri derken, harikulade insan Mike Patton derken, pezevenk tarzı derken işte cuma geldi geçiyor bile ama nedense etrafta güzel resim yok, beautiful people alemlere pek çıkmamış gibi gözüküyor. Elimizdekilerle yetinmek durumundayız, ne de olsa devir tasarruf devri, yetinme devri.
Zamanında epey yakışıklı -sarışın- bir sevgilisi olan ama kendisinin adını unuttuğum amerikalı aktrislerden. Üzerindeki elbise dümdüz gibi gözükse de bence muhteşem. Emilio Pucci. Beyaz oluşu zaten harika ama o önünün açıklığı yok mu, beni benden aldı, çok kıskandım. Kız da hoş zaten ama o nasıl bir göğüs dekoltesidir, nasıl bir açıklıktır. Aynısını giymek istiyorum. Hadi giydim ama giydiğim gibi gecelere de böyle çıkmak ve bunun normal karşılanmasını istiyorum. Ama elbette wake up little susie, this is middle eastern end.

Offf çok fazla çılgın party girl görüntüsü veren ama sıkıcı insan Sieanna Miller ve leopar desenli elbisesi. Bence elbise güzel de kızın göğsü olmadığı için dümdüz durmuş ve o elbisenin rengi kızın ten rengi ve saç rengi ile hiç uymamış, söndürmüş resmen albenisini. Fakat en kötüsü bence kırmızı ruj. İşte bu bu kırmızı ruj hadisesi de çok ince bir durumdur; herkeste olmaz, her dudak yapısına yakışmaz, her yüze gitmez, her saç rengini kaldırmaz ki Sienna'da da olmamış. Yaşlı göstermiş, yüzüne ciddiyet katmış ki Sieanna shinny happy people tadında bir insan, öyle ciddi ve kool bir görüntüsü yok.

İşte Sienna Miller'dan sonra en beğendiğim insan alman köylü güzeli Diane Kruger. Benim için ikisi de kabus ama sanıyorum Sienna'yı bir nebze olsun daha fazla beğeniyorum. Köylü güzeli zaten açık olan tenine bej renkli bir elbise giymiş onu da kırmızı ruj ile tamamlamış. Ki olmamış! Anladık ikisi de sarışın, mavi gözlü yani masumiyet temsilcileri ama nedense ileriye gidemeyen bir halleri var. Belli ki bu 20li-30lu yıllar retro saç taramaları filan her ikisine de yakışmıyor ayrıca o saç rengine o kırmızı ruj hiç olmuyor. Kötü yani. Hem de her ikisi de!


Ooo işte gecelerde akan Pocahontas fantezili Naomi. Gecenin amacı tematik giyinmekmiş vs ama Pocahontas ya. Başka bir tema bulumadı mı? Bence kendisi gibi olsun yani bitchy, ota boka bağıran, mobbing yapan, çalışanlarının kafasına telefon atan patron olsun daha inandırıcı olur çünkü böyle pazar tezgahlarında satılan müsamere kılığındaki hali ile ne güzel ne de inandırıcı olabiliyor.
Oh be en sonunda güzel giyinen birisi. Penelope Cruz. Kendisi güzel, giydiği kırmızı ceket-pantalon takım, içindeki bluz (ki sütyensiz giymiş. hayranım böyle kadınlara), ayakkabıları, yüzüğü ile cidden çok güzel. Ayrıca yukardaki silik tiplemeler Sienna ve Diane'nin yaptığı hata olan kırmızı ruju sürmemiş ki Sienna Miller bir davette kıpkırmızı bir tuvaletin üzerine kırmızı ruj sürmüştü ve hiç olmamıştı.
Genelde arka arkaya aynı kişinin resmini koymam ama Kate, Katie bir şey hani şu I kissed a girl şarkısını söyleyen kızın bu hallerini görünce dayanamadım, tutamadım kendimi. İlk resimdeki o ipek kerhane perdesi gibi duran tulum nedir, onun altına giyilen o pembe ayakkabılar nedir? Peki, iç çekerek ilk resmi geçtim ama 2. resimdeki ingiliz W. A. G. varoşluğunu yansıtan önden fermuarlı kıyafet nedir, o iğrenç bileklikler nedir, o kötü pembe ruj nedir? Bence kızları öpmeyi filan bıraksın, girsin bir manastıra ruhunu arındırsın.

Ve genç ingilizlerin yeni bad girl 'i Lilly Allen. Chemical Brothers'takilerden biri ile olan ilişkisini sonlandırdığından (ve de çocuğunu karnında düşürdükten sonra) beri alemlerde kötü çocuk Liam Gallagher başta olmak üzere bir sürü insan ile görülen aslında yetenekli müzisyen. Önceleri biraz balık etiydi ama şimdilerde epey zayıf ve ötesi. Rejim ve sağlıklı hayat tarzından ziyade kokain sebebiyle olduğu söylense de bir kanıt yok gazetelere yansıyan. En son Kate Moss ile teknede joint paylaşırlarken çekilmiş resimleri var ama bu sanıyorum 3 gün daha eski. Yanmış, giyinmiş çıkmış. Ki little black dress ve kafasındakiler çok güzel. Ceketinin rengi de çarpıcı olmuş, farklı kılmış ama o kötü göz makyajı ne? Her şeyi bitirmiş, yüzünü karartmış bir de galiba güneşte fazla kalmış fazla siyah olmuş. Gerçekten de asaletin simgesi olarak gösterilen Chanel 'in yeni yüzü olmuş bir insan olarak kendisine, huysuz tasarımcı Karl Lagerfeld "neden güneşin altında malak gibi yattın?" diye kızmaz mı, merak ediyorum şahsen...

Cuma biter, manasız iş sebebiyle Fantastik 4'lü tamamlamaya gidemediğim Bodrum'dakilere kıskançlığım pazar akşamına kadar bitmez, dün gece yine Cavit yine C.D., bu akşam yine Asmalı Mescit ve yine kim bilir kimler ve forever night, forever more, forever me, forever us...

Monday, May 25, 2009

Arka Plan

Ben Tugay 'ı çok severim. Ne Galatasaraylıyım ne kendisine dair bir beğenim var ama gayet severim kendisini, saygı duyarım.

Dün kolay yolu seçmeyip 30'undan sonra gittiği hem uzak hem de zorlu bir ülkenin takımında son kez sahaya çıkmış ve bütün tribünleri kendisini son bir kez yeşil sahada selamlamak isteyenlerle doldurmuş bir insandır kendisi. Bu cidden çok saygı duyulacak, takdir edilecek bir şey.
Bunda elbette Tugay'ın yeteneği, azmi, becerisi, dirayeti, hırsı, çabası söz konusu var ama şu da bir gerçek ki her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır. Eğer kendisi gibi profesyonel sporcu olan karısı onunla beraber 30 yaşından sonra başka ülkede, başka şehirde, başka bir dil konuşarak, başka bir gündelik hayata başlamayı göze almasaydı Tugay muhtemelen gidemez (gitse de onu burada bekleyen, kıskanan, ağlayan karısına geri dönerdi), bu kadar başarılı olamazdı. Eğer karısı böylesine bir kariyer fırsatını İstanbul'daki Leyla-Reina gecelerinde ciple görünme, haftada bir balyaj yaptırma, ortalama bir W.A.G olma sevdasına görmezden gelseydi, yalan değil her şey Tugay için çok farklı gelişirdi.
Neticede böyle bir fırsatın değerini anlayabilecek bir insan-dengi olan biri ile- beraberdi ve bu başarıyı beraber yarattılar. Kim bilir, belki beraber ingilizce kursuna gittiler, arabayı sağdan kullanmaya alıştılar, beraber kuzeyin durmaksızın yağmur yağan günlerinde bunalıma girmemeye çalıştılar, beraber sosyal ortamlarda bulundular.
Herkes herkesle beraber olur, evlenir, çoluk çoluğa karışır hayat da böyle vasat bir şekilde geçip gider. Ancak çok azı dengi ile beraber olur ve bu beraberlikte ileriye doğru gider. Yoksa zaten biri dışardadır, biri evde oturuyordur; biri ona hayran diğeri ise bu hayranlığa hayran yaşayıp gidiyordur. İşte önemli olan kişiyi ileriye götürebilecek, desteğini her daim doğru şekilde hissettirecek doğru insan ile beraber olmakta. Yoksa diğerinden zaten herkesin elinin altında bir tane vardır.
Tugay anlaşılan o ki bu işte şanslı olanlardan. Hem kendisinin sağlam karakteri, hem de karısının bu senaryonun arka planındaki becerisidir Tugay'ın turkish delight haline gelmesi. Aslında doğrusu her başarılı insanın arkasında ona inanan, destek olan, güvenen, gerektiğinde iten biri vardır demek olabilir. İyi bir şey aslında. Ama bulunması zor şey. Çamurdan adam yapmakla olmuyor.

Wednesday, April 8, 2009

Varoş ailesine yeni üye

Futbol dünyasının en sevdiğim varoş çifti olan Wayne Rooney ve karısı Coleen Rooney bir bebek bekliyorlarmış. Yani wag # 1 is pregnant (victoria beckham timeless bir w.a.g olduğu için o # 1'nin de üzerinde bir yerde. o yüzden # varoş mrs. rooney oluyor). Yani eğer kız olursa minik w.a.g'lar, erkek olursa traktör vücutlu varoş oğlanlar geliyor. Hayırlısı diyeyim sevenlerine, beğenenlerine. Ancak bu post böyle kalmaz; doğum ve doğum sonrası fotoğraflarla tüm görgüsüzlüklerini sergileyeceklerinden bu sayfaya bol bol malzeme çıkar 9 ay sonra.

W.A.G Coleen haberi öğrendikten sonra alışverişe gitmiş, aldıklarını annesi ve kardeşine taşıttırmış ama elinden gazlı içecekleri bırakmamış. Bravo, şimdiden müthiş bilinçli bir hamilelik beslenme alışkanlığı görülüyor kendisinde.

Wednesday, February 18, 2009

Çek o elini!

Oğlan çocuğu olmadığım veya oğlan çocuğuna sahip olmadığı için- özellikle bizde- ebeveynlerce belli bir yaş döneminde çok sarfedilen "oolum çek elini ora(n)dan" lafına aşina değilim. Ancak bu söz Beckham'ın bu resmine gayet uygun gözüküyor. Los Angeles'ı bıraktıktan sonra tekrar gerçekten futbol oynanabilen Milano çimenlerinde top peşinde koştursa da belli ki var bir sıkıntısı (sevimsiz karısı the w.a.g queen victoria beckham moda haftası peşinde paris'te new york'ta alemlerde). Var bir sıkıntısı ki eli ayağı rahat durmuyor. Hadi eli ayağı rahat durmuyor, anladık ama o nasıl bir kavramadır? Acımaz mı? Bence acır ama tabii bilemiyorum tam olarak. Haliyle karşı cinsin aksine bizde alt taraflar boş olduğu için daha fazla yorum yapamıyorum ama bazen bu futbolcu takımı çok acayip hareketlerde bulunabiliyor. Futbolcu veya karşı cins fark etmez; acayip işte.

Sunday, February 8, 2009

WAG, 2


İrlandalı Robbie Keane'nin karısı. Ya gerçekten WAG olmak başka bir şey. O çizmeler o çanta o metalik tokalar o saçlar. Her seferinde yorumsuz kalıyorum.

Friday, February 6, 2009

"ismimi kanınla kazırım"


Vah vah!

Cidden ingilizler acayip insanlar. Hayır kendilerini, kültürlerini, müziklerini, insanlarını seviyoruz ama garipler. Hatta paçozlar. Erkeği de kadını da. Mesela çoğu ingiliz erkeğinin (hem yakışıklı hem de beğenilen olanlarının) güzel sevgililerini, karılarını bebek bakıcısı veya Hollywood Bulvarı hayat kadınları ile aldatması var. Kadınları ise öyle içip öyle bir dağıtıyorlar ki ...

Bu ikisi ingiliz. Bol alkollü, bol eğlenceli kopuk bir gecenin sonunda tek gecelik bir ilişki yaşamışlar (one nite-stand de diyeyim). Sabah uyandıklarında çocuk kanayan kolunda kızın ismini bulmuş, kazınmış vaziyette. Yani belki de adını bile hatırlamayacağı bir insanın ismi şu anda kolunda kazılı şekilde duruyor. Kabus resmen. Çocuk kızı mahkemeye vermiş, vs...
Anlamıyorum bu nasıl bir şeydir. Gün geliyor değil kola, bacağa, kalbe kazıdığını unutmak istiyorsun ve de unutuyorsun. Ayrıca gayet de ezik bir davranış biçimi ( 2 gündür şu "ezik" lafını ne kadar kullandım, ona dikkat ettim şimdi. ama ezik de eziktir yani, ne yapayım?).
Çocuk bayağı eli yüzü düzgün duruyor, kız ise tipik W.A.G tipli bir şey.

One night stand à l'anglaise...non merci!

Wednesday, January 28, 2009

WAG, 1


WAG diye ingilizceye özellikle de ingiliz ingilizcesine girmiş bir tabir var. Biraz günlük ingilizce biraz da slang desek olur herhalde. WAG: wives and girlfriends demek oluyor. Benim çok sevdiğim WAG örnekleri çirkin Victoria Beckham, Varoş Wayne Rooney'in karısı, vs... Pek sevdiğim pek taraftar olduğum futbol hakkında çok yazmak istemesem de wag tipolojisini incelemekten kendimi alamıyorum. Sosyolojik olarak elbette.

O takımda oynayan Daddy Kool Harry Kewell ve bir dönem popüler olmuş bir grubun bir şeyi olan karısı (kimilerinin isimlerini öğrenmeye cidden gerek yok şu dünyada).
Gerçi ingiliz tabloid basınında yer alan, Playboy röfleli saçlı, uzun tırnaklı, louis vuitton& juicy couture& jacobs &co. & roberto cavalli tarzında görülen WAG tiplemesinden bir nebze olsun ayrı duran daha bir edepli, iyi aile kızı, çocuklarının annesi görüntüsü veren birisi kendisi (merak ettiğim şu. 33 yaşında olup 3 tane çocuk doğurmuş olmak nasıl oluyor?).

Geçenlerde kendisinin İstanbul'da koca ziyareti sırasında evlerine hırsız girmiş, vs vs. Gerisini pek okumadım, maksat WAG incelemesi başlatmak. Yoksa I don't give a shit dear.P.S. gerçekten ama gerçekten karşı cins kısa hatta kısacık saçlı olsun.

Monday, December 8, 2008

Bayram dedikodusu


Futbol sevip bazı futbolcu ve kulüpleri zerre sevmediğimden sevmediklerime özel ilgi gösteriyorum. O yüzden yağmur yağması beklenen ama bir türlü yağmayan, kimi mahallelerininde kurban kokuları altında kıyımlar yaşanan İstanbul'undan bayram dedikodusu olsun.

Tahammül edilmez öküzlükte olan Wayne Rooney ve kendisi gibi varoş karısının gelirleri bir dava sebebiyle kamuya açıklanmış. Hadi çocuğu anladık, yetenek metenek ve ardından gelen sponsorluklar peki ya kızın durumu nedir? Sekiz kitap anlaşması, televizyon programı vs... Buradan anladığımız şu ki geleceğin dünyası paralı ama varoş zihniyetin elindedir.
Hayırlı olsun, buyrun buradan yakın, üstüne bence 2.yi de yakın, bir de yanında bir şişe rakı devirin.

Thursday, February 21, 2008

Sıfatı almak kolay da "olmak" zor

Dünkü sonucun heyecanı ve güzel giden şeylerin etkisi ile bugün memleketimin spor yazarları ne yazıyorlar, nasıl insanlar diye bir göz atmak istedim spor sitelerine.

Eskiden daha çok takip eder, okurdum ama şimdi sıkılıyorum ve gitgide bu spor yazarları denilen adamlara tahammülüm azalıyor. Bunun da tek sebebi spor yazarı olmayı çok kolay bir şey sanmaları. Herkes spor yazarı olmuş ama kimsenin neden bahsettiğinden haberi yok. Mesela Tanju Çolak. Spor yazarı olmuş haberim yok. Kendisinin yazabildiğinden de haberim yoktu ama orası ayrı. Kendisi ve türevlerinin yazıları zaten çok kısa, kaç vuruşluktur bilmiyorum ama hepsi bir ilkokul öğrencisinin yaz tatili kompozisyon defteri tadında. Basit, kolayca algılanabilen kısa cümlelerle süslü yazılar bunlar. Ha bir de unutmadan belirmeliyim ki, Tanju ve saz arkadaşlarında fevkalade "ağır abi" durumu var. Sürekli öğüt verme, "bak bir abi olarak söylüyorum sanaa hasan" halleri insanı kendinden geçiriyor. Savaş (Ay) da sıfatlarına bir sıfat daha eklemiş, spor yazarı olmuş (ya bir düş yakamdan demek istiyorum kendisine, ki şuradan söyleyeyim korkar benden kendisi).

Nasıl bir şuursuzluktur ki insan her şeyi yapabileceğini düşünebilir. Hayal etmek elbette güzel bir şey ancak insan haddini bilmeli şu hayatta. Bir de galiba eski fotoğrafçılar, müzisyenler ve televizyonun şeker çocukları işler tükenince spor yazarlığı yapabileceklerini düşündüler. Olabilir çünkü engelleyen yok. Aksine ülkenin yeni tekelini oluşturan holdingin sahibi bir kayınpeder, eski topçuluktan gelen veya şeker çocuk olup sabah programında hoplayıp zıplarken kazanılmış medya ilişkileri vs... Hal bu olunca, yabancı dil bilmeye, uluslararası spor basını takip etmeye gerek kalmadan veriyorlar gazetenin tekinde bir köşe, yazıyorlar sonra boş boş futbol hakkında. Unutmadan köşelerine koydukları resimlere de hayranım ben. O pozlar, bakışlar...hayran olmamak elde değil doğrusu.

Her şey benim çizdiğim kadar vahim değil elbette çünkü bu salaklar ordusundan ayrılan, yol yordam bilen, mürekkep yalamış, en az bir yabancı dil bilen, futbol dışında dünyadaki gelişmelerden de haberdar olan bir kesim var. Küçük bir kesim ama yine de insana futbol deyince, futbola biraz farklı bir gözden bakmak isteyince bulunan, rastlanan aslında tanıdık, bir masada oturup konuşabilecek yüzler.

Spor yazarı sıfatını almak kolay bir şey, köşen var yazıyorsun işte ama spor yazarı olmak sanılanın aksine zor zanaat. Hayattaki her şey gibi. Hepimizin sıfatları var çok önceden verilmiş, üzerimize dikilmiş ama o sıfatları hakkıyla olabiliyor muyuz, taşıyabiliyor muyuz? İşte orası tartışılır.

Ya da bütün futbol camiası bir şekilde W.A.G. olmuş gidiyor da farkında değil...

Tuesday, July 10, 2007

Wish list..? you gotta be kiddin'


Sabah sabah gazetelere bakarken birden Alpay'ın bileğinde görünce günlerdir içimdeki dışa vurma istemini eyleme geçirmeye karar verdim.

Bir insan neden öyle bir saat takar? O nasıl bir çirkinlik, nasıl bir sakillik, aman yarabbim?Sanıyorum Türkiye'de satılmaya başladığında ilk müşterileri Hakan Şükür ve Tuncay'dı. Feci. Çirkinlikten bakamıyorum, o denli. Çirkin ve bir o kadar pahalı. Yani sınıf atlattırıcı. Hani ben kıro zevkleri olan bir insanım, altın Rolex filan beğeniyorum ama yok bunu bırak takmayı, yakınımda görmek dahi istemem.

Ne var ki, salt bizde değil, tüm dünya böyle bir yöne gidiyor. Görgüsüzlüğün ve kolay paranın sağladığı gösterişin matah sayıldığı bir zamandayız artık. Geriye de dönmeyecek. Yani o hep özlemle andığımız "eski günler" geri gelmeyecek, aksine daha da çirkinleşecek ve bizler çocuklarımızı bunlarla yetiştireceğiz (televizyon seyrettirmeme, fast food'dan uzak tutma çabaları yalan olacak).

Çok belirgin bir resimdi. Geçen yıl dünya kupasındaki (bence zidane'nın müthiş hareketi ile oldukça haysiyetli sayılabilecek ) vedadan sonra Chirac futbolculara, Elysée Sarayı'ında davet veriyor ve kapıda karşılayıp hepsinin tek tek elini sıkıyor. Ve görüntü şöyle devam ediyor: Zaten her daim takım elbise içerisindeki 70'ine merdiven dayamış Jacques Chirac ve Chanel tweed set ile Bernadette Chirac sanki evlerinde davet veriyorlar havasında kapıda duruyorlar, merdivenlerden çıkan takım elbiseli milli takım oyuncuları ve yanlarındaki paçoz görünümlü karılarını karşılıyorlar. Hem de ne paçozluk! Skinny jeans, üzerinde feci sayılabilecek bir bluz ve altta stiletto. Tabii eldeki fecahat ufak çantayı geçmemek lazım (el çantası ya da cludge). Gittiğin yer neticede cumhurbaşkanlığı köşkü ve bir nevi senin de dolaylı olarak içinde olduğun özel bir gruba verilen çok özel bir davet. O kadar paran var, asistanların var, git hangi markaya istiyorsan al zarif bir elbise öyle git. Ne var ki paçozluk denilen şey parayla pulla olmuyor, tahmin edildiği gibi kıyafetlerin, aksesuarların hepsi oldukça pahalı şeyler ve hepsinin toplamı bir servet ediyor ama yine de içteki, ruhtaki paçozluktan kurtulunamıyor.

Bizde de yok mu? Saymakla bitmez ama saymayacağım (yorulmak istemiyorum) ancak işte nouveaux riches'lerden manzaralar böyle....Türkü, fransızı, amerikalısı farketmez, hepsinin ortak bir dili var ve pek de güzel anlaşıyorlar. Bu konuda asıl dışarda kalan, dışardan bakan biziz (buna da değinmeden edemeyeceğim: şu louis vuitton çanta da bir başka dokunmayacağım, almayacağım, kullamayacağım nesnedir. her ne kadar gerçekten kaliteli tasarımlar yapsa da benden uzak dursun dediğim markadır. son günlerde yine gözüme batmasının sebebi televizyonlarda kampa giden futbolcuları görmem. nasıl bir şeydir bu, hepsinde var, boy boy, envahi çeşit? hepsi takmış boynuna yandan askılı, elde pasaport yürüyor. biri de aynaya bakıp halini görmüyor, yakışmadı diye düşünmüyor. ne o seviye atlandı çünkü. en çok kazananının kolunda bir de buna ek olarak jacob & co. nin feci çirkin tasarımlı saatleri var. çok güzel, puzzle tamamlandı).

Başlık wish list olsa da haliyle değil... Ya da bana uygun değil. Var kendimce mütevazi bir wish list'im ama buna bir de ek olarak ikinci sayılabilecek daha komik bir wish list'im var: şu manasız blog kendince hareketlerde bulunmasın ve başlık bölümüne zorlanmadan yazabileyim. 2) ilk defa Sekvotka'nın itmesi dışında bir siteye yazıldım ve gariplikler anında başladı, sistem çöktü, bilgisayarım kilitlendi, kullanamıyorum, sözde oylayacakmışım vs, palavra oldu bende. 3) araba kullanmak zorunda kalmasam etc ... Şu sıralar fazla şey istedim galiba, dileklerimin gerçekleşmesi durdu bir süredir.