Showing posts with label the streets. Show all posts
Showing posts with label the streets. Show all posts

Sunday, March 10, 2019

"Never Look Back In Anger, Always Look Forward In Hope"

Festivalde seyretmiş, bayılmıştım. Şimdi televizyonlara düşmüş, tam olmuş, ilaç gibi gelmiş.

Muhtemelen belgesel sevmeyenler için pek bir şey ifade etmeyecektir. Neticede aksiyon yok, hareket yok, aşk hikayesi filan ya da abartılı renk oyunları gibi gerzomat şeyler yok. Benim gibi belgeselciler için ise, tek kelimeyle şahane. İçinde müzik var, popüler kültür var, moda var, 70ler kadar bayılmasam da 60lı yıllar var ve tabii hayatın kendisi, her an değişen dinamikler, sosyoloji var. Ve tabii en inandığım şey; "dün bugün bugün de yarın" var. Aslında her şey bu kadar basit. Bir de Michael Caine'in dediği gibi: "Never look back in anger, always look forward in hope. 



Tuesday, September 23, 2014

Motto # 3 (hem de en büyük harflerle)

Ama öyle değil mi zaten? Hayatta özellikle de gündelik hayatta, sosyal hayatta öyle huysuz, aksi, suratsız, sevimsiz, sinirli, "ciddi insanım ben" tavırlı olmamak lazım. Ha, olabilir tabii, neticede paşa gönlü bilir ama sonuçlarına da katlanır. Artık her türlü çirkefliğin, adiliğin, sevimsizlğin kendi başına gelmesi mi olur, davranışları yüzünden etrafındakileri kaybetmek mi olur, başka şeyler mi olur bilinmez de, işte çekmek, çağırmak diye bir sey var. Var, var. Görüyorum ben. Iyi bir şey görmek. Hem başkasında. Hem de kendinde. Aynaya bakmak önemli, işe yarıyor-çoğunlukla-. Bu arada yazan da Banksy imiş, iyi mi?

Wednesday, November 6, 2013

Guess who's back # 2

Tarif edilmesi zor olan ama hissettirdiği doğru olan, gerçek olan ama "guess who's back" olan. Dönüp baktığımda yıllar yılı belli önemli tarihlerde, dönemlerde benzer hissedip kenara attığım ancak sonrasında gerçekleştiğinde kaale aldığım bir duyguymuş. Hem olaylara, yaşananlara, belli sınavlara; hem de kişilere, isimlere dair. Hep böyle gelmiş böyle gitmiş ama nedense etkisinin ehemmiyeti nadiren önemsenmiş. Evet, hep o içteki ses. Başkasını bilmem ama benimkisinin bana dair yanıldığı baki değil. whatever. to whom it may concern desem cevabı I olacak bir durum.

sabahın köründe güneş garip şekilde sıcak ve sarı iken kulağımda tam da kendi kendime telaffuz ettikten sonra ne olduğunu anlamadan duyduğum şahane 2pac şarkı sözü.-rakim'i zaten defalarca söylemiştik bu defa 2pac olsun, sample'lara filan zaten bitiyorum... guess who's back


Eh, but picture how my nigga Sak duke do it.
Guess who's back?
I got keys comin' from overseas.

Cost a nigga 200 G's.
I'm a street commando.
Nino for example.
This lavish lifestyle is hard to handle.
So I got to floss 'cause I'm rollin' like a boss playa.
Thug granted to be a women layer
So many playa haters, imitaters steady swangin'.
Make me want to start bank bangin.
So I'm caught up in the game.
Let's go change.
Packin' 40 glocks.
Contain or rearrange.
All that jealousy and envy comin' from my enemies
While I'm sippin' on green leaves?
In front of black Lexuses, Chevy's on the roam.
96 big bodies sittin' on chrome
As we head up out the zone,
Stone facing is on.
Looking at mine but don't look too long.
I'm livin' a dream with triple beams and my pockets bulgin.
It's hard to imagine.
Picture me rollin'

Wednesday, September 11, 2013

Guess who's back?

Başlık keşke sadece 1997 tarihli Rakim 'in Guess Who's Back şarkısı olsa da hip hop üzerine yazsam, gereksiz müzik yazarlarına köşe yazarlarına sallasam ... Tabii bu namümkün bizim buralarda. Genç yaşlı farketmez masum insanlar polis tarafından, kolluk güçleri tarafından öldürüldükleri sürece hiçbir zaman yüreklere huzur, tiril tirillik gelmeyecektir.Gücün amacı korumak değil de baskın olmak, baskısını, kendi baskın ideolojisini fiziksel veya pasif şiddet ile dayatmak üzerine kurulu olduğu müddetçe insanlar tepki verecek sesini duyurmak ve bu uğurda her şeyi yapmayı göze almayı deneyecektir. Ölmek bile buna dahil.

Uzaklardan, yükseklerden, kürsülerden, etrafında beş bin koruma ile gürlemek kolay ama bu karşılık uyumadan önce kafanı yastığa koyup iç sesinle tek başına kalmak cehennemin yedi katına katına ziyaretin çöken kabusu gibi. Dışarda, sokakta, ara sokaklarda, mahallende güven içinde olmak, hakkın için yürümek, toplanmak özellikle de robocop teçhizatın olmadığı düşünülürse korkutucu ve yıldırıcı. Ama tüm bunlara rağmen kafanı yastığa koyduğundaki huzurun tarifsiz derecede özgürleştirici. İşte aramızdaki fark. Siyah ve beyaz değil. İyi vs kötü ve çirkin. Çünkü artık kötülüğe içindeki çirkinlik de yansıyor.








Tuesday, July 30, 2013

Foto şipşak instagram'dan önce New York

Instagram veya benzeri sosyal medya hadiseleri benim için bir nevi paralel evren. Başka diyarlarda olup bitenler ve her şeyden daha da komiği başkalarının hayatlarında olup bitenleri izlemek, takip etmek... Bayağı umrumda değil. Ama öyle. Ne yazık ki gürültücülüğümle meraklı gözüken ama büyük meraksızlardan, ilgisizlerden olduğum için instagram/twitter gibi sosyal paylaşımlarla ne tam olarak ilgileniyorum, ne de varlığını hatırlıyorum. Elimde telefon olduğunda aklima da gelirse bakıyorum, kim ne yapmış ne yemiş ne içmiş diye bir de üstüne bazen tutamayıp zibidi ve gerzek ötesi yorumlar yazıyorum. Ama sonra ilgim bitiyor, geçip gidiyor. Hele hele herkesin fotoğrafçı herkesin müthiş bir göz ile yaptığı istisnai çekimler filan iyice sıkıyor beni. Ama yapacak bir şey yok; durum bu, olay bu. Böyle de devam edecek. Herkesin her şey olduğu bir dünyadayız (hele şöhretli takımın bu dünyadaki instagram halini filan iyice geçiyorum, evlere şenlik resimlerine bakamıyorum zaten). 

whatever.

Yine de her ne olursa olsun, "son model çok pahalı dijital makinem var diye, instagramda deli takipçim var" diyerek fotoğrafçı olunmuyor. Allah'tan ! Hala fotoğrafçılık diye bir meslek var. Hem de öyle fotoğrafını çektiklerine Gene Simmons vari korkutucu kanlı manlı maskeler giydirip üzerinde fotoşop çalışmaları gerektirmeyen. Bayağı, dümdüz, çiğ pişmemiş haliyle fotoğraf. Bizim tercihimiz. 

new york, 70lerin sonu 80ler, daha jantrifikasyon (gentrification-soylulaştırma) olmamış, soylulaştırma lower east side'ı henüz güzelleştirmemiş, sokakların kahramanı graffiticiler ruhunu bulmuş, the Bronx-manhattan arasındaki 5 numaralı metro hattı vagonları writer'ların yaptıkları ile iyice efsaneye dönüşmüş, fuhuş, uyuşturucu kullanımı almış başını gitmiş, upper east side'taki manhattan sakinleri village'ı filan neredeyse 3. dünya ülkesi olarak kabul ediyorlar. işte o günleri makineleriyle yaşatan, ölümsüz kılan sokak fotoğrafçıların belgeseli. everybody street. merceğin arkasında  boogie var, martha cooper var, bruce davidson var ve tabii makineler dijital değil. her kare değerli, öyle arka arkaya basabilmek biraz g.t istiyor. bittiğinde gidip film alınıyor, fotoğraflar film ile çekiliyor, sonra o filmler tab ediliyor, her film pahalı, 36 kare, dikkat etmek ziyan etmemek lazım anı yakalamak, o karelerde anı hissettirmek lazım. 

Instagram (twitter) öncesi her şeyi daha çok seviyorum galiba. NY'i ise daha çok. 





Monday, June 17, 2013

"Sayın Yetkililer, cehennemde yeriniz ayrılmıştır; ilginize teşekkür eder, bilgilerinize sunarız"

Gezi sürüyor, insanlar direnmeye devam ediyor, saçmalıklar yaşanmaya, canlar alınmaya, gözler çıkartılmaya, haksız tutuklanmalar yapılmaya, yerlerde sürüklemelere, saç baş yolmalara, hipokrat yemini etmişleri sahte (!) oldukları iddiası ile tutuklamalara, yalanlar söyleyip insanları kandırmalara, "milyonlara hitap etti" denilen yerin en fazla 295 bin kişi alabildiği bilimsel gerçeğini göstermemeye, buna karşılık tüm ülkedeki milyonların baskıya direnişini minyonların direnişi gibi küçümsenilmesi itibarsızlaştırılması, çocukken annelerinin "yalan söylersen burnun uzar" tembihini unutan koca koca yüksek yüksek adamların kameralar önünde utanmazca yalan söylemesi, çok "evlat sever" çok "baba" olan yine aynı koca koca yüksek adamların ileride çocuklarının yüzlerine bakamayacak kadar riyakar ve yalan söylemleri kullanması, sokakların apartmanların evlerin gazla, ıslık çalarak tehdit eden kolluk güçleri ile basılmasına karşın eve alınan birbirinden farklı ve birbirini tanımayan onlarca insanın hiç sorunsuzca güvende hissetmesi, güne uyanmanın gülümsemenin, nezaketin, mutluluğun, yılmamanın en güzel ve en rahatsız edici cevap olması hali devam ediyor... 

Ama bütün bunlar bir yana, şunu da söylemek lazım ki, tüm bu korkunçlukların altında imzası olanları cehennemde güzel günler bekliyor.  Dante 'ninkini ne kadar korkutucu kalır bilmiyorum ama şundan eminim, Dante 'nin Cehennem tasviri dahi bileti çoktan kesilmiş cehennemin yanında Havai plajları gibi kalacak ... Zaten bütün açıklamalarda, yorumlarda gayet gevrek gevrek konuşuyor, "günaydın günışığı" gibi başlıklar atıyorlardı. Biraz daha gevrek, biraz daha yanık olur, fena mı?


“Abandon all hope ye who enter here.”

“The hottest places in hell are reserved for those who, in times of great moral crisis, maintain their neutrality.”

Wednesday, June 12, 2013

"kuzucuklarım" arasındaki farkı bulun !

Bugün Gezi Parkı'nda direnişi başlatanlar, ellerinde iphone ile şaşırtıcı muhteşemlikte hareketlere imza atan Y kuşağı değil belki ama bizler 80lerde Adile Naşit 'in Uykudan Önce programında "iyi geceler kuzucuklarım" cümlesini duyup da yatağa gittik, hele hele ismimiz oradan söylendiğinde ise mutluluktan çıldırdık. Siyah yıllar, seksenler, Kenan Evren kabusu, tek kanallı devlet televizyonunda sürekli yayınlanan askeri tatbikatlar, adını unuttuğum ama çok sevdiğim iki kadın detektifin maceraları, herkesin sevdiği Beyaz Gölge'li günlerde saat sekiz civarı Adile Naşit'in kısacık Uykudan Önce'si başlar ve kendi tabiriyle bütün kuzucukları, televizyonun önünde iyice kuzucuk gibi olurdu.

Öyle börtü böcek isimleri üzerinden veya "aşkito", "aşkısı" tadındaki her türlü hitaptan hazzetmesem de "kuzucuk" başka. Cidden. Neticede çocukluğumdan kalan, Adile Naşit sayesinde güven duygusu hissettiren, dışardan asla zarar gelmeyecekmiş gibi rahatlatan bir ifade. Kuzu ya da zuzu en az aşkito kadar antipatik olsa da kuzucuk değil işte. Adile Naşit'in kuzucuklarına gösterdiği sevginin samimiyeti sebebiyle mutlaka böyle.

Dün ise İstanbul Gezi Parkı'ndaki direnişçi kuzucuklar başka bir iyi niyet mesajı ile güne uyandılar, belki bir nebze olsun güven duyup rahatladılar hatta ilerleyen saatlerde ebeveyn kuzucuklar beraberinde iyice küçük kuzucukları da alıp parka geldiler. Direnmek, karşı koymak, beraber olmak, farklılıklarla beraber yaşamanın mümkün olduğunu göstermek için. Ancak çok geçmedi ki meydandaki bütün kuzucuklar , korkunç kurt tarafından tuzağa düşürüldüklerini anladılar. Her şey bir anda savaş alanı haline dönüştü, sözde koruması için varolan kolluk güçleri hırsla karşılarında duran insanlara biber gazı, gaz bombasını gelişi güzel ve bol bol attı, insanlar korkudan ve panikten ezilme tehlikesi geçirdi, tekerlekli sandalyedeki insanlar polisin şiddeti karşısında kalabalıkta annelerini kaybeden küçük çocuklardan dahi daha savunmasız kaldılar, o küçük çocuklar o simsiyah kargaşada annelerini kaybedip ağladılar, birçok insanın kolu bacağı kırıldı, gözler hasar gördü, kimileri gözlerini kaybetti, değil sadece astımlılar alandaki kimse nefes alamadı vs vs vs.  Fiziksel hasarlar bir şekilde, bir gün, büyük ölçüde, hallolur ya da en azından onunla yaşamak gerçeği öğrenilir. Ama güven duygusunun yitirildiği  manevi hasarların etkisi ise kişinin üzerinde genelde pek geçmez, halledilmesi üzerine çalışılmadığı takdirde kişinin ömrü boyunca karşısına çıkan, vereceği her ciddi kararı saldığı korkularla olumsuz yönde etkileyecek derin arızalar yaratır.

Yine dün Gezi Parkı'ndaki kuzucuklar, sevgi postunu üstüne geçirmiş kurt tarafından ihanete uğradılar ve bir daha asla ama asla onların iyiliğini düşündüğünü söyleyen bir güce, devlet erkanına, müktedir olana hiçbir şekilde güvenmeyeceğini kendi gözleriyle gördü, içinde olarak yaşadı.

Bu ülke daha önce de kendi çocuklarını acımasızca öldürdü, yaydığı yalanlarla gencecik insanların yıllarını hapiste geçirmelerine sebebiyet verdi, kardeşi kardeşe düşürdü ve  yoluna devam etti. Bütün erk sahipleri gibi. Sistemin işlemesi ancak bu yolla mümkün olur. Ama işte dünyada nisbeten bunu insanı şekilde demokratik yollarla yapan var, burada yaşanıldığı gibi bunun tamamen aksini yaparak tek olarak hakimiyetini kuran da var.

Anarşizm 19. yüzyılda ilk şekillendiğinde devlete ve otoriteye karşı duran bir felsefi akım olsa da zamanla fiziksel şiddet içeren hale dönüşüp erk tarafından "tehlikeli" olarak kabul ediliyor. Oysa otoriteye karşı çıkmak, durabilmek insanın doğasında olan şey. Bizde zaten anarşik olmanın bedeli çok ağır olduğundan felsefesinin temeli bile konuşulmaz. Bugün artık modern toplum düzeninde anarşizmin felsefi anlamda uygulanıp yaşanabilmesi mümkün değil elbette ama yine de iktidar sahibi (ve sahiplerine) karşı mesafeli durabilir, varlığımızı tamamen ona ve kurduğu sisteme adamayabilir hayatta bir duruş, haysiyet ve şahsiyet sahibi olabiliriz. Büyük hareketlere gerek yok, arada bir Proudhon 'u hatırlamak kafi olabilir. Veya vicdanının sesini, o herhalde en kolayı.

proudhon- "“to be governed is to be kept in sight, inspected, spied upon, directed, law-driven, numbered, enrolled, indoctrinated, preached at, controlled, estimated, valued, censured, commanded, by creatures who have neither the right, nor the wisdom, nor the virtue to do so . . .”

 Bir vicdanın (!) sesi de işte dün böyle geldi. "Kuzu kuzu" derken kötü kurt postu altında.  Parktaki gençlere sevecenlikle yaklaşan, ıhlamur kokularından bahseden yöneticiden geldi bu ses. Tam da yaşananlardan yani devlete güvenen kuzucukların, yavrucukların, evlatcıkların kötülüklerden, nifak tohumlarından korunması için gerekli iyi niyetli tedbirlerin ortalığı savaş alanına çevirmesinden hemen önce. Peki ya sonra?

GEZİ PARKI ve TAKSİM'e KESİNLİKLE DOKUNULMAYACAK,SİZLERE ASLA DOKUNULMAYACAKTIR.Bu sabah ve bundan sonra polis kardeşlerinize emanetsiniz.

Sevgi kesinlikle para ile satın alınır da anlaşılan vicdan alışverişinde para geçmiyor. 

P.S. entelektüel bir telaşa gerek yok; proudhon 'nun kadınlara dair ne kadar korkunç bir tip olduğunun farkındayız.

Tuesday, June 11, 2013

Nefret

Bugün, yaptığı açıklamaları, kullandığı üslubu, söylediği yalanları, konuşurken yüzünün aldığı türlü çirkinlikteki şekil neticesinde bir insana duyulan nefret duygusunun o kadar da " büyük" bir duygu olmadığına bir kez daha ikna oldum. Doğru, nefret sert bir ifade, keskin bir ifade de sevgiden çok da farklı değil, abartmamak lazım. İnsan insanı nasıl seviyorsa insan insandan o kadar nefret edebilir ve bu da anlaşılır olmalı. Kötü çocuk olduğu için "nefret" fazla itibar görmese de bazı insanlardan, özellikle de yalancı, çıkarcı, kendisi uğruna tüm bir toplumu tehliye atan, kendisinden başka kimseye saygı göstermeyen, kendisi gibi olmayanı ezmek için elinden gelen her şeyi yapan, inancı kalkan yapıp riyakarlıklarını içinde saklayan tiplerden nefret edilmesi garipsenmemeli aksine doğal karşılanmalı.
Gerçekten de her şey buraya kadar fena değildi, gidiyordu bir şekilde. Ama artık nefret duyduğumsun. Ve gururla söylüyorum ki sana karşı barışçıl değilim...

La haine seyretmek istedim birden.

Wednesday, June 5, 2013

Dünyanın tüm çapulcuları, birleşin!

Yukardaki resim OccupyGezi 'nin ilk günlerinden ilk barikatları kurma resimlerinden.İşte birkaç çapulsuzun manasızca çapulsuz çapulsuz hareketlerde bulunduğu anlarda çekilmiş şahane resim ve anlattığı da çapulcu usulü imece ile direnç, tepki, birlik, ve daha birçok şey.

Gördüğümde resmi ilk anımsattığı bir başka çapulcu oldu. Italo Bombolini. Yani 1969 tarihli The Secret of Santa Vittorio 'nun efsane belediye başkanı, çapulsuz kahramanı. II. Dünya Savaşı'nın bitmesine az kalmışken ama İtalya Mussolini ile batmışken alman birlikleri İtalya'yı iyice işgal ediyor ve birliklerden biri de şarapları ile meşhur bir kasabaya yerleşiyor. İşte burada çapulsuzların şahane operasyonu gerçekleşiyor. Yani kasabanın şaraplarını almanlardan saklıyorlar. Elbette bundaki en büyük beceri Çapulsuzlar Kralı olarak anılacak Italo Bombolini. Üniformalı, jilet gibi giyinmiş, üniformasız haliyle de feci sıkıcı vaziyette disiplinli, otoriter, kurallara uyan, vatan millet sevgisini sadece tek bir ifade şekliyle olabileceğine inanan ve tabii ÇAPULCUlardan nefret eden, onları bakışlarıyla sözleriyle aşağılayan alman subay ise Bombolini ile yani çoğunlukla yarı sarhoş gezen, karısı ile arası bozuk olduğu için evinden yatağından atılmış olup da belediye binasında uyuyan, pis sakallı, üstündeki buruş buruş kıyafetlerle günlerini geçiren bir belediye başkanı ile karşılaşıyor ve elbette ondan bir bok olmayacağına kanaat getiriyor. Onu küçümseyip kendi egosu ile kasabada bu gülünç (!) insanı mükemmel alman ayağı ile ezdiğini sanarak aylarca tek otorite olduğuna kanaat getiriyor, genişliyor, yayılıyor, kendinde hak görüyor. Nihayetinde aylar geçip de Almanya yenilip de birlikler kasabadan ayrılırken kasasında kasabanın ganimetlerini alarak gittiğine inanıyor. Oysa götürdüğü sadece kendisine gösterildiği kadar şarap oluyor.  Diğer bütün şaraplar Bombolini çulsuzunun dahiyane düşüncesi ile dağlara saklanıyor. Birlikler gelmeden günlerce yemeden içmeden yaşlısı genci çocuğu sakatı demeden bütün kasaba halkı olarak elden ele geçirilerek binlerce şişe şarabı dağlara saklıyor ve geriye susmak ile çapulsuz Bombolini'nin oyununu oynaması kalıyor. Sonuç: Zafer ! Herkes için zafer de alman subay hariç. O ise gayet keklenmiş vaziyette Olimpos'taki Zeus olduğuna inanarak gidiyor. Arkasından herkesin patlattığı kahkahaları duymadan.

Çapulcu olmak şahane bir şey. Ister kurgu olsun, ister gerçek farketmez; çapulculuk şahane.





Monday, June 3, 2013

Çanlar Kimin İçin Çalıyor?

" For whom the bell tolls..." 1940'ta Ernest Hemingway, 1936-1939 arası yaşanan İspanya İç Savaşı'nda geçen romanını yazıyor. Bugün de buralarda büyük olaylar, beklenmedik olaylar yaşanıyor, patlak veriyor. Bir kez daha gözükenin gerçeği tam olarak yansıtmadığına tanık oluyoruz. Hani her şey yolundaydı, hani herkes mutluydu, hani toplumsal refah en üst seviyedeydi ? Demek değilmiş. Eğer işin içine bakkal amcası, eğitimli üst düzey yöneticisi, evde oturan komşu teyzesi, heyecanlı ama aptal olmayan öğrencisi, inanıp da bir şeylere vesile olmak adına hareket etmiş sanayiicisi, bir de üstüne üstlük müminleri girdiyse, evet demek ki işler gözüktüğü gibi değilmiş, tehlike çanları çalmaya başlamış. Kim için? Çikletten çıkan sürprizi bulmaya gerek yok, kafayı kaldırıp şöyle bir etrafa bakmak kafi.

" jusqu'ici tout va bien " bebeğim, de ya sonrası ..? Ben olsam düşünmeye başlardım bir an önce, belli olmaz hayat kısa. Kalp var, şeker var, yüksek tansiyon var. Var da var; yani ismin bu kadar fantastik şekilde zikredildikten sonra beklenmedik şekilde gitmek var bu hayattan. quick, quick ...






Friday, May 31, 2013

Bitmeyen Utanç

Her şey değişir, hiçbir şey aynı kalmaz deseler de gelecek gerçekten uzun sürüyor ve burada hiçbir şey değişmiyor.

Bitmeyen utançların, bitmeyen nefretin, bitmeyen kabusun yeri burası.

31 Mayıs 2013 Istanbul. Medeniyetin beşiği, kültür başkenti, olimpiyat ateşinin yanma umutlarının yaşatıldığı kardeşliğin ve sevginin başkenti. Ya da yine bugün gaz bombası, cop darbesi, tazyikli su püskürtmesi neticesinde yaralılar, ciğerleri sökünler, astım krizine girenler, metroda sıkışıp kalıp kalp krizi geçiren ve daha niceleri ile utancın başkenti.

#occupygezi 


Thursday, May 30, 2013

Kahramanlar kırmızı giyer

Artık olaysız, mücadelesiz gün yok. Her gün bir azap her gün bir sıkıntı. Ve her gün, hayata dair mutluluğu hissedebilmek için de çaba gerekiyor. Bunların üzerine bir deutanç eklenince iyice evlere şenlik oluyor insanı ruh hali. Daha boktanı, hissedilen utanın kişinin kendi hissetiği değil de başkalarının yerine hissedilen olması. Cidden bu, her şeye daha başka bir anlam katıyor, başka bir güzelleştiriyor.

Gezi Parkı'nın yıkılmasına direniş, her zamanki gibi kendi vatandaşını ezmesi için gönderilen kolluk güçleri, en sevilen oyuncak biber gazı, en sevilen oyun arkadaşı "hınçla ve nefretle" yaklaşılan kendisi gibi olan sıradan vatandaş, yaşanan rezillikler, yıkılan çadırlar, yakılan çadırlar, desteğe giden milletvekilleri ile kendi küçük ama cebi büyük dolduran hesaplarına düşmüş diğer milletvekili sıra arkadaşları, gazetelere, televizyonlara ama asıl yabancı basına ve internete yansıyan kareler ve utanç ve kırmızı elbiseli bir kahraman. Gerçek kahramanların içimizde aramızda olduğunun göstergesi gibi kendisi.

Sevmedigim şey büyük laflar, büyük sıfatlar, büyük şaşalı hareketler, büyük iddialar, büyük tasarımlar, "en" büyük olanlar. Bir şeyin büyüklüğü, iddiası ne kadar üstüne basarak telaffuz edilirse aslında bir o kadar da olmadığının net göstergesi değil midir? 

Polisin biber gazı sıktığında kıpırdamayarak duran kırmızı elbiseli kahraman kendisi. Niyeti kahraman olmadan hareket edenlerden ama işte kahraman olanlardan. Durmuş öylece. Ne güzel. Öbürü de basmış gazı; müdür ağabeyinden, bakan babasından "aferin"i almak, takdir edilmek, kıvançla işini yapmaya devam etmek için.

Şanslı ülkeler, milletler, şehirler var bu dünyada ama biz onlardan biri değiliz. Olmayacağız da.

Kahramanlar kırmızı giyer.

Thursday, January 10, 2013

Çaba ?

                                                    via sartorialist

 Pek özenilen, istenilen effortless chic denilen hadise mi, yoksa ayna karşısında " daha ne kadar cool olabilirim?" diye geçirilen saatlerin sonucu mu?  Neyse ne ama o kız, o sweatshirt, o ayakkabılar, o kumaş pantalon şahane. Bone tartışılır da geri kalan her şey tamamdır. Sarı saçlar bile. İnsanı sarışın yapar hatta isveçlilerin beyaz ötesi sarışını yapar, o kadar cezbedici, o kadar guilty pleasure, o kadar sokak çocuğu.  

Friday, December 14, 2012

to whom it may concern # 7

Geliyor, geliyor ...Heyecanım artsa da sanki hiç heyecanlı değilmişim gibi yaşamaya, kendimi hazırlananlarla ilgili olarak tutmaya çalışıyor, hiç umrumda değilmiş nasıl olsa yaşanacakmış gibi bekliyorum. Keza beklemek zor iş. Ancak sabırlı biri olduğumu öğrendim. Öyle  çok yakın, hemen yarın değil de geliyor işte. "yatcaz, kalkcaz, yatcaz, kalkcaz" misali. Puff!

P.S. resim biraz da fuket 'i delirtmek için...kaykay konusunda anlaşamıyoruz. o yüzden hem onu delirtmek, hem de gerçeklik payı olduğu için böyle gecenin bir yarısı new york sokaklarında üzerinde kürkle kaykay yapan pharell tipli birini koydum. kim bilir, belki de kürk mantolu madonna misali kayan pharell williams 'ın ta kendisidir ama emin değilim, sanmıyorum, olmadığını umuyorum. kürk giymek ilginç ve bu devirde manasız olduğu kadar nedense ecnebi celebrity tayfasında özellikle de erkekler arasında böyle bir hadise var. ilk axl 'ın üzerinde görmüş anlayamamıştım da çocuktuk o zaman. hoş hala anlamıyorum; ne kürk giymeyi ne de kürk giyen erkekleri. bir de bununla kaykayı..geçtim gittim zaten.

P.S. (2) karşı çıkanlar, vakit kaybı olduğunu düşünenler olsa da nasıl defalarca aynı şarkı aynı albüm defalarca dinlenebiliyor, bazı romanlar ve bazı filmler de aynı şekilde defalarca okunabilir, seyredilebilir (geçen gün bunu düşündüm: "insanların ne düşündüğü bayağı umrumda değil". aslında düşündüğüm tam olarak da bu değildi. düşündüğüm; birçok konu hakkında ne düşündüğümün insanlar nezdinde nasıl algılanacağı, kabul görüp görmeyeceğinin umrumda olmamasının yine bazı insanlarda yarattığı rahatsızlık ve "şuna lafı sokarak dersini vereyim" duygusu. evet düşündüğüm buydu), . kürk mantolu madonna'da şahsen eksik kalmışım, tek seferle yetinmişim. oysa eminim defalarca okunacak romanlardan biri kürk mantolu madonna.  okuduğumda ne sevmiştim. * 2 diyelim o halde, en azından şimdilik. 



Wednesday, December 5, 2012

2si bir arada misali; sabah keyfi & wish list

çok erken sabah saatleri, yine erken sabah sporu, gece yarısı gelen ahtapot, sarhoş kaykaycı, yaklaşan gün, kıpır kıpır ruh hali, yükselen güneş, hep " güneşi uyandıralım " duygusu, ne yazık ki kendi ekseni dışında yaşanılan ülke sınırları içerisindeki her türlü mevcut durumun korkunç derece sıkıcı, mide bulandırıcı, yürek dağlayıcı oluşu ile yine insanın kendine dönmesi, mutluluğu geniş anlamda bulamaması vs derken kaykay insanları, beautiful people ve heyecanla beklediğim, istediğim, kendimden geçerek seyrettiğim belgesel pretty sweet ...

ara ara hatırlamak için:
- lords of dogtown
- z boys
- alt kültür
- supreme
  

Tuesday, September 25, 2012

to whom it may concern # 6

Şöyle afili bir kaykay yarası olsun isteyen kızlardanım...Muhtemelen garip, de değil aslında. Herkesin derdi başka. Her gün bir başka bomba ile gelen # 8 bir yenisi ile geldi; "kaykay yapmayı düşünüyorum". Sonuç tabii ağzımdan sular akarak bakakalmam ve başka bir dünyaya, boyuta geçmem. it=it . nokta.


Sunday, September 16, 2012

Never on sunday # 9

dövme peşinde koşan g.g. ile kadıköy, vapur, vapura girmeden iskelede görüp de " nereye bakim böyle" diye bağıran m.u., çirkin dövme örnekleri ile halk eğitim merkezi, kadıköy'de cumartesi ile bir anda kolej sınavları öncesi moda ve belkıs hanım'dan alınan ders günlerine dönüş, o yaştaki tek başına yeşilköy-moda seferleri (yeşilköy çiroz-81-eminönü-vapur -kadıköy-dolmuş-moda), banka oturma sevdam, öğlen rakısı, koço, yıllar sonra koço,moda'nın yeşilköy hali, yolda görülen motor, öğlen rakısı güzelliği, konuşulanların güzelliği, rakı ile gelen dökülmeler, bir de üzerine dondurma ile tekrar bizim yakaya geçiş, gece yine benden uzağa gidecek yokluğunu çok hissettiğim fuket için yemek, eğlenceli, keyifli, bol kahkahalı yemek, "yapışsaydın telefonuna" diye dalga geçen fuket, ve konuya dair yarılarak gülmek, saftirik barfiks sorularım, "yatcaz kalkcaz yatcam gelicem" ve fuket'ten "too late too late" gazları, bülüt'ün mutlu halleri, 2012'nin iyice fantastik halleri ama gerçekten "yatcaz kalkcaz yatcam gelicem" olsun artık, never on sunday, biraz sakin biraz pazar, biraz bulutlu, oldukça gürültülü, bolca heyecanlı (!)

Wednesday, July 25, 2012

Etat d'ame- forever

yaz ile, summer breeze ile, never on sunday ile, tiril tiril giyinenlerle, yaşananlarla, beraber yaşanan insanlarla, yapılanlarla, yapılacaklarla, dinlenenlerle, söylenenlerle, mırıldanılan melodilerle hiçbir ilgisi yok. görünürde. yoksa temeldeki ruh hali işte aynen yukardaki görüp. en azından bizim dükkanda. biliyoruz ki neyi görüp inansak aksi çıkıyor, bir yerden patlıyor. aynen resimlerdeki o koca gülümsemenin gerçek olmadığı gibi. olduğu gibi olsa her şey... kaykacı ama hipster değil; keyifsiz ama mutsuz değil; 100 döşeğin altındaki bezelyeyi hisseden ama mıyık çocuk sesli prenses değil; şahsiyetli ama düşüncesiz & bencil değil ...

vs diye yazarken bir anda bir hedef uğruna acele vaziyette çıkmışken yokluğumda isveçli 'den gelen bilgi doğrultusunda öğrendik ki gerçekten de hiçbir şey gözüktüğü gibi değilmiş. bir kez daha. hit me baby one more time! ah düğme vah düğme!

Sunday, June 3, 2012

Kidz


herkes bir zamanlar çocuk (ya da ergen)... soldan sağa yoklama alınır; rock n' roll, hip hop ve tabii sinema günlüklerinden.

bir de yine kidz deyince insanın aklına gelen kids diye efsane bir film var; ny temalı, supreme temalı, streets temalı, kaykay temalı, harmony korine, larry clark imzalı, yukardan resimden muhtemelen 6-7 yıl sonra geçilmiş 90lara damgasını vurmuş...