Showing posts with label hors d'oeuvre. Show all posts
Showing posts with label hors d'oeuvre. Show all posts

Sunday, November 18, 2018

Arada Yaşananlar # 2


Cidden bu seferki uzun sürmüş... En son Şili dönüşü bir Arada Yaşananlar post'u girip öylecene bırakmışım. Elbette bırakılan hayatın kendisi olmasa da hayat gayesi (!) insanı sürüklüyor. Ama günün sonunda yemişim hayat gayesini... Öyle veya böyle dönüyor dünya; seninle veya sensiz...

#1  Mayıs ayı demek doğumgünü ayı demek falan fişmekan. Çoklu kutlamalı (haliyle her yıl geçen seneki gibi dev parti yapmıyoruz. evet yapan var, güzel de bir şey ama her sene parti benim gibi partici bir insan için bile sıkıcı. ), keyifli, değişimli, büyük değişiklilerin yaşandığı yıl oldu bu yıl. Bizim hanede tam olmasa da işte, yakın hanelerde dev değişimler, acayip gelişmeler oldu. 

#2 Mayıs ayında her şey bir şekilde kendi halinde yaşanırken, sabırsızca sıcak yaz günlerinin gelmesini beklerlen ansızın sabaha karşı gelen ve tümden bir hayat değişikliği. # 8 için ... Zor, hüzünlü, beklenmedik ve acılı günler bir anda #8'in tüm hayat akışını, belki de yaşama dair algısını değiştirdi. Şimdi iyi, çoğunlukla da tepkisiz herhalde ama kendince yorumlamış, yaşamıştır diye düşünüyorum. Umuyorum.

#3 Haziran demek aslında bir şekilde son 4 yıldır Cenevre demek. Carlo demek, Virginie, Vittorio ve Roberto yani diğer ailem demek. Geçen sene neden olduğunu hatırlayamadığım bir şekilde gitmeyi beceremesem de bu yıl Haziran'ın ilk günlerinde Cenevre yine güzel yine keyifli geçti gitti. Evladımı görüp mutlu oldum. 6 yaşında bir varlık artık kendisi. 

# 4 Yaz güzeldi... Bol tatilli, denizli, ada günlerinin varlığını sıcakta hissettirici, kimi zaman büyüyen aile bireylerinin varlığı ile sıkıcı olsa da genel olarak ada güzeldi. J.A. & F.A. ile hafifti, sayfiyenin sakinliği idi. Hele hele #8 ile Chios şahaneydi. İnsan nasıl da mutlu oluyor değil mi Türkiye'den çıktığı anda? Nasıl hafifliyor? Nasıl mutlu hissediyor resmen. Günün sonunda bildiğin kıçı kırık, küçücük Yunan adası. Ama o hayatın hafifliği, o rahatlık o kadar artık bize yabancı geliyor ki, aç kurtlar gibi saldırıyoruz. Ve üzücü belki ama (bence değil)  fark ediyorum ki, bu coğrafyaya bu insanlara hiçbir bağlılık hissetmiyorum. Sadece ben de değil; binlerce insan var böyle. "Mış gibi" oynayanları, kefenleri ile çıkanları da dahil. 

# Ani kayıplar... Bu yaz haberi beklenmedik şekilde gelen ve haliyle gündelik hayatların akışını değiştiren, yaşayanına derin acılar, duygular yaşatan ani kayıplar oldu. Önce #8 ardından Tribün Çocuğu .Giden için aslında güzel, ani ve sorunsuz, çekmeden. Ama kalan için boktan; ani, kaotik, acılı, ürkütücü. 

# Dev kararlar... Ya yemişim dev kararları... Öyle dev mev değil de tatil dönüşü değiştirmeye girişmek. Karşımdakini değiştiremeyeceğime göre kendimi ve şartlarımı değiştirmeliyim deyip yeni yıla başlamak, bu doğrultuda hareket etmek ve sonuçlarına katlanmak. En güzeli. Yeter ki "mış gibi" olmasın hayatlarımız. 

Wednesday, February 7, 2018

Arada Yaşananlar: Şili ...



Yalan değil, fantastik hatta şahane geçen Şili macerasının üzerinden tam 1 ay geçmiş de ben daha burada bahsetmemişim bile. Eskiden böyle şeyler düşünülemezken bugün değil düşünmek, aklıma dahi gelmiyor. Neymiş bir kez daha görüyoruz ki, her şey değişiyor şu hayatta. 

Peki Şili'ye geri dönersek ... Öyle böyle değil, 25 saatlik uzun bir gidiş dönüş yolculuğunun hedefi. Bir de tabii asıl arkadaş ziyareti. Aynen. İnsanın üniversitede beraber okuduğu, sonrasında da farklı milletlerden olunmasına, farklı coğrafyalara yaşamalara rağmen koparmadığı arkadaşları varsa işte ya vaftiz anne filan olunuyor ya da gidip ziyaret ediliyor. İlk olasılık Carlo ile zaten bir ömür boyu sürecek gerçeğe dönüştüğü düşünülürse geriye ziyaretler kalıyor. 
Aynen Jules ile Elisa 'yı Santiago'da ziyaret gibi. 

Sıra ile madde madde gidersek bebeğim;

- Santiago, Şili cidden çok ama çok uzak. Bunu yaptıktan sonra ben artık dünyanın her yerine uçarım. Şimdi üşenmedim baktım; Melbourne 20 saat, Cape Town 11 saatmiş. Hadi Melbourne, Santiago ile aynı fantastiklikte ama Cape Town, bildiğin çerez patlamış mısır tadında. Direkt uçuş olmadığı için İstanbul-Amsterdam-Buenos Aires-Santiago güzergahı evlere şenlik in, bin, dur, kalk, kemer bağla, kemer çöz, uyu, uyuma, yemek ye, su iç, tuvalete git, kulağına tıkaç tak, film seyret, çinlilerin susmasını dile derken geçip gidiyor işte. Zaten geçip gitmeyip ne olacak ki? Ama uçaktan korkan birisi için akıl karı bir iş değil. Kesin her seferinde panik atak geçirir, ortaya bir yere atar kendisini. Uçak korkusu olmayan ve adımımı attığım anda uyuyabilen biri olarak çok önemsemesem de dönüş yolunda Çinliler yüzünden uçağın deli gibi yüklenmesi ve Çinlilerin bir türlü koltuklarını oturmaması sebebiyle kalkışın gecikmesi aklıma Aaliyah'ın overloaded uçağın düşmesi sebebiyle ölmesi ve Uruguay rugby takımının meşhur And Dağlarına çakılması ve yolcuların hayatta kalabilmek için ölüleri yemesi gelmedi değil ama işte olmadı. 

- THY uçmadığı için KLM ile gidip neden ben KLM ile uçmuyorum diye düşünmedim de değil. Evet, yemekler matah değil de yani THY insanda antipatik duygular uyandırıyor. Her şeyi ile.  

- İstanbul buz gibi kışı yaşarken orada havanın 30 derecenin üzerinde olması şahaneydi. 

- Yemekler gayet güzel ama fazla et ve mısır. Deniz mahsülleri ise harika olmakla beraber çiğ yenmiyor. Nedense üzerine peynir meynir gibi şeyler ekleniyor ki bence gerek yok. Ohhh çiğ istiridye filan nasıl da yerim ( gerçi sünniler sevmiyor hatta sevmemekle kalmayıp bunu dinen yasaklıyor filan. gerizekalılar). Ama burada tanesi 8 liraya kadar çıkan avokadonun orada kilosu o kadar. Veya canım yaban mersinleri...burada 100 gr 15 lira, orada kilosu 2 dolar. Ve o kadar lezzetliler ki...

- Evet, şaraplar gerçekten çok güzel. Bir de sevenler için tatlılar. 

- Julien ile günler boyu aynen üniversite öğrencisi gerzekliği ve salaklığında saatler geçirdik. Bayağı Strasbourg'daki gibiydik. Asıl bomba: Petrus'un çocuğunun olması. Şok şok şok. Acayip dalga geçtik.

- Ayrıca çok acayip rüyalar gördüm. Çok fazla geldi her yerde Petrus.  

- Valparaiso ve o kıyı şeridi insanı gayet Güney Amerika'da hissettiriyor. Santiago büyük şehir, her şey var, çok kozmopolit, çok hareketli. Ama ufak yerleşimler muhtemelen daha çekici daha cezbedici. 

- Hayat güzel. Belli ki travmalar yaşanmış atlatılmış ama hafif ve güzel bir hayatın peşindeler. Elbette Güney Amerika denilen yer koskoca bir kıta ve farklı onlarca toplum ve etnisiteden oluşuyor ve genellemek manasız. Ancak bu tarafta yani Şili, Arjantin vs tarafından her şey başka bir denklemde. 

- Meşhur stadyuma yani Pinochet'in darbe yapıp solcuları, solcu öğrencilerin, sendikacıları vs işkenceden geçirdiği stadyuma gittim. Biraz J.A. & F.A.'nın zorlamasıyla desem yalan olmaz çünkü onların hissettiği ile benimkisi çok farklı. Julien de gitmemişti, beraber gittik. Garipti. Çünkü gündelik hayatın devam ettiği, hala milli stadyum olarak kabul edilen, maçların, çeşitli sportif müsabakaların yapıldığı ve şehrin ülkenin akışında gayet önemli yer tutan bir stadyum. Ama bir tribün hala o günlerin anısına dokunulmamış vaziyette duruyor. İçinde fotoğraflarla, mermi izleriyle, kırık dökük hali ile. 

- Pinochet, Evren filan tamam bunlar bir şekilde yargılandı, itibarları zedelendi de yani noldu? Hepsi 90'nına kadar yaşadı bir bok da olmadan öldüler. 90'nında hapse atsan ne olur, atmasan ne olur? Olan sadece genç, pırıl pırıl beyinleriyle sadece daha iyisini daha eşitlikçisini isteyen filizlere oldu. 
Bilmiyorum, bazı kötülükler çok uzun sürüyor ve hiçbir şekilde kötüye bir şey olmuyor. Eeee adalet neresinde bunun? Burada, bu dünyada olmadığını biliyoruz da ilahi adalet gerçekten var mı?

- Ama her şey bir yana, I heart my friends ve iyi ki de gitmişim. 






Saturday, December 16, 2017

Arada Yaşananlar # 8

Bazı şeyler ne kadar uzun sürerken bazıları ne kadar kısa değil mi? Veya hiçbir şeyin aynı kalmadığı bir yerde, inatla aynı şeyi istemek... 

Kasım-Aralık arası yaşananlar, bazı hastalıklar bazı hastane ziyaretleri, eski L.A. girl yeni Yale girl E. ile yemek, polisiye haftası, bazı değişiklik peşindeki görüşmeler, J.A.'yı beklerken en sevdiğim şey bankta otururken parkta yıllar öncesinin bu sayfalarında zikredilmiş o zamanki sıfatıyla kifayetsiz muhteris adamını görmek, hala aynı loserlığı ile varlığını gösteriyor oluşu, gereksiz stresli hareketler derken ve #8'in doğumgünü kutlamaları... 

P.S. Bilmiyorum bundan 10 yıl öncesinde gerçek bir çapsız olduğunu düşündüğüm N. için bugün de kifayetsiz muhteris der miyim? Muhtemelen, belki o denli yüksek sesle düşünmezdim ama fikrimin değişeceğini zannetmiyorum. İnsanlar değişen varlıklar değiller. Uyum sağlıyorlar ve eğer istiyorlarsa gelişim gösterebiliyorlar ama değişmiyorlar. Kötü kötü, iyi iyi kalıyor. Aradaki leşlikler, çapsızlıklar şartlara sosyal konuma para durumuna toplumsal kabule göre değişiyor. Ama şunu çok iyi biliyorum ki, insanı çocuğu eğitiyor. Yani çocuktan önce etrafına ukala, yargılayıcı ve kötücül olan insanlar, zaman içerisinde kendi çocukları-doğal olarak- başkalarında görmek istedikleri mükemmellik seviyesinde olmadıkları hatta hata yaptıkları, beceremedikleri veya herhangi bir şekilde tökezlediklerinde yarattıkları hayal kırıklığı o tiplere en iyi ders oluyor. N. için de öyle olacak, belki oluyordur da. Hayat! that's life. 

Sunday, November 5, 2017

Arada Yaşananlar # 7




Pinky ring sevdalısı olarak farkettim ki geri dönüşümü yaptığım blogumu ihmal etmiş yazmamışım... Oysa niyetim var arzum var da üşengeçlik de değişmeyen bir huy galiba. 

whatever.

Eylül'deki film festivalinde -elbette- çoğunlukla biyografik belgeselden hallice filmlerin peşinde koşma, arada bir yerlere, uzun aylar sonrasında (gerçekten) ilk defa doğru dürüst bir yemek masasında gördüğüm İsveçli M.'yi yerleştirme, Yeniköy'de moonlight loving ışığında dışarda oturup içebilme deyip migren atakları için doktor ziyareti ile bir sürü kısıtlama bir sürü kural ile yaşanacak aylar, yıllar reçetesi ...

# 1 Bu sonradan, belli bir yaştan sonra çıkan migren atakları değişik olduğu gibi tedavisi de oluyormuş. Doktor klasik olmayınca yöntemler de öyle değil. Aslında 2011'deki bu glutensiz hayatı bırakmamalıymışım diye hayıflansam da bu ülkede ruh hastası, migren hastası olmamak pek mümkün olmadığı için hayıflanmak da nafile. Allah'tan sorun belli, çözüm belli. Partiye kadar (ben öyle dedim, doktorun dediği 3 ayı böyle yorumladım) gluten, süt ürünü, bakliyat yok. Alkol şarap yok bira yok şampanya yok (FAK!) ama viski var, rakı var, cin, votka var. Ha bir de stress yok ama tabii o bu coğrafya için imkansız bir şey o yüzden içine tüküreyim. 

# 2 Ayaspaşa Rum Lokantası gayet güzel bir lokanta. Tabii votkaları mideye indirdikten sonra epey ilginç oluyorsun ama yine de güzel. J.A. & F.A. zamanındaki sahipleri değil tabii bugünkü işletmecileri ama yine de yemekler lezzetli, ev yapımı votkalar güzel. Daha ne? Ayrıca İsveçli ile gidilecek iyi bir seçim oldu, tam onluk bir yer. O dekorasyon, o rus romanlarını andıran atmosfer. 

# 3 Peki Papermoon'nun hala harikulade bir lokanta oluşu ... Cidden. Kötü ne yazılabilir ki? Hele steak tartare olmayan mönüde müşteriyi kırmayarak steak tartare yapmaları zaten bambaşka bir anlayışın göstergesi. İlla boktan bir taraf bulmak gerekirse belki nouveaux riches müşterileri sayılabilir; eski kalecinin yapay saçlı ve mücevher tasarımcısı karısı veya herkesin bir şekilde arkadaş olmak istediği Acun'nun mimar olmayan ama mimar sıfatıyla ofis işleten karısı filan yeni Türkiye'nin yeni zenginleri olarak varlığını gösteriyor. Yalan değil, para onlarda. Bizden daha fazla kazanıp daha fazla harcıyorlar, muhtelemen itibarları da o ölçüdedir. Ancak görgüsüzlük vahim bir şey. Baştan aşağı kusursuz şekilde marka giyinince asilzade olma arzusu taşıyıp da acı geçmişlerini silemedikleri insanlar zinciri. Çok sıkıcı. 


# 4 Masaj...Aman Allah'ım iyi yapanını bulunca insan her hafta masaj yaptırmak istiyor, o kadar şahane bir şey. Hele hele benim gibi sert masaj sevenler için acı ve zevk sanki bir arada ama zevk hep daha yüksek. 

# 5 Pazartesi akşamı, J.A. F.A. ve Melahat ile beraber biraz ani kararlı yemekte duyulan önemli ve bir o kadar üzücü kararlar. Neyse birliktelik, aramızdaki sevgi biten bir şey değil, sadece mekanlar, şehirler, ülkeler değişecek. Bu arada Jash'ta herhalde ilk defa güzel yemek yedim. O da tahminen F.A'nın torpilinden. Gerçi yediğim sınırlı ama yine de. 

# 6 Dünkü dolunay efsaneymiş boğa burcundaymış falan filan... Fala inanma falsız kalma hesabı ama yine de içimde büyük değişik arzusu doğmadı değil.

# 7 L.A. E. girl artık hem Yale insanı olacak hem de kitabını Duke'ten bastıracak. Ne güzel! İnsanın güzel işler yapan arkadaşları olması mutluluk verici bir şey. Partisi de güzeldi ancak benim için belki dolunay etkisi belki yiyip içememek hali biraz sönük geçirdi. Ama gecenin başında kafama tacı taktım gidene kadar da çıkarmadım... 

Saturday, July 22, 2017

Arada Yaşananlar # 6



Temmuz ezelden beri sevdiğim aylardan değil, keza ağustos da. Aynı şekilde Temmuz ve Ağustos ayında doğup sevdiğim insan sayısı da bir elin beş parmağını geçmez; ki bu harika bir şey, böylece feci sıcak gecelerde boğucu doğumgünü kutlamalarına gitmiyorum. Ayrıca bu yeni yazım kuralları gereği ay isimlerinin özel isimmiş gibi büyük harfle yazılmasından ise hiç hoşlanmıyorum.  

whatever.

Zaten sevmediğim Temmuz ayı geçen seneden beri ise iyice kabus bir ay haline dönüşte. Tedirginlik, mutsuzluk, baskı, korku, hayattan bezginlik hepsi bir arada temmuzda toplanıyor, yükseldikçe yükseliyor. 

Biraz #8 'in Ağustos'a kaydırmayı beklediği planlarını öne aldırmış olsam da  ay ortasında bir anda şehirden, İstanbul'dan gitmek şahane oldu. Sadece birkaç günlüğüne de olsa cidden müthiş oldu, nefes aldırdı, o manasız ama süslü ve boyalı aptallıktan, sahtelikten, kötülükten uzaklaştırdı. 

İşin içine Merso ile biraz da arkeolojiyi ekleyince, yüreğim yaz akşamlarının "apéro saatini" bekler oldu. 

Sabah yolculuğu, araba yolculuğu, heyecanlı ve komik ama yer yer kavgalı gidiş yolculuğu deyip Efes'e, Efes Antik Şehri'ne varış, şehrin güzelliği, müzenin güzelliği, tepede güneş 45 derece olsa da o sıcakta manasız itişmeler, iyice anlamsız didişmeler deyip canım Iassos'a varmak, iyice gece olmuş ve yorulmuş vaziyette denize girmek, suyun güzelliği, suyun hafifliği, suyun keyfi, deniz insanı olmanın mutluluğu ile ertesi gün, Padova'dan beri görmediğim pek bir özlediğim Reyyyy ile artık yeni evi Bodrum'da buluşma, vın vın hareketler, sürekli alkol sürekli patates kızartması ve midye dolma ile günleri geçirme, tantana bitti dönme zamanı dendiğinde ise sağanak gelmesi ile istikametin Foça'ya çevrilmesi ile müthiş bir hale dönüşen müthiş bir yaz kaçamağı..

Tuesday, July 4, 2017

Arada Yaşananlar # 5


Hayat her zamanki gibi yaşanıp gidiyor; 10 yıl da geçse 20 yıl da geçse henüz "günü durdurmanın", "güneşin doğuşunun engellemenin" formülünü bulamadı insanoğlu. Ama belli olmaz, içindeki kötülüğe inanan, kötülüğünden beslenen bir varlık olan insanoğlu belki bunun da peşindedir. Neden olmasın; daha fazla azap daha fazla cezalandırmak, daha fazla iktidar adına her şeyi yapabilen bir canlı neticede.

whatever.

Biz güzelliklerden, elimizde kalan, elden alınması-henüz- pek de mümkün olmayan güzelliklerden bahsedelim değil mi? Güneşten, havadan, müzikten, seksten, filmden, edebiyattan, arkadaşlıktan, keyiften, yemekten, alkolden...
Hayatımızın rotası yörüngesi bu olmalı bu saatten sonra çünkü neticede diğer taraf Dante'nin Cehennemi'nin ön provası gibi de içindekiler farkında değil. 

Haziran boyunca ısınmayan havalar, gelmeyen yaz mevsimi, F.A.'nın ameliyatı, bir şekilde dedikodu kazanı olan işyerinin yeni fantastik dedikoduları, trafiksiz sabah yolu, eğlenceli sabah yolu, işyerinin değişen dinamikleri, değişen ilişkileri, değişen duyguları derken biten giden okul yılı, bitmeyecekmiş gibi gelen Ramazan ayı, arada D.'nin doğumgünü ve bayram ve Kıprıs ve mutluluk... #8

#1 Benim kutsal üç aylarım Nisan-Mayıs-Haziran hep bir keyif, hep bir kutlama, hep bir doğumgünü ayları. Havaların güzelleştiği, tiril tirilliğin ön plana çıktığı, hafif ceketlerin, kimonaların giyildiği, elde kadehlerin mutluluk verdiği, tüttürülen sigaraların, dinlenen müziklerin, okunan metinlerin keyifle yaşandığı dönemler. Dili ısırmak lazım deyip ısırsalım o halde. 




# 2  Kimono şahane bir şey... Uzun zamandır giydiğim, hele hele bugünkü gibi varoş seviyede moda değilken, evde/sokakta giyip çıktığım müthiş kıyafet. Evde sabahlık olarak yaşattığı keyif sokağa da taşınınca ne isteyebilirsin ki? Herhalde o kolların geniş anvelop dökümlü hali beni mutlu ediyor. Şimdi hatırladım; M.'nin 2 yıl önceki doğumgünü yemeğine giymiştim kimonomu. Muhtemelen henüz moda olmadığı, Zara piyasaya sürmediği için masadakilere garip gelmiştir de bu gayet önemsiz bir detay. Neticede kalıpların insanı, ehliliğin örneği olmak da böyle şey. 

# 3 Kıbrıs... Ne güzel yer, ne keyifli hayatlar. Yerleşir yaşarım, gözlerimle gördüğüm 43 derece sıcağı yaşarım umrumda olmaz. Ne de olsa deniz var, pıt diye üstündekini çıkar denize gir. O kadar şahane yer. Elbette adanın güzelliği Türkiye'den gidenlerin değil de Kıbrıslı türklerin, Kıbrıs'ın gerçek sahiplerinden geliyor. Biz ise her şeye imzamızı atıyoruz; Kilroy Was Here misali. Adada her şey medeni ve güzelken, nüfusu Sancaktepe'nin nüfusuna ulaşmayan yere uzaydan görülebilecek büyüklükte cami yapmak da tabii bizim marifetimiz. Cemaat yok, camiye o kadar giden yok, cami ihtiyacı ise hiç yok ama yol belli, amaç belli değil mi? Kötülük o kadar sıradan ki elini sallaman kafi. 

# 4 Soulshine ... Bu aralar ciddi ciddi şahane program yapıyorum. Bir de şu mikrofon  olayını halledebilsem... O da olur belki olmuyorsa da salla. 




Monday, May 1, 2017

Arada Yaşananlar # 4


Gariban hayatlarımız hep başka birilerine, başka güçlere, başka sevimsizliklere bağımlı olduğu için ruhumuz da hep bir başkasından etkileniyor, bir başkası tarafından şekillendiriliyor. 

Hiç ciddi şeyler yazmak istemesem de bu ülkede her şey ciddi, her şey soğuk ve her şey o çirkin kahverengi renkli bürokratik baskı altında. Gülmek, kahkahalar atmak ise tamamen kişinin kendi çabası, kendi motivasyonu ile oluyor. Ne boktan değil mi? Millet Mars'ta kuracağı koloninin derdinde, Chanel'in yeni koleksiyonun güzelliğini konuşurken bizler günlük sıradan bir gülümsemenin peşinde ilk insanın ateşi yakmak için sarfettiği çabayı gösteriyoruz. 

whatever.

Açıkcası Mayıs ayının gelmesiyle birlikte kendimi de biraz zorlamak, bir şekilde burada geçirilen yılların yaşanmışlığını kutlamak istedim. Gerzek insanoğlu işte; hep kendisine bir umut kapısı yaratıyor, güne güzel başlamanın peşinde koşuyor...

O halde, zaten sene-i devriyesini devirecek olan OHAL ile beraber yaşarken geçtiğimiz aylara bakarsak;

biraz kavgalı, biraz fazla yanlış anlaşılmalı, hatta biraz "varoş ifadeli" geçen mart ayının bitmesiyle gelen nisan tatili ile beraber brüksel ve yabancı aile ziyareti, bol bol yemek, bol bol şampanya, bol bol michelin yıldızlı yemek, #8'in yokluğu, havanın güzelliği, tatie anotherstar halleri ve bu sefer hediyelerin kaybolmaması, ba(ğ)zı ciddi konuların telaffuzu, ciddi konularla ilgili girişimler, konudan bağımsız antiquaire gezileri, bol bol géraldine, nico, emilie&louise ve hatta martine&jean; istanbul'a dönüş ile beraber çöken ağırlık, referandum ağırlığı, çapsızlığı, kötülüğü ve ilginç bir şekilde geri gelen umut; havanın uzun yıllar sonra gerçekten bahar gibi hissettirmesi yani yağmurlu yani soğuk yani güneşli yani tam hasta olmalık, yani tam baharlık olması ve garip bir şekilde güzel bir şeylerin eve geri dönmesi...

P.S. Artık kötülüğün sadece "adam öldürmek" ile filan sınırlı olmadığını biliyoruz değil mi? Yani kötü olmak veya kötülük yapmak için illa korkunç, kanlı bir eyleme imza atmak gerekmiyor. Gerçi Hannah Arendt, en sevdiğimiz insanlardan, bunu bize defalarca söyledi, defalarca tekrarlattı da biz aptallar anlamamakta ısrar edebiliyoruz. Gel gör ki yaşıyoruz. 16 Nisan gecesi olanlar sadece bir yelpazenin katlanan parçaları gibi. Filmi çok eskiye, çok eski hikayelere sarabildiğimiz gibi, herkesin pek güldüğü Recep Ivedik filmi bile bu topluma yapılan kötülüğün güzel bir örneği. Veya Ankaralı artık iyi zenginleşmiş mimar arkadaşın Kabataş'a kondurduğu martı gibi, yine aynı mimar tipin tarihi yarım adanin silühetini bozacak şekilde yaptığı çirkin ötesi köprü gibi, topçu sığırların birbirlerinine gaz vererek çomaristan desteklemeleri gibi (Haşmet'e ağır girerdim ama bugün o gün değil)... Hiçbir şey aynı kalmadığı gibi, her şey değişecek, değişiyor. Değişmeyen tek şey insanoğlunun güç karşısındaki zayıflığı, kaypaklığı, aciz hali. İşte o zaman her şey ortaya çıkıyor. 

Dönüşler hayırlı olsun, bebeğim. Bakarsın "bir gece ansızın gelebilirim" (ne eğlenceli hayatlarımız vardı değil mi?) . Aynı suda iki kere yıkanılmaz ama değişen suda varolabilmek ancak şahsiyetli olanın becerisi. 


Friday, December 16, 2016

Arada Yaşananlar # 3

Boktan olmamasına gayret içerisinde sürdürmeye çalıştığımız fani hayatlarımızda bizler deliler gibi uğraşırken, kötüler kazanmaya devam ediyor. Bu konuda yapacak bir şey yok; birbirimize kenetlenmemiz dışında... Birbirine benzeyen insanlar bir arada olsun, beraber olsun, beraber iş yapsın, beraber üretsin, beraber üresin, beraber yola devam etsin. Günün sonunda gideceğin yer belli, orada da yalnızsın zaten. 

Biraz dürtülmek de iyi bir şey. E.A.'nın yaptığı, beni dürtmesi gibi. Muhtemelen sonucunu düşünerek yapmamıştır ama mesajı, ilgisi uzaklaştığım dünyayı yaklaştırdı, kendimi kapattığım halden sıkıldığımı hatırlattı. 

Neticede çok şaşırtıcı değil bugünlere geri dönmek... Her ne olursa olsun hayatta mutlu olan, yaşananlardan yılmayan, her türlü kötülüğe direnen, geleceğe umutla bakan biri olup da bu kadar dış etkenlere itibar etmek herhalde yaşlılıkla veya tecrübesizlikle ilgili bir durum. Bu kadar kötülüğü hiç tecrübe etmemiştim. Evet, fani ve hala genç olan hayatımda birçok insanın deneyimlemediği çok kötülük gördüm ama bugünkü leşliği hiç görmedim, duymadım, okumadım. O atmaca karının öve öve bitiremediği 1984 dahi bugünün kötülüğü kadar olamadı. Gerçekten de tebrikler; leşlik başka şey...

whatever...

Ama insanoğlu uyum sağlıyor, kendisine çıkış yolu arıyor, beynini kendisini bu yönde eğitiyor. İyi ki de böyle yapıyor, sonra da nanik yapıyor. Bizler yani leş olmayanlar için ise nanik kahkahadan, mutluluktan, eğlenceden, umuttan geçiyor. O yüzden geri dönüşlere gel, bebeğim...

Ağustos ayından al kalemi...


Bir şekilde la rentrée, yeni bina, yeni uzak semt, yeşil, hatta orman, değişen bazı durumlar, değişmeyen bir başka durumlar, putsch etkisinin devam etmesi, selaların okunması, tedirginlik hakimiyeti, arada yaşanan her şeye rağmen hayata kadeh kaldırmalar, kutlama yapmaya "insani şekilde yaşamaya" kendini zorlamalar, haliyle sarhoşluklar derken biraz Padova, Venedik ve I.K.'nın doğumgünü kutlamaları, biraz Brüksel, biraz sevilen arkadaşlar, biraz vaftiz oğlum ve yeni dükkanın açılışı ve bir şekilde la vie continue ...

Sunday, June 26, 2016

Arada Yaşananlar, II



Yılın neredeyse 6. ayı bitecek ortadan ilerlemeye başlayacağız sona doğru dükkanda henüz bu yıla ait bir "arada yaşananlar" yazılmamış, "cuma eğlencesi" zaten 1 yılı aşkın süredir sallanmış , dükkan sanki başka bir dünyaya gitmiş, hiç uğranılmıyor gibi. 

Ama kolay da değil bu ülkede yaşayıp da sağlıklı kalabilmek, gülmeye eğlenceye mutluluğa devam edebilmek. Hep çaba istiyor. Hem de her zamankinden de fazla. 

En son her şeye ve herkese rağmen şahane doğumgünü kutlamaları derken artık listesini bile tutamadığımız kötülükler ve ölümler neticesinde bırakıvermişim yine...Olur öyle. Geri dönüşlerin olduğu gibi. Bu da ondan olsun.

Canım Cenevre seyahati... Kısa bir kaçamak ile (ne yazık ki without # 8) belki de sevdiğim yegane İsviçre kenti ve pek sevdiğim Buquicchio Ailesi ve tabii Virginie ve tabii kilise defterlerine geçmiş resmi olarak görülebilen vaftiz oğlum Carlo ve tabii eğlence ve tabii spa day ve tabii kahkaha ve tabii özgürlük. Sadece dört gün bile buranın ağırlığını silebiliyor. 

Minderde paralandığım hafta içleri gidemeyip cumartesileri ise morluklar içerisinde eklemlerimi kımıldatamayacak şekilde eve döndüğüm BJJ...Brazilian Jiu - Jitsu. Hafta içi gidebilsem her şey 500 katı daha güzel olacak da biraz korkumdan biraz ergen çekincelerimden ama her şeyden öte saatinin uyumsuzluğundan her şey cumartesiye kalıyor. Ama qui sait, tatilde öğlenleri gidebilirim. İşte o zaman oss bebeğim ...

Ramazan...Bir şekilde son birkaç yıldır bizde olmasa da bizde. Ama yine de her şey cool. 

"Bir türlü gelmeyen yaz" deyip deyip bir anda kıçımdan terler akıtan yaz. 

Radyo günlerinin mutlulukla devam etmesi, neredeyse 2 yılı geçmesi. 

Sabahattin'ten, Cavit'ten, Şehir Meyhanesi'nden, Karaköy Lokantası'dan hatta 70'lik'ten sonra uzak hem de deli gibi uzak olsa da gönlümü fetheden rakı mekanı Filiz. Aman aman aman...Ama çok uzak bana, orası öyle. 

Ada 'nın bitişi...Daha doğrusu son haline getirilişi, J.A., F.A ve halamı filan müthiş mutlu edişi. Korkunç bir evlat olarak henüz gitmişliğim yok ama bakalım belki bayramda, belki eski günlere dönmüş bir A. Ailesi olarak gidebilirim.

Bunun dışındaki ülkedeki leşlikleri, yalanları geçiyorum, güzel günlere geri dönülsün istiyorum. Gerzeklik ama yine de ...

Tuesday, December 22, 2015

Arada Yaşananlar # 9


"Nerede kalmıştık" derken arada yaşanalar, yemekler, eğlenceler, kahkahalar, kahkahaları takip eden üzüntüler ( bunlar artık olmazsa olmaz çirkin Türkiye halleri) deyip hep bir devam için uğraşmak neticesinde mutlulukla gelen #8'in doğumgünü ve tam da doğumgününün Star Wars'a denk gelmesi, pek heyecanlı pek mutlu pek eğlenceli gecenin mutluluğu, "Ah canım Han Solo", hediye kaosu (nerede kaykay günleri, porsche günleri, hediye bile kaos oldu), pek bir eğlenilen, sevilen Morini gecesi ki bu kadar zaman neden gitmemişim kendime şaştım ama no way, Zorlu, yok sevmiyorum, adamları da yaptıklarını da deyip bir de hemen ertesi gün pek sevdiğim A. ve Leopoard Lover G. ile Maya deyince evet yıl sonu kapanışları bir de üstüne bu grupla gerek "orijin olsun, gerek grup olsun, gerek konulu olsun, gerek şampanyalı olsun" derken resmen şekilli oldu.

Nefes almanın zorluğu içerisinde ezilirken insanoğlunun hayata tutunuşu da ilginç. Ortada bir saçmalık var ama bakalım ne zaman bitecek..?




Sunday, December 13, 2015

Arada Yaşananlar # 8

Artık çok iyi bilmeliyiz ki devir güzel değil, racon hiç değil. Devir nobranlık, kötülük devri. " Adilik" ki en çok öne çıkan, gerinerek dolaşan değerler. Bunlar bize, bu dükkana çok uzak ama karşındaki adi bir hırsız olunca gelip evini soymasını beklemezsin; kendine korunaklı yeni bir dünya yaratırsın. Olduğu kadar işte; nasıl olsa gerisi sığır, günün sonunda bir yerlerde bir şekilde sığırlarla muhatap oluyorsun. 

whatever. 

Amsterdam dönüşü ne kadar keyifli ve yükselen bir mutluluk ile geldiysek de elbette derin bir mutsuzluğa çevirecek bir olay gerçekleşti bu kıymetsiz ve değersiz topraklarda ( yıllar önce Nuri Bilge Ceylan'nın söylediği pek bir havalı "yalnız ama güzel ülkem" sözü artık o kadar yalnız o kadar değersiz ki)... 

Pek eğlenceli bir astro gecesi, astro team; pek sevdiğim yeni oluşumunda pek desteklediğim T.; uzun zamandır göremediğim K. Sisters ve efsane manuka balının efsaneliği; kaç zamandır bir türlü ikili yemeğe gidemediğimiz canım # 8 ve tarama üzerine tarama yediğim Cavit; davet, Palais de France ve Okan Bayülgen'nin korkunç fransızcasını duymak zorunda kalmak; kaç zaman sonra geniş kız grubu ile Karaköy Lokantası; üzerine iki gün sonra bir kez daha Cavit ve Strasbourg A. & M. ve haftanın kapanışı, heyecanlı günlerin beklenişi...

P.S. Palais de France'taki davet ilginçti, fazla amerikanvari idi, kalabalığı gereksizdi, sıkıcıydı. Ama komik olan liselilerin bir kez daha fransızca konuşamadiklarını Okan Bayülgen'nin düştüğü gülünç durumdan görmüş olduk. Feci!

P.S. (2) Gerçekten de nereden nereye...Yani herhalde olması gereken de insan her seferinde şaşırıyor. Ya da şaşırıyor gibi mi yapıyor, hayır böyle olamaz diye. 
  

Saturday, October 31, 2015

Arada Yaşananlar # 7

Normal insanlar gibi normal duygularla, keyiflerle, ruh halleriyle yaşamaya çalışmak, hayal etmek derken bir şekilde yer yer hafifleyen duygular, duyulmayan hisler, ötelenen nefret dolu bakışlar ve bir şekilde yaşanan normal yaşanmaya çalışılan hayatlar, arada yaşananlar. 

Deli gibi yağmurlu günde bir şekilde zorunlu olarak gidilen Ağva ve şehirden bilmem kaç derece daha soğuk havası ve bir şekilde akıllara hemen sevgililerin kaçamak güzergahı fikrini getirmesi; bitmek tükenmeyen eğitim sevdası, koçluk müessesi ;  pek sevdiğim İdila ve doğumgünü kutlaması derken kutlamanın ne yazık ki bir o kadar hazzetmediğim jash'ta olması, pek matah olmayan mezeler ile korkunç servisin birleşimi; Fener-Galatasaray maçına ilgisizliğim, umarsızlığım ve önceki geceden sonra kalan sarhoşluğum; "tinder'tan hızlı" iyi niyetli ama epey beceriksiz pimp hizmeti (m) ; geçtiğimiz günlerde yazmayı unuttuğum ama gayet keyifle hazır bulunduğum Sani 'nin doğumgünü ve Boogie Boy ve U. ve bir şekilde aile içinde kutlama hali; # 8 hali; 29 Ekim gösterisi ve çocukların komik ve eğlenceli ve umut veren hali; bayram hali; Fuket ve Furi ile pek güzel pek beklenen bayram yemeği, şahane yahni, şahane şarap, şahane jameson derken birden yani işte 2 civarı (daha gece 4'ü bulmamışken) gecenin zengin kalkışı; son bienal atakları, ziyaretleri; bir şekilde bir şeylerin veya her şeyin değişme hali içerisinde arada yaşananlar...

Daha yazacak çok şey var. Belki sonra. Belki hiçbir zaman. Daha önümüzde yarın var. Hem de çok uzun süren bir yarın. Hallelujah!

Monday, October 19, 2015

Arada Yaşananlar # 6

Biraz sakinlik biraz olsun durulma halinde kalmıştık değil mi? Hayır, bebeğim, bizde öyle şeyler olmaz. Üstünde yaşanılan coğrafya da o coğrafyanın üstünde yaşayan insanı da birbirinden çirkin, birbirinden kötü, birbirinden mal olduğu olduğu için ortaya bir medeniyet, huzur ortamı, mutluluktan beslenen insan türünün çıkması mümkün değil tabii. 

Bir ülkenin başkentinde, yönetiminin olduğu yerde göbeğinde patlama olursa ölenler 100'ü aşmışsa ve hala bunun failleri gayet pişkin ve leşlikle ortada geriniyorsa artık nefretten, mide bulantısından, acıdan başka hiçbir şey olmaz. 

Patlama günü Ankara'da olmak da ilginç bir deneyimdi ama insanlar ölmüş, umutlarını kaybetmiş. O yüzden bunlardan hiçbirinin, hangi bambaşka amaçla gerçekleşen seyahatin hiçbir önemi yok. Asshole de belli, official hali de ortada. 

Bir gün her şey bitecek de işte o zaman kim ne hale düşecek onu merak ediyorum. Ah canım, cahillerin ve varoşların Sabah 'ı en karizmatik lider anketi açıklamış. Bir o kadar hayali ve bir o kadar uydurma. Ama yalan değil, propoganda böyle bir şey. Alkışlar sana bebeğim, cehennemde yerini sağlamlaştırıyorsun!

Oysa insan güzelliklerden bahsetmek istiyor değil mi? Olmaz bu topraklarda. 

Arada Yaşananlar # 5

En son Arada Yaşananlar ın üzerinden üç ay, en son yazının üzerinden-jusqu'hier- bir ayı aşkın zaman geçmiş. Yaşananlar da, olanlar da hem ilginç hem sıradan, hem çirkin hem güzel, hem mutlu hem mutsuz, hem umutlu hem umutsuz. Her zamanki gibi that's life derdim ama demiyorum çünkü artık işin tadı kaçtı, herkesin yaşanan her şeyde bir imzası iyi veya kötü bir katkısı var. Önemli olan doğru olan tarafta olmak ve evet, bazı şeyler sadece doğrudur bazı şeyler de sadece yanlış. Doğruya yanlış, yanlışa da doğru denmez. 

Yeni hayat öncesi kısa ama şahane Bozcaada seyahati, # 8, beklendiği kadar beklenmedik şekilde müthiş geçen Bozcaada tatili, pek güzel Kaikas Oteli, pek güzel Kaikas Oteli'nin pek bir ses geçiren odaları, pek popüler Bozcaada mekanlarının fiyasko hali (hele o ada'm filan gibi şişirilmiş yerleri cidden geçip daha başka daha güzel yerlere gitmek lazım) neticesinde daha doğru düzgün daha az bilinen yerlere yönelme ; 3 gün neticesinde dönüş ve E. & R. 'nin düğünü ile düğün sezonunun-mutlulukla-kapanması, gayet güzel düğün, gayet keyifli ve eğlenceli düğün, kasmayan insanlar, rahat insanlar, eğlenen ve suratsızlık etmeyen insanlar; başlangıç ve kendine güvenli, iğnelemeden konuşan, güzellikleri söylemekten çekinmeyen, düzgün insanlarla -yine ve yeniden vakit geçirmeye hala şaşmak ; J.A.'nın küçük ama eğlenceli doğumgünü kutlaması, bir o kadar fantastik doğumgünü hediyesi ; bayram tatili, şehir dışındaki J.A. & F.A. ile gerçekleşen erken bayram tebriğini bayramın ilk günü Boogie Boy ve pek sevdiğim ebeveynleri Sani & A. ile yapıp geri kalan günlerde yayılıp tembellik derken tatile vedayı bayram yemeği ile yapmak. Pek sevdiğim A. ve yine pek sevdiğim arkadaşı İ. 'nin komşu çıkartmasına Sekvotka'nın kitap teslim günü yaklaştığı için katılamaması (ki bitmedi o kitap hala), kafasındaki peruğu ile büyük bir heyecan içerisinde gelen A., erken ve gayet keyifli gelen çirkin ama karizmatik erkek B., ilk defa erken gelen #8 ve yine keyif eğlence hedonist güzelliklerde başarılı bir yemek ; her türlü acayip içeceği yiyeceği yemiş denemiş olsam da hayatımda ilk defa yaşadığım üç günlük detoks deneyimi, ilk günün inanılmaz zorluğu (ama o zorluğun sonra o ikinci yeşil içecekten geldiğinin anlaşılması), devam eden günlerin yorgunluğu ama bitimindeki tarif edilemez hafiflik ve daha da ilginci hiçbir şeyin ama hiçbir yiyecek veya içeceğin özlenmemesi. 

Ha tabii bütün bu süreçte ülkenin her tarafındaki patlamalarda ölen insanlar, ablukaya alınan iller, mahalleler, evinin balkonunda öldürülen çocuklar...Neden? Çirkinlikle kaplı insan süretlerinin hırsı ve leşliği uğruna. 

Evet hayatlarımız ne yazık ki iktidar hırsının korkunçluğu ile kişisel mutlulukların nefes alması arasında gidip geliyor. Şansımıza da kaderimize de sıçayım...

Wednesday, July 8, 2015

Arada yaşananlar # 4

Teslimin ardından gelen "az tatil" ve sonrası ve aylaklık günleri ilerlerken bambaşka şekillenen yeni günlere heyecana kapılmadan yapılan hazırlık, arada yaşanan tatsız ölümler, cenaze törenleri derken ilerleyen zamanlarda yine kapıyı çalması -ne yazık ki- beklenen azrail temalı günlerde pek bir sevilenleri ayakta tutmaya  çalışmak, onlarla beraber olmak, destek vermek derken akmaya devam eden hayat, yapılan kimi kutlamalar, görülen kimi tanıdıklar, gidilen kimi mekanlarla geçen arada yaşanlar günleri...  

p.s. sinagogdaki tören şahane bir sosyolojik gözlem alanı gibiydi.  sosyal dinamiklerle toplumsal ifadelere hiç girmeden daha eğlenceli bulduğum türkiye'nin wannabe beautiful people'nın ne yazık ki beautiful olmayan yüzüne yorum yapıp geçeceğim. bütün kadınların yüzü feci gergin ve aynı ve o kadar gerginliğe rağmen buruş buruş. cidden çok kötü. facelift'e hiç itirazım yok da o kadar paraya, o kadar genç görünme çabasına bari ortaya doğru düzgün bir sonuç çıksa. herkes birbirinin aynısı olduğu gibi herkesin facelift defoları da aynı. istisnai olan tek isim ender mermerci. yaşına uygun ama şahane bir yüze sahip kendisi, oyun arkadaşlarının tersine.

p.s. (2) isveçli 'nin gecikmeli doğumgünü kutlaması vardı cumartesi akşamı. ilginçti; çok uzun zaman sonra bir arada. gerçi "ilginç" doğru bir ifade mi emin değilim çünkü kelimenin sözlük anlamındaki bir ilginçlik yoktu gecede. her şey nasılsa öyle idi. şaşırtıcı, beklenmedik, farklı herhangi bir şey yoktu ama aslında her şey farklıydı. hem de en temelinden olmak üzere. ilginçliğe geri dönersek ise, kelime anlamıyla bir ilginçlik değil ama belki sık yaşanan bir duygu olmayan "kayıtsızlık" (indifférence) duygusunun varlığı ilginç gelmiştir. whatever. ilginç veya değil ama gecenin geçirildiği suna'nın yeri fazlasıyla abartılan, övülen yerlerden biri. yemekler sıradan, servis sıradan, iskelede oturmuyorsan her şey sıradan. hayır, ilk defa gitmiyorum ve evet, her seferinde böyle düşünüyorum. aynı zamanda deniz kıyısında olmasına rağmen hiç öyle summer breeze duygusu veren bir yer değil. fazla zorlama, fazla iteleme. kısacası hayranlarının aksine, benlik mekanlardan değil.

p.s. (3) uzun zamandır görmediğim ve masada pek bir isteyerek karşısına oturduğum julius sezar cidden şahaneydi. yalan değil, pek sevdiğim julius sezar geceyi ilginçleştiren etkenlerdendi. gerçekten "ilginç"leştiren, yani sözlük anlamı ile.

p.s. (4) ancak her şeye rağmen cumartesi akşamı uzun zamandır istediğim kıyafet içeresindeydim. bir nebze olsun yukardakine benzeyen ancak gidilen yer itibariyle çok abartılmayan halde. çok uzun zamandır j.a. "eskiden, fransa'dayken çok güzel giyiniyordun. şimdi burada bütün kızlar nasıl giyiniyorsa öyle giyiniyorsun yani sıradan" deyip duruyordu. haklı da. sarhoşluk yıllarının bir türlü tükenmeyen sonuçlarından birisi daha.; yakın çevreyi oluşturan sıradanlığa uyum sağlama baskısı, ehlileşme, sıradanlaşıp ehlileştikçe gelen hayallerin, hayatların, rüyaların, umutların, dik duruşun, gösterişin, ifadenin ve hatta kıyafetlerin sıradanlaşması, sönükleşmesi derken guess who's back...hallelujah!  

Wednesday, July 1, 2015

Arada Yaşananlar # 3

Arada yaşananlar, hızlı yaşananlar, hızlı yaşanmak zorunda olanlar derken nihayetinde bitmesi, teslim derken, jüri derken, jürinin kallavi ve fantastik üyelerinin yorumları, keyifli okuma halleri derken havanın henüz yaz sıcaklarından patlamayan güzel esintisi, tiril tirilliği ile geçip giden günler... nisbeten sakin ama yoğun ama telaşlı geçen geçtiğimiz hafta, pazartesi teslim, cuma jüri, arada pek sevdiğim S.E. ile geçirilen kah tatlıya bağlanan tatsızlığı, kah dostluğu, kah birası, kah kahvesi, kah patates kızartması ile tüm bir beşiktaş gününi takiben jüri günü, cuma günü, kutlama günü, Juno günü hatta pek bir keyifli coşkulu eğlenceli Juno kutlama günü derken bir anda gelen sakinlikle başlayan yeni hafta, "aman 1-2 gün oturayım" derken gidilen Iassos, deniz, sun kissed days, elbette polisiye romanlar, elbette müzik, elbette bira patates kızartması ve özlemi çekilen # 8 'e doğru koşa koşa İstanbul.

P.S. Arada yaşananların bir de kendi içerisinde arada yaşananları var ki ... Kennedy mi desem, komik ve gülünç halleri mi desem, "vah vah" diye düşündüren tavırları mı desem... Yaşlanmayı özellikle de zarafetle kabullenerek yaşlanmayı bilmek lazım. Hadi yaşlanmak olmasın, "yaş almak" olsun adı. Rahat olmak lazım hayatta. 

P.S. (2) Geçenlerde gazetelerden birinde Derwall'in ölümünün üzerinden 8 yıl geçtiğini okudum bir yazıda. Evet, Derwall'i hepimiz seviyoruz, Fenerli olsak da seviyoruz ama benim için asıl can alıcı noktası yazının "8 yıl" ifadesiydi. Çok iyi hatırlıyorum blogda Derwall'in ölümü sonrası yazdığımı, Yeşilköy'de bize çok yakın oturduğunu, gerzek çocuklar olarak sürekli evinin önünden geçtiğimizi filan ama aradaki 8 yılı atlamışım. Daha doğrusu hiç 8 yıl geçmiş gibi gelmiyor. 8 yıl. Yazı ile de rakam ile de sekiz, 8, yıl işte. Ne kadar çok şey yaşanmış sekiz yılda. Aman Allahım...Yok bugün gelinen nokta hiç kötü değil de çok şey yaşanmış, atlatılmış, bitirilmiş, başlanmış...İyi ki. Ama sekiz yıl bebeğim ya. Az değil.