Bitmeyecek herhalde ya da bunlar son demler... Cidden bilmiyorum ama ünlüsü ünsüzü, kıymetlisi unutulmuşu, en yakını en uzağı, sevileni silinmişi yine hepsi beraber, bir arada, sabaha kadar rüyamda benimle beraber. Günlerdir haftalardır böyle. Her sabah yeni bir şaşkınlık ile kalkış, afallayış, gülümseyiş and the beat goes on.
Showing posts with label Life is life. Show all posts
Showing posts with label Life is life. Show all posts
Thursday, March 21, 2019
Dream On # 3
Bitmeyecek herhalde ya da bunlar son demler... Cidden bilmiyorum ama ünlüsü ünsüzü, kıymetlisi unutulmuşu, en yakını en uzağı, sevileni silinmişi yine hepsi beraber, bir arada, sabaha kadar rüyamda benimle beraber. Günlerdir haftalardır böyle. Her sabah yeni bir şaşkınlık ile kalkış, afallayış, gülümseyiş and the beat goes on.
Sunday, March 10, 2019
"Never Look Back In Anger, Always Look Forward In Hope"
Festivalde seyretmiş, bayılmıştım. Şimdi televizyonlara düşmüş, tam olmuş, ilaç gibi gelmiş.
Muhtemelen belgesel sevmeyenler için pek bir şey ifade etmeyecektir. Neticede aksiyon yok, hareket yok, aşk hikayesi filan ya da abartılı renk oyunları gibi gerzomat şeyler yok. Benim gibi belgeselciler için ise, tek kelimeyle şahane. İçinde müzik var, popüler kültür var, moda var, 70ler kadar bayılmasam da 60lı yıllar var ve tabii hayatın kendisi, her an değişen dinamikler, sosyoloji var. Ve tabii en inandığım şey; "dün bugün bugün de yarın" var. Aslında her şey bu kadar basit. Bir de Michael Caine'in dediği gibi: "Never look back in anger, always look forward in hope. "
Muhtemelen belgesel sevmeyenler için pek bir şey ifade etmeyecektir. Neticede aksiyon yok, hareket yok, aşk hikayesi filan ya da abartılı renk oyunları gibi gerzomat şeyler yok. Benim gibi belgeselciler için ise, tek kelimeyle şahane. İçinde müzik var, popüler kültür var, moda var, 70ler kadar bayılmasam da 60lı yıllar var ve tabii hayatın kendisi, her an değişen dinamikler, sosyoloji var. Ve tabii en inandığım şey; "dün bugün bugün de yarın" var. Aslında her şey bu kadar basit. Bir de Michael Caine'in dediği gibi: "Never look back in anger, always look forward in hope. "
Sunday, March 3, 2019
Dream On # 2
Gerçekten bitmiyor. Hem rüyalar, hem de rüyaların fantastikliği... Eski yeni günler boşuna dememişiz. Her biri de o kadar olabilecek şekilde akıyor ki, uyanınca acaba gerçekten oldu mu bütün bunlar diye kalkıyorum yerimden.
Şunu anladım ki benim kesinlikle bitirmem gerekiyor. Bitişin kötü, ağlak, acıklı, sancılı, hoyrat olmasının hiçbir önemi yok; oralar bende bir duygu yaratmıyor. Öyle "kapanış"lara filan da gerek yok, ağdalı laflar, acıklı söylemler filan. Gerzek işler, oralar benlik değil. Ama ben kendimi açık ve seçik ifade etmeli ve kendim için noktayı yüksek sesle söyleyerek koymalıyım. Cidden şu kadar yıldan sonra hayatla ilgili kendime dair anladığım en önemli bilgi bu herhalde. Bununla bağlantılı olarak da asıl karşımdakini düşünmemeliyim. Bu şaşırtıcı gelse de, görünüşe aldanmamak lazım çünkü dışardan benden çok daha vicdanlı, iyiliksever ve iyi insan olarak gözükenlerin karşısındakine davranışları ile karşılaştırıldığında fark ediyorum ki ben özellikle bazı kelimeleri bazı gerçekleri bilerek canı acımasın diye telaffuz etmiyorum. Oysa karşı taraf bu medeni seviyede davranmayıp, bunu güçsüzlük olarak yorumlayıp kendisini öne çıkartarak her şeyi dökünce, o işi kendi kafasında kapatmış, benim içinse kapanmamış oluyor. Ve yıllar geçiyor. Kısacası karşıdaki seni hedef alıp ona göre ilerliyorsa kesinlikle onu düşünerek hareket etmemek lazım. Dümdüz ilerlemek lazım.
O kadar kalabalık ki rüyalar, sanırsın Medrano Sirki...
Şunu anladım ki benim kesinlikle bitirmem gerekiyor. Bitişin kötü, ağlak, acıklı, sancılı, hoyrat olmasının hiçbir önemi yok; oralar bende bir duygu yaratmıyor. Öyle "kapanış"lara filan da gerek yok, ağdalı laflar, acıklı söylemler filan. Gerzek işler, oralar benlik değil. Ama ben kendimi açık ve seçik ifade etmeli ve kendim için noktayı yüksek sesle söyleyerek koymalıyım. Cidden şu kadar yıldan sonra hayatla ilgili kendime dair anladığım en önemli bilgi bu herhalde. Bununla bağlantılı olarak da asıl karşımdakini düşünmemeliyim. Bu şaşırtıcı gelse de, görünüşe aldanmamak lazım çünkü dışardan benden çok daha vicdanlı, iyiliksever ve iyi insan olarak gözükenlerin karşısındakine davranışları ile karşılaştırıldığında fark ediyorum ki ben özellikle bazı kelimeleri bazı gerçekleri bilerek canı acımasın diye telaffuz etmiyorum. Oysa karşı taraf bu medeni seviyede davranmayıp, bunu güçsüzlük olarak yorumlayıp kendisini öne çıkartarak her şeyi dökünce, o işi kendi kafasında kapatmış, benim içinse kapanmamış oluyor. Ve yıllar geçiyor. Kısacası karşıdaki seni hedef alıp ona göre ilerliyorsa kesinlikle onu düşünerek hareket etmemek lazım. Dümdüz ilerlemek lazım.
O kadar kalabalık ki rüyalar, sanırsın Medrano Sirki...
Friday, February 1, 2019
Dream On
Öyle böyle değil... Evet, cıvıl cıvıl kıpırtılar, değişik karşılaşmalar, tesadüfler, düşünüp olmalar filan yine her arife döneminde olduğu daim gibi yine oluyordu da, bu kadar rüyalarla iç içe olduğumu hatırlamıyorum.
Hep bir fantastik rüyalar insanı olsam da, hep bir şekilde yaşanan rüyalar hayatın içinde gibi olsa da, hep bir celebriti olsa da şu içinde bulunduğum günler gibi uzun yıllardır olmamıştı. Yani bu denli yoğun, bu denli arka arkaya, bu denli gerçek.
Bazen yorucu bazen komik oluyor. Genelde komik de, rüyada görüleni ertesi gün duymak yorucu oluyor. Sanıyorum bu sefer büyük bir veda söz konusu. Sevmediklerimle veda. Sevmediğim, varlığını hayatımda istemediğim ve çıkarttığım insanları, yaşamları, varlık biçimlerini, semtleri, yiyecekleri (evet, manasız), kıyafetleri (evet, daha da manasız) kısacası bir "tarzı" görüyorum ve olay "bitmiş" vaziyette uyanıyorum.
Büyük ölçüde sağlıklı bir durum. Lütfen, mümkünse bu tarz neyse adı artık tamaman sonlansın, gecemden uykumdan çalmasın.
Ama uyanınca OMG..!
Sunday, January 13, 2019
Yeni
"Yeni " mi bilmiyorum ama aslında her gün bir şekilde "yeni ".
Hani şöyle, kendini her şeyi bilen, her konu hakkında kanaat önderi olduğu sanrısında olan, hele hele biz çapsız Ortadoğuluların rakı masasında atıp tutan racon abiler gibi iddialı şekilde bir giriş yapacak olursam; şu hayatta öğrendiğim tek şey " dün bugün, bugün de yarın ". Bugünü yaşadığımızı zannetsek de aslında bugün dünün yeni bir versiyonu gibi. Dün yaptığımız seçimler bugünümüzü yaşatıyor, arasına beklenmedik iyi veya kötü sürprizler ekleyerek kendimizi mutlu etmeye çalışıyoruz. Ancak bugünün temeli dünden atılıyor. Yani başlığa ne kadar "yeni" desem de o yeniyi ben dünden oluşturmaya çalıştım, onun sonucunu yaşıyorum. Evet yeni ama eski yeni. Olsun, o da olur. Bir boğa burcu oturanlığında olsam da bana göre yenilik her zaman güzeldir, korkmamayı, kaçmamayı -en azından- denemek lazım.
Evet, eski yeni günlerdeyiz. Aynen fotoğraftaki Martin Luther King Jr. 'ın protestosunun NFL oyuncusu Colin Kaepernick ile yeniden bir kez daha ama başka, yeni bir bakış açısı ile karşımıza çıkması gibi. Dün yaşananlar, dün yapılanlar ve yapılmayanlar bugünü, bugünün düşünce sistemini etkiledi ve yarattı.
Cidden eski yeni günlerdeyiz.
Uygulayanların hepsine bela okuduğum boktan neoliberal dünya düzeni uygulayıcılarının insanoğlu ve toplumlar üzerindeki boktan baskılarına, kısıtlayıcı sistemine, değiştiremediğim mekanizmalara rağmen yeni günlerdeyiz. Onu, bir başkasını, başkalarını değiştiremeyeceğime göre ancak ve ancak kendimi değiştirebilirim. O yüzden yeni günlerdeyiz. Seçimlerimizin sonuçlarının kendini hissettirdiği, yaşattığı günlerdeyiz. Mutluyuz, keyifliyiz.
P.S. Ama dünya cidden boktan.Trump bir beyinsiz. Macron tam bir ikiyüzlü, Maduro desen hayatta bir boktan anlamayan, cahil ötesi bir otobüs şoförü, Brezilyalı başkan ise bildiğin din yobazlığının toplumu korkutarak zenginleştirdiği, güçlendirdiği kendisinden her türlü ahlaksızlığın bekleneceği gerçek bir "kötü". Valla biz ilk denemeymişiz, gerisi bizi takip ediyor. Çok özel olduğumuzdan olduğumuzdan değil herhalde ama kartlar öyle dağıtılmış.
Sunday, November 18, 2018
Arada Yaşananlar # 2
Cidden bu seferki uzun sürmüş... En son Şili dönüşü bir Arada Yaşananlar post'u girip öylecene bırakmışım. Elbette bırakılan hayatın kendisi olmasa da hayat gayesi (!) insanı sürüklüyor. Ama günün sonunda yemişim hayat gayesini... Öyle veya böyle dönüyor dünya; seninle veya sensiz...
#1 Mayıs ayı demek doğumgünü ayı demek falan fişmekan. Çoklu kutlamalı (haliyle her yıl geçen seneki gibi dev parti yapmıyoruz. evet yapan var, güzel de bir şey ama her sene parti benim gibi partici bir insan için bile sıkıcı. ), keyifli, değişimli, büyük değişiklilerin yaşandığı yıl oldu bu yıl. Bizim hanede tam olmasa da işte, yakın hanelerde dev değişimler, acayip gelişmeler oldu.
#2 Mayıs ayında her şey bir şekilde kendi halinde yaşanırken, sabırsızca sıcak yaz günlerinin gelmesini beklerlen ansızın sabaha karşı gelen ve tümden bir hayat değişikliği. # 8 için ... Zor, hüzünlü, beklenmedik ve acılı günler bir anda #8'in tüm hayat akışını, belki de yaşama dair algısını değiştirdi. Şimdi iyi, çoğunlukla da tepkisiz herhalde ama kendince yorumlamış, yaşamıştır diye düşünüyorum. Umuyorum.
#3 Haziran demek aslında bir şekilde son 4 yıldır Cenevre demek. Carlo demek, Virginie, Vittorio ve Roberto yani diğer ailem demek. Geçen sene neden olduğunu hatırlayamadığım bir şekilde gitmeyi beceremesem de bu yıl Haziran'ın ilk günlerinde Cenevre yine güzel yine keyifli geçti gitti. Evladımı görüp mutlu oldum. 6 yaşında bir varlık artık kendisi.
# 4 Yaz güzeldi... Bol tatilli, denizli, ada günlerinin varlığını sıcakta hissettirici, kimi zaman büyüyen aile bireylerinin varlığı ile sıkıcı olsa da genel olarak ada güzeldi. J.A. & F.A. ile hafifti, sayfiyenin sakinliği idi. Hele hele #8 ile Chios şahaneydi. İnsan nasıl da mutlu oluyor değil mi Türkiye'den çıktığı anda? Nasıl hafifliyor? Nasıl mutlu hissediyor resmen. Günün sonunda bildiğin kıçı kırık, küçücük Yunan adası. Ama o hayatın hafifliği, o rahatlık o kadar artık bize yabancı geliyor ki, aç kurtlar gibi saldırıyoruz. Ve üzücü belki ama (bence değil) fark ediyorum ki, bu coğrafyaya bu insanlara hiçbir bağlılık hissetmiyorum. Sadece ben de değil; binlerce insan var böyle. "Mış gibi" oynayanları, kefenleri ile çıkanları da dahil.
# Ani kayıplar... Bu yaz haberi beklenmedik şekilde gelen ve haliyle gündelik hayatların akışını değiştiren, yaşayanına derin acılar, duygular yaşatan ani kayıplar oldu. Önce #8 ardından Tribün Çocuğu .Giden için aslında güzel, ani ve sorunsuz, çekmeden. Ama kalan için boktan; ani, kaotik, acılı, ürkütücü.
# Dev kararlar... Ya yemişim dev kararları... Öyle dev mev değil de tatil dönüşü değiştirmeye girişmek. Karşımdakini değiştiremeyeceğime göre kendimi ve şartlarımı değiştirmeliyim deyip yeni yıla başlamak, bu doğrultuda hareket etmek ve sonuçlarına katlanmak. En güzeli. Yeter ki "mış gibi" olmasın hayatlarımız.
Monday, November 5, 2018
Hayırlı Ayrılık
Ah bebeğim... İyi ki ayrılmışız. İyi ki artık gündemimde yer teşkil etmiyorsun, ilgimi çekmiyorsun, takibimde değilsin.
Şimdi dönüp bakıyordum da, cidden iyi ki ayrılmışız... O manasız sevgi, o abartılı coşku, o sözde "yüksek yüksek tepelerdeki" heyecanın gereksizliği. Gerçekten iyi ki ayrılmışız...
Bu saatten sonra o eski sevgiye, o eski günlere o hayal edildiği gibi bir geri dönüş olmaz. Ne dünya, ne hayat aynı değil, aynı suda da iki kere yıkanılmaz.
Yine karşılaşabiliriz bir yerlerde bir zamanlarda, yine sevişebiliriz ama hiçbir şey aynı olmaz. Olmasın da, bitmiş gitmiş zaten.
Yalan değil iyi ki ayrılmışız.
İyi ki 2012 yılında şike olayı ile beraber evdeki lig tv'yi iptal etmişim. İyi ki artık maç seyretmiyorum. İyi ki artık keyifli bir heyecanmış sanrısı ile fikstür takip edip fonda maç ile rakılı geceler, viskili ortamlar ayarlamıyorum. İyi ki artık Türkiye'de futbol adı altında sergilenen gerzekliği seyretmiyorum. İyi ki artık çaptan düşmüş gerizekalı futbolcuların agresif hırçın oyunlarını seyretmek zorunda kalmıyorum. İyi ki artık o çirkin mafya kılıklı teknik direktörlerle tetikçisi görevindeki şişko göt göbek topçuların varoşluklarını hayatıma almıyorum.
Evet, bazen özlüyorum. Bazen maç seyretmeyi, aslında gayet keyifli bir oyun olan futbol seyretmeyi ve tabii Fenerbahçemi heyecanla desteklemeyi özlüyorum. İşte o nadir zamanlarda mutlaka hala birilerinin Türkiye'deki futbolla ilişkisi bitmediği için gidecek, beraber seyredecek birilerini buluyorum. Ama inan bu seferler sayılı, olsa da olur olmasa da. Çoğunlukla bu futbol diye oynanan, üzerinden para kazanılan çirkinlikler komedyası zerre umrumda değil. Ne Fener, ne Galatasaray, ne futbol, ne Türkiye. Hepsi bir arada batabilir, ki çoktan batmış zaten.
Hele hele 2 Kasım'daki Fener-GS maçından, o yaşananlardan o leşlikten sonra o kadar ama o kadar mutluyum ki ayrıldığımıza... Mümkünse uzun yıllar görüşmeyelim.
Sunday, September 23, 2018
Evet, geldi!
1 Eylül itibariyle her yere "Yaz bitti" tadında cümleler yazıp çizen durmaksızın ağdali ağlak cümlelerle melankoli pompalayan gruba kötü bir haberim var: Yazın bitiş tarihi 1 Eylül değil, bebeğim. Yaz tam olarak yaşanan son ekinoksla bitiyor ve o da dündü. Bugün itibaren evet, yaz bitti ve gerçekten sonbahar geldi.
Bundan sonrası benim gibi her geçen gün bahar ve yaz mutluluğunun içine düşünler için sıkıcı. En sıkıcı tarafı da gündüzlerin kısalıp gecelerin uzaması, sabahın ışıksız olması. Belki eskiden daha rahat ediyordum, önemsemiyordum hayatın kendisi yaşadığım coğrafya itibariyle nisbeten daha az sorunluydu. Şimdi kendisi zaten sevimsiz bir karanlık bok çukuru olunca insan sürekli mutluluğu hissedebilmek için büyük çaba sarfediyor. Hatta yeri geliyor, güneşe ihtiyaç duyuyor. Güneşe, güneşin sabah kendini göstermesine, kuşların onunla beraber ötmesine... 21 Mart'a kadar bu haller azalacak, her şey bir şekilde kararacak. Ancak sonra yine güzelleşecek. Her daim olduğu gibi, dünya dönüyor, sen ne dersen ve yine dönmeye devam edecek.
P.S. Sonbahar seveni, yaprakların sararmış halini, yağmur altında yürümeyi melankoli seveni vardır. Ben onlardan biri değilim. Doğru, 16-20 yaş arası nihilist hayatımda çok seviyordum da şimdi işim olmaz. Ergenlik ergenlikte kalsın, beraber yürümesin benimle.
Sunday, September 16, 2018
Gereksiz Yaz Nesneleri # 4
Hasır çanta...
En komiği de hasır çantalara bayılıp takıp yaz biterken bu başlığı atmam. Ama yapacak bir şey yok, şu hasır çanta modeli ve bunun gibi işlemeli kakmalı ve tabii kullanışsız modelleri o kadar çirkin, o kadar herkesin sırtında ve o kadar gereksiz ki...
Bütün Türk kızları kadınları yok Yunan adalarında yok Alaçatı/Cunda bohemliğinde, İstanbul'un hareketli kent hayatında bu şekilsiz nesneyi takıp kendilerini müthiş Vogue hissetmiyorlar mı..? Allahım işte o an sana geliyorum.
Yoksa hasır çantalara dev tavım. Herhalde ilk hasır çantamı (J.A.'dan filan gelmeyen) Strasbourg'da pazar çantası olarak aldım; bildiğin klasik Fransızların pazara giderken ucundan dev pırasaların çıktığı çanta. Her yere taşıdım, plaja, pazara, markete, uçağa. Bugün o çanta ada kullanımında, plaja filan giderken alıyorum. En son geçen sene şahane bir tanesini San Remo'dan aldım ve işte diğerleriyle beraber pazara (evet, gerçek pazardan bahsediyorum; Bomonti organik olur, beşiktaş olur), eşe dosta hatta Yunan adalarına giderken gayet keyifle takıyorum, içini dolduruyorum ve her şey güzelce devam ediyor. Yırtılmadan, bozulmadan.
Ama bu çirkin ve fonksiyonsuz çantalar yok mu? Feci sıradan, feci gereksiz feci Instagram.
En komiği de hasır çantalara bayılıp takıp yaz biterken bu başlığı atmam. Ama yapacak bir şey yok, şu hasır çanta modeli ve bunun gibi işlemeli kakmalı ve tabii kullanışsız modelleri o kadar çirkin, o kadar herkesin sırtında ve o kadar gereksiz ki...
Bütün Türk kızları kadınları yok Yunan adalarında yok Alaçatı/Cunda bohemliğinde, İstanbul'un hareketli kent hayatında bu şekilsiz nesneyi takıp kendilerini müthiş Vogue hissetmiyorlar mı..? Allahım işte o an sana geliyorum.
Yoksa hasır çantalara dev tavım. Herhalde ilk hasır çantamı (J.A.'dan filan gelmeyen) Strasbourg'da pazar çantası olarak aldım; bildiğin klasik Fransızların pazara giderken ucundan dev pırasaların çıktığı çanta. Her yere taşıdım, plaja, pazara, markete, uçağa. Bugün o çanta ada kullanımında, plaja filan giderken alıyorum. En son geçen sene şahane bir tanesini San Remo'dan aldım ve işte diğerleriyle beraber pazara (evet, gerçek pazardan bahsediyorum; Bomonti organik olur, beşiktaş olur), eşe dosta hatta Yunan adalarına giderken gayet keyifle takıyorum, içini dolduruyorum ve her şey güzelce devam ediyor. Yırtılmadan, bozulmadan.
Ama bu çirkin ve fonksiyonsuz çantalar yok mu? Feci sıradan, feci gereksiz feci Instagram.
Saturday, September 15, 2018
Harika bir sabah
Uzun, çok uzun zamandır blog'a böyle bir başlık atmamış, içimdeki coşkuyu heyecanını tiril tiril ruh halini yansıtmak istememiştim.
Bugün öyle...En azından şimdilik öyle. Elbette bizler Türkiye'de her an her şeyin, bütün güzelliklerin korkunçluğu en yüksek değerlerde yaşanan katastrofik deneyimlere dönüşebilme hızına alışkınız. Hatta "mutluluğun" ayıp sanıldığı, "aman yayılmasın mutluluk da umut da" duygusu ile toplumun tüm sosyal katmanlarında üstüne basa basa schadenfreude arzusunu komşuda, arkadaşta, mesai arkadaşında, zabıtada, poliste, tependekilerde görmeye alışkınız.
Ama bu sefer cidden umrumda değil..!
Güzel mi güzel bir pastırma yazı sabahı, bugün.
Hafifliğin, inceliğin, keyfin, içtenliğin ve garip bir şekilde görgünün duygusu hakim. Sanki 2013 öncesi gibi heyecanla yaşanan günlerin daha da güzelleşmiş hali. Sanki aradaki yıllarda yaşanan tüm toplumsal leşlikler, mide bulandırıcı insanlar, tiksinç söylemler, kurgulan kötülük ve kötücül hayatlar yokmuş gibi, sanki 2013'te güzel geçen bir yaz gecesinin devamı bir sabahmış gibi...
Elbette hiçbir şey aynı değil. Olması mümkün değil ve olmasın da zaten. Ama asıl güzel olan insanın karşısına çıkan benzer temalı olaylara farklı yaklaşabilmesi. Yani olaylar birbirine benzese de, tecrübeler, davranış biçimleri birbirini andırsa da, ilerlemeyi sağlayan insanoğlunun eskiden verdiği tepkiden farklı bir tepkiyi ortaya koyabilmesi, kendisini ileriye taşıması ya da Ziraat Bankası'nın 30 yıllık gişe memuru edasıyla aynı mühürü kayıtsızca basmaması.
İşte bu sabah öyle bir sabah.
Güzel kahvenin içileceği, güzel müziklerin dinleneceği, güzel kıyafetlerin giyileceği, güzel insanlar güzel sohbetlerin yapılacağı, güzel yemeklerin yenip güzel içkilerin içileceği bir gün, bugün. Ha, "güzel" nedir mi sorusuna cevap da ne Instagram'daki, ne Vogue'daki, ne logolu bir şeyler. Bizim için güzel neyse onun güzel olduğu gerçeği.
P.S. Artık dev minnoşum ama yapacak bir şey yok; yaşlılığım gençlik güzelliğimi kat be kat geçiyor; hem ruhuma hem kendime hayranlıkla bakmaktan kendimi alamıyorum. that's life.
Saturday, May 5, 2018
Çirkinliğin Anatomisi
Pek sevdiğim dükkana az uğrasam da, buranın amacı belli, ruhu belli: Hafiflik, keyif, mutluluk...Çirkin insan, çirkinlik filan hiç olmasını istemediğim şeyler. Gel gör ki yaşanılan coğrafyanın çirkinliği ve leşliği bok çukurundan hallice olunca insan kimi zaman engelleyemiyor çünkü ecnebilerin dediği gibi, "because it's there" yani orada, artık görülmeyecek bir yerde değil, her şey apaçık ortada.
Kendisine duygularımı, kendisi hakkındaki öngörülerimin doğru çıkmasını daha önce yazsam da geçen günkü devasa çirkinliği; o kadar vahim, o kadar leş, o kadar çamur ve o kadar ezik ki... Aslında insanların kendi çabalarıyla bu kadar düşebildiğini görmek üzücü bir şey. İşini yapan bir profesyonelin üzerine, milli destekli balon bir özgüven ile yürümek? Neden? Neden bu kadar eziklik?
Dışardan göstermeye çalışılan Türkiye'nin mış gibi mutlu hayatlar serisinde aslında hiçbir şey yolunda gitmiyor değil mi? Topluma gösterilmeye ve kabul ettirilmeye çalışışan her mutluluk, gurur, başarı o denli sahte ki, oyuncuları durumu nasıl yöneticeğini bilmiyor. Unutulan şey şu ki; insan beşeri bir varlık ve her an beklenmeyeni yapabilir, talimatların, baskının dışına çıkabilir, tüm bu zorlama gösterişlerin ağırlığı ile ruhsal çöküntüye girebilir.
Kolay değil, insanların kendisiyle dalga geçtiğini duymak, eski itibarını görememek, doğup büyüdüğü eski takımına bile geri gelememek.
Daha da vahimi dünyada milyonlarca çocuğun sahip olduğu gibi doğal bir spor yeteneğine sahip olup onu istikrarlı antrenman, fiziksel ve ruhsal gelişim ile ilerletememek, popülerliğin şımarıklığı ile şişen egoyu bir de meşhur Ortadoğu tembelliği ile taçlandırarak balon gibi patlamak..!
Zamanında gazı verenlerin veya yancı loser entourage'dan kimsenin uyarmaması da acıklı. Oysa hayatın öğrettiği basittir: Hayatta kim olduğun ve ne kadar güçlü olduğun hiç önemli değil çünkü bir gün herkes doğası gereği yere düşer. Önemli olan bu düşmenin kendisi değil, düşüşün şiddeti ve düşülen yerden nasıl kalkıldığıdır.
Epic fail hayatında başarılar...
P.S. En bombası da fotoğraflarda agresifler kralı Emre'nin araya girip sakinleştirmesi olmuş.
P.S. (2) O kadar mutluyum ki, çok sevdiğim futbolu Türkiye'de seyretmeyi, takip etmeyi yıllar önce bıraktığım, Lig TV'imi iptal ettiğim için.
P.S. (3) Daha da kişisel girersek tanım da yaparsak; gerçek hayatta tanımaktan, yanında yürümekten, aynı masaya oturmaktan utanç duyuran bir tip. Sevenlerine hayırlı olsun.
Kendisine duygularımı, kendisi hakkındaki öngörülerimin doğru çıkmasını daha önce yazsam da geçen günkü devasa çirkinliği; o kadar vahim, o kadar leş, o kadar çamur ve o kadar ezik ki... Aslında insanların kendi çabalarıyla bu kadar düşebildiğini görmek üzücü bir şey. İşini yapan bir profesyonelin üzerine, milli destekli balon bir özgüven ile yürümek? Neden? Neden bu kadar eziklik?
Dışardan göstermeye çalışılan Türkiye'nin mış gibi mutlu hayatlar serisinde aslında hiçbir şey yolunda gitmiyor değil mi? Topluma gösterilmeye ve kabul ettirilmeye çalışışan her mutluluk, gurur, başarı o denli sahte ki, oyuncuları durumu nasıl yöneticeğini bilmiyor. Unutulan şey şu ki; insan beşeri bir varlık ve her an beklenmeyeni yapabilir, talimatların, baskının dışına çıkabilir, tüm bu zorlama gösterişlerin ağırlığı ile ruhsal çöküntüye girebilir.
Kolay değil, insanların kendisiyle dalga geçtiğini duymak, eski itibarını görememek, doğup büyüdüğü eski takımına bile geri gelememek.
Daha da vahimi dünyada milyonlarca çocuğun sahip olduğu gibi doğal bir spor yeteneğine sahip olup onu istikrarlı antrenman, fiziksel ve ruhsal gelişim ile ilerletememek, popülerliğin şımarıklığı ile şişen egoyu bir de meşhur Ortadoğu tembelliği ile taçlandırarak balon gibi patlamak..!
Zamanında gazı verenlerin veya yancı loser entourage'dan kimsenin uyarmaması da acıklı. Oysa hayatın öğrettiği basittir: Hayatta kim olduğun ve ne kadar güçlü olduğun hiç önemli değil çünkü bir gün herkes doğası gereği yere düşer. Önemli olan bu düşmenin kendisi değil, düşüşün şiddeti ve düşülen yerden nasıl kalkıldığıdır.
Epic fail hayatında başarılar...
P.S. En bombası da fotoğraflarda agresifler kralı Emre'nin araya girip sakinleştirmesi olmuş.
P.S. (2) O kadar mutluyum ki, çok sevdiğim futbolu Türkiye'de seyretmeyi, takip etmeyi yıllar önce bıraktığım, Lig TV'imi iptal ettiğim için.
P.S. (3) Daha da kişisel girersek tanım da yaparsak; gerçek hayatta tanımaktan, yanında yürümekten, aynı masaya oturmaktan utanç duyuran bir tip. Sevenlerine hayırlı olsun.
Monday, April 23, 2018
Bugün 23 Nisan
Uzun zaman oldu en sevdiğim bayram 23 Nisan herhangi bir şey yazmayalı...
Çocuk Bayramı.
Her şeye rağmen.Coşku ve mutlulukla kutlanmalı o halde.
P.S. Herkes ürüyor ya, işte ona yapacak bir şeyim yok. O kadar facia tipler kendilerinin istisnai olduğunu düşünerek çocuk yapıyor ki, kendileri salak çocuklar daha salak öyle gidip geliyor. Talihsiz...
Thursday, March 8, 2018
Alkışlanan Cehaletin (Taçsız) Kraliçesi
Ah canım ya...
Yaşlılık cidden kötü bir şey. Hayır, yanlış söyledim; yaşlandıkça sapıtmak, geçmiş yılların getirdiği hazımsızlığın "yaşlı insan her şeyi bilir" özgüveniyle süslenmesi korkunç bir şey. Tabii bir de Hülya Avşar örneğinde olduğu gibi, bir de bu cehalet ile taçlanıyor ki insan düştüğü hale acımaktan başka bir şey yapamıyor.
İnsanların hatta bir yerde hemcinslerimin bu kadar sığır bu kadar gerizekalı olduklarına inanamıyorum. - Hala-
Yazık açıklamaları söylemi o kadar ama o kadar aptal ki... Karşısındakinin de üslubu o kadar medeni ve kat be kat ileride ki, bu durumda insan Hülya Avşar'ın düşüşüne değil acımak filan, sadece dudağını bükerek, pek de ilgilenmeyerek bakıyor. Ama çok biliyoruz ki, kendisinin ne yazık ki hala tek derdi dikkat çekmek.
Yazık, 60'ına ilerleyen şöhretli bir insanın hala bu denli gelişmemiş, sığır ve toplumsal ilgiye muhtaç seviyede mutsuz oluşu talihsiz bir durum. Ama tabii şu da var ki, 80'ler Türkiyesi'nde Tanju ile ilişkisi sebebiyle home wrecker bir insan iken kendisini getirdiği nokta elbette bir başarı (gerçi Türkiye ünlülerin home wrecker olma hikayesini seven bir ülke. Sıradan kadını ise taşlayan, linç eden bir kültürü var ki o da işte ikiyüzlülüğün en güzel örneklerinden).
Burası çoğunlukla güzel, kool görsellerin olduğu bir dükkan olsa da arada bir işte talihsiz varoşlukta fotoğraflar burayı süsleyebiliyor. Bu seferki de aynen öyle; Türkiye standartlarında mavi gözleri beyaz teniyle dünya güzeli kabul edilen bir oyuncu (kendisinin de buna inandığı) ve (yasak) büyük aşkı yan yana.
P.S. Ya bir de kendisinin iğrenç ötesi dövmeleri nedir ya? yok babaannesine özenmiş de kürt kadınlar gibi dudağının altına yıldız dövmesi yaptırmış. o kadar yapay duruyor ki kendisinde. hele hele göbekteki ve bacaktaki çirkinlik ötesi dövmeler... yorumsuzum.
P.S (2) Bir de bu Hülya örneğindeki gibi, Edremit-Balıkesir-Ayvalık kökenli kimi kızların doğduğu mavi/yeşil göz, beyaz ten gibi nisbeten ayrıcalıklı fiziksel özellikleriyle cidden çirkin bir toplumda parlamalarını anlıyorum da, çevrelerinden gelen ve direkt Angelina Jolie'ye bağlanan varoş gaz iltifatlarıyla şişirilmesini feci gülünç buluyorum. Ha bi Angelina Jolie gazı, bi de Fashion TV mankeni gazı... Yarılarak güldüğüm anlar resmen...
Yaşlılık cidden kötü bir şey. Hayır, yanlış söyledim; yaşlandıkça sapıtmak, geçmiş yılların getirdiği hazımsızlığın "yaşlı insan her şeyi bilir" özgüveniyle süslenmesi korkunç bir şey. Tabii bir de Hülya Avşar örneğinde olduğu gibi, bir de bu cehalet ile taçlanıyor ki insan düştüğü hale acımaktan başka bir şey yapamıyor.
İnsanların hatta bir yerde hemcinslerimin bu kadar sığır bu kadar gerizekalı olduklarına inanamıyorum. - Hala-
Yazık açıklamaları söylemi o kadar ama o kadar aptal ki... Karşısındakinin de üslubu o kadar medeni ve kat be kat ileride ki, bu durumda insan Hülya Avşar'ın düşüşüne değil acımak filan, sadece dudağını bükerek, pek de ilgilenmeyerek bakıyor. Ama çok biliyoruz ki, kendisinin ne yazık ki hala tek derdi dikkat çekmek.
Yazık, 60'ına ilerleyen şöhretli bir insanın hala bu denli gelişmemiş, sığır ve toplumsal ilgiye muhtaç seviyede mutsuz oluşu talihsiz bir durum. Ama tabii şu da var ki, 80'ler Türkiyesi'nde Tanju ile ilişkisi sebebiyle home wrecker bir insan iken kendisini getirdiği nokta elbette bir başarı (gerçi Türkiye ünlülerin home wrecker olma hikayesini seven bir ülke. Sıradan kadını ise taşlayan, linç eden bir kültürü var ki o da işte ikiyüzlülüğün en güzel örneklerinden).
Burası çoğunlukla güzel, kool görsellerin olduğu bir dükkan olsa da arada bir işte talihsiz varoşlukta fotoğraflar burayı süsleyebiliyor. Bu seferki de aynen öyle; Türkiye standartlarında mavi gözleri beyaz teniyle dünya güzeli kabul edilen bir oyuncu (kendisinin de buna inandığı) ve (yasak) büyük aşkı yan yana.
P.S. Ya bir de kendisinin iğrenç ötesi dövmeleri nedir ya? yok babaannesine özenmiş de kürt kadınlar gibi dudağının altına yıldız dövmesi yaptırmış. o kadar yapay duruyor ki kendisinde. hele hele göbekteki ve bacaktaki çirkinlik ötesi dövmeler... yorumsuzum.
P.S (2) Bir de bu Hülya örneğindeki gibi, Edremit-Balıkesir-Ayvalık kökenli kimi kızların doğduğu mavi/yeşil göz, beyaz ten gibi nisbeten ayrıcalıklı fiziksel özellikleriyle cidden çirkin bir toplumda parlamalarını anlıyorum da, çevrelerinden gelen ve direkt Angelina Jolie'ye bağlanan varoş gaz iltifatlarıyla şişirilmesini feci gülünç buluyorum. Ha bi Angelina Jolie gazı, bi de Fashion TV mankeni gazı... Yarılarak güldüğüm anlar resmen...
Tuesday, March 6, 2018
Wednesday, February 7, 2018
Arada Yaşananlar: Şili ...
Yalan değil, fantastik hatta şahane geçen Şili macerasının üzerinden tam 1 ay geçmiş de ben daha burada bahsetmemişim bile. Eskiden böyle şeyler düşünülemezken bugün değil düşünmek, aklıma dahi gelmiyor. Neymiş bir kez daha görüyoruz ki, her şey değişiyor şu hayatta.
Peki Şili'ye geri dönersek ... Öyle böyle değil, 25 saatlik uzun bir gidiş dönüş yolculuğunun hedefi. Bir de tabii asıl arkadaş ziyareti. Aynen. İnsanın üniversitede beraber okuduğu, sonrasında da farklı milletlerden olunmasına, farklı coğrafyalara yaşamalara rağmen koparmadığı arkadaşları varsa işte ya vaftiz anne filan olunuyor ya da gidip ziyaret ediliyor. İlk olasılık Carlo ile zaten bir ömür boyu sürecek gerçeğe dönüştüğü düşünülürse geriye ziyaretler kalıyor.
Aynen Jules ile Elisa 'yı Santiago'da ziyaret gibi.
Sıra ile madde madde gidersek bebeğim;
- Santiago, Şili cidden çok ama çok uzak. Bunu yaptıktan sonra ben artık dünyanın her yerine uçarım. Şimdi üşenmedim baktım; Melbourne 20 saat, Cape Town 11 saatmiş. Hadi Melbourne, Santiago ile aynı fantastiklikte ama Cape Town, bildiğin çerez patlamış mısır tadında. Direkt uçuş olmadığı için İstanbul-Amsterdam-Buenos Aires-Santiago güzergahı evlere şenlik in, bin, dur, kalk, kemer bağla, kemer çöz, uyu, uyuma, yemek ye, su iç, tuvalete git, kulağına tıkaç tak, film seyret, çinlilerin susmasını dile derken geçip gidiyor işte. Zaten geçip gitmeyip ne olacak ki? Ama uçaktan korkan birisi için akıl karı bir iş değil. Kesin her seferinde panik atak geçirir, ortaya bir yere atar kendisini. Uçak korkusu olmayan ve adımımı attığım anda uyuyabilen biri olarak çok önemsemesem de dönüş yolunda Çinliler yüzünden uçağın deli gibi yüklenmesi ve Çinlilerin bir türlü koltuklarını oturmaması sebebiyle kalkışın gecikmesi aklıma Aaliyah'ın overloaded uçağın düşmesi sebebiyle ölmesi ve Uruguay rugby takımının meşhur And Dağlarına çakılması ve yolcuların hayatta kalabilmek için ölüleri yemesi gelmedi değil ama işte olmadı.
- THY uçmadığı için KLM ile gidip neden ben KLM ile uçmuyorum diye düşünmedim de değil. Evet, yemekler matah değil de yani THY insanda antipatik duygular uyandırıyor. Her şeyi ile.
- İstanbul buz gibi kışı yaşarken orada havanın 30 derecenin üzerinde olması şahaneydi.
- Yemekler gayet güzel ama fazla et ve mısır. Deniz mahsülleri ise harika olmakla beraber çiğ yenmiyor. Nedense üzerine peynir meynir gibi şeyler ekleniyor ki bence gerek yok. Ohhh çiğ istiridye filan nasıl da yerim ( gerçi sünniler sevmiyor hatta sevmemekle kalmayıp bunu dinen yasaklıyor filan. gerizekalılar). Ama burada tanesi 8 liraya kadar çıkan avokadonun orada kilosu o kadar. Veya canım yaban mersinleri...burada 100 gr 15 lira, orada kilosu 2 dolar. Ve o kadar lezzetliler ki...
- Evet, şaraplar gerçekten çok güzel. Bir de sevenler için tatlılar.
- Julien ile günler boyu aynen üniversite öğrencisi gerzekliği ve salaklığında saatler geçirdik. Bayağı Strasbourg'daki gibiydik. Asıl bomba: Petrus'un çocuğunun olması. Şok şok şok. Acayip dalga geçtik.
- Ayrıca çok acayip rüyalar gördüm. Çok fazla geldi her yerde Petrus.
- Valparaiso ve o kıyı şeridi insanı gayet Güney Amerika'da hissettiriyor. Santiago büyük şehir, her şey var, çok kozmopolit, çok hareketli. Ama ufak yerleşimler muhtemelen daha çekici daha cezbedici.
- Hayat güzel. Belli ki travmalar yaşanmış atlatılmış ama hafif ve güzel bir hayatın peşindeler. Elbette Güney Amerika denilen yer koskoca bir kıta ve farklı onlarca toplum ve etnisiteden oluşuyor ve genellemek manasız. Ancak bu tarafta yani Şili, Arjantin vs tarafından her şey başka bir denklemde.
- Meşhur stadyuma yani Pinochet'in darbe yapıp solcuları, solcu öğrencilerin, sendikacıları vs işkenceden geçirdiği stadyuma gittim. Biraz J.A. & F.A.'nın zorlamasıyla desem yalan olmaz çünkü onların hissettiği ile benimkisi çok farklı. Julien de gitmemişti, beraber gittik. Garipti. Çünkü gündelik hayatın devam ettiği, hala milli stadyum olarak kabul edilen, maçların, çeşitli sportif müsabakaların yapıldığı ve şehrin ülkenin akışında gayet önemli yer tutan bir stadyum. Ama bir tribün hala o günlerin anısına dokunulmamış vaziyette duruyor. İçinde fotoğraflarla, mermi izleriyle, kırık dökük hali ile.
- Pinochet, Evren filan tamam bunlar bir şekilde yargılandı, itibarları zedelendi de yani noldu? Hepsi 90'nına kadar yaşadı bir bok da olmadan öldüler. 90'nında hapse atsan ne olur, atmasan ne olur? Olan sadece genç, pırıl pırıl beyinleriyle sadece daha iyisini daha eşitlikçisini isteyen filizlere oldu.
Bilmiyorum, bazı kötülükler çok uzun sürüyor ve hiçbir şekilde kötüye bir şey olmuyor. Eeee adalet neresinde bunun? Burada, bu dünyada olmadığını biliyoruz da ilahi adalet gerçekten var mı?
- Ama her şey bir yana, I heart my friends ve iyi ki de gitmişim.
Saturday, December 16, 2017
Arada Yaşananlar # 8
Bazı şeyler ne kadar uzun sürerken bazıları ne kadar kısa değil mi? Veya hiçbir şeyin aynı kalmadığı bir yerde, inatla aynı şeyi istemek...
Kasım-Aralık arası yaşananlar, bazı hastalıklar bazı hastane ziyaretleri, eski L.A. girl yeni Yale girl E. ile yemek, polisiye haftası, bazı değişiklik peşindeki görüşmeler, J.A.'yı beklerken en sevdiğim şey bankta otururken parkta yıllar öncesinin bu sayfalarında zikredilmiş o zamanki sıfatıyla kifayetsiz muhteris adamını görmek, hala aynı loserlığı ile varlığını gösteriyor oluşu, gereksiz stresli hareketler derken ve #8'in doğumgünü kutlamaları...
P.S. Bilmiyorum bundan 10 yıl öncesinde gerçek bir çapsız olduğunu düşündüğüm N. için bugün de kifayetsiz muhteris der miyim? Muhtemelen, belki o denli yüksek sesle düşünmezdim ama fikrimin değişeceğini zannetmiyorum. İnsanlar değişen varlıklar değiller. Uyum sağlıyorlar ve eğer istiyorlarsa gelişim gösterebiliyorlar ama değişmiyorlar. Kötü kötü, iyi iyi kalıyor. Aradaki leşlikler, çapsızlıklar şartlara sosyal konuma para durumuna toplumsal kabule göre değişiyor. Ama şunu çok iyi biliyorum ki, insanı çocuğu eğitiyor. Yani çocuktan önce etrafına ukala, yargılayıcı ve kötücül olan insanlar, zaman içerisinde kendi çocukları-doğal olarak- başkalarında görmek istedikleri mükemmellik seviyesinde olmadıkları hatta hata yaptıkları, beceremedikleri veya herhangi bir şekilde tökezlediklerinde yarattıkları hayal kırıklığı o tiplere en iyi ders oluyor. N. için de öyle olacak, belki oluyordur da. Hayat! that's life.
Kasım-Aralık arası yaşananlar, bazı hastalıklar bazı hastane ziyaretleri, eski L.A. girl yeni Yale girl E. ile yemek, polisiye haftası, bazı değişiklik peşindeki görüşmeler, J.A.'yı beklerken en sevdiğim şey bankta otururken parkta yıllar öncesinin bu sayfalarında zikredilmiş o zamanki sıfatıyla kifayetsiz muhteris adamını görmek, hala aynı loserlığı ile varlığını gösteriyor oluşu, gereksiz stresli hareketler derken ve #8'in doğumgünü kutlamaları...
P.S. Bilmiyorum bundan 10 yıl öncesinde gerçek bir çapsız olduğunu düşündüğüm N. için bugün de kifayetsiz muhteris der miyim? Muhtemelen, belki o denli yüksek sesle düşünmezdim ama fikrimin değişeceğini zannetmiyorum. İnsanlar değişen varlıklar değiller. Uyum sağlıyorlar ve eğer istiyorlarsa gelişim gösterebiliyorlar ama değişmiyorlar. Kötü kötü, iyi iyi kalıyor. Aradaki leşlikler, çapsızlıklar şartlara sosyal konuma para durumuna toplumsal kabule göre değişiyor. Ama şunu çok iyi biliyorum ki, insanı çocuğu eğitiyor. Yani çocuktan önce etrafına ukala, yargılayıcı ve kötücül olan insanlar, zaman içerisinde kendi çocukları-doğal olarak- başkalarında görmek istedikleri mükemmellik seviyesinde olmadıkları hatta hata yaptıkları, beceremedikleri veya herhangi bir şekilde tökezlediklerinde yarattıkları hayal kırıklığı o tiplere en iyi ders oluyor. N. için de öyle olacak, belki oluyordur da. Hayat! that's life.
Tuesday, November 21, 2017
Sabah mutluluğu
Gerçek mi? Gerçekten de "sabah mutluluğundan" söz edebilir miyiz? Veya bu dükkan bu kadar hafifleyebildi mi acaba? Bokun içinde nefes alabildi mi?
Gel-gitli diyelim ama zaten sorun bizde değil ki? Biz zaten küçük hayatlarımızda gayet mutlu gayet keyifli gayet tiril tiril ruh halindeyiz. Ama işte, o dış etkenler, her şeyimizi (yaz saati diretmesiyle güneşimizi bile elimizden alan) yöneten dış etkenler yok mu? Yoksa bizler iyiyiz, cool'uz kendi eksenimizde.
Ancak bugün bir keyif oldu. Sabah sabah hem de. Tatil de eklenince. Ulan eski Türkiye günleri gibi, sanki...
Ha bi de rüyamda Red Hot Chili Peppers gördüm, James Baldwin gördüm. Daha ne değil mi?
Gel-gitli diyelim ama zaten sorun bizde değil ki? Biz zaten küçük hayatlarımızda gayet mutlu gayet keyifli gayet tiril tiril ruh halindeyiz. Ama işte, o dış etkenler, her şeyimizi (yaz saati diretmesiyle güneşimizi bile elimizden alan) yöneten dış etkenler yok mu? Yoksa bizler iyiyiz, cool'uz kendi eksenimizde.
Ancak bugün bir keyif oldu. Sabah sabah hem de. Tatil de eklenince. Ulan eski Türkiye günleri gibi, sanki...
Ha bi de rüyamda Red Hot Chili Peppers gördüm, James Baldwin gördüm. Daha ne değil mi?
Monday, November 20, 2017
Bazı ölülerin arkasından ağlamaya gerek yok : Charles Manson
Hem de hiç değil...
Daha dün, pazar pazar Filiz'e gidebilmek için uzun metro yolunda tesadüfen kulağıma düşmüştü Bono'nun sesiyle Helter Skelter ve bir anda Charles Manson'ı düşünmüştüm. Bu sabah ölmüş. Üzücü mü? Hayır. Kötü, bilerek kötü yapan ve yaptıran bir insanın ölümü. Kayıp mı? Asla. Aksine iyiler erken giderken kötülüğün uzun yıllar yaşadığının kanıtıydı. Bugün de ölümlülüğün herkes için geçerli olduğunu bir kez daha gördük.
İlk '90 yazında muhtemelen Küçükkuyu'daki tatilde kulağımda walkman ile duymuştum Charles Manson ismini. U2'nın Rattle and Hum albümünün girişindeydi elimde de o tatilde çok iyi hatırlıyorum Maureen Freely'nin Eğlence Bitti kitabı vardı. Sainte Pulchérie'nin azabında Robert Kolej'e gidemediğime yanıyordum. Anlamadığım ingilizce ile bütün bir yaz kulağımdan çıkartmamıştım, şarkılar beynime kazınmıştı. Helter Skelter da, Desire da, All I Want Is You da, aradaki B.B. King'in sesi de...
Bugün o gerizekalı Charles Manson ölmüş. Geç kalınmış bir ölüm neticede ama işte, yapacak bir şey yok...
(This is a song Charles Manson stole from the Beatles
We're stealing it back)
When you get to the bottom
You go back to the top of the slide
And you stop and you turn
And you go for a ride
Then you get to the bottom
Then you see me again
P.S. Evet, Charles Manson iğrenç, orası net de öldürülen Sharon Tate'in halen hayattaki 13 yaşındaki genç kıza tecavüz eden ve bunu kabul eden Roman Polanski de bir o kadar iğrenç değil mi? Hala gerizekalı karısı Emmanuelle Seigner ile beraber Fransa'da rahatça yaşıyor.
Thursday, November 16, 2017
Sevilen Arkadaşların Öldüğü Yaşlar
Evet, bu yaşlar gerçekmiş. Bu yaşlarda insanın sevdiği arkadaşlarının ölmesi ama çok da şaşırtıcı değilmiş. Gerçi Hasan'nınki şok edici oldu ama yine de artık bunlara alışmak gerekiyor değil mi?
Türkiye hala güzel ve eğlenceli bir yer iken bu dükkanda hayat keyifle sürerken Bodrum seyahatlerinin, gecelerinin insanıydı, keyifle görüşülen vakit geçirilen insanlardandı.
Ölüm haberi geldi. Her şey sanki bir anda değişti; bu kadar genç, bu erken, bu kadar güzel insanların ölmesi cidden haksızlık. Hele hele en büyük kötüler semirirken, domuz gibi yüzlerinden sağlık fışkırır gibi yaşarken...
Türkiye hala güzel ve eğlenceli bir yer iken bu dükkanda hayat keyifle sürerken Bodrum seyahatlerinin, gecelerinin insanıydı, keyifle görüşülen vakit geçirilen insanlardandı.
Ölüm haberi geldi. Her şey sanki bir anda değişti; bu kadar genç, bu erken, bu kadar güzel insanların ölmesi cidden haksızlık. Hele hele en büyük kötüler semirirken, domuz gibi yüzlerinden sağlık fışkırır gibi yaşarken...
Sunday, November 5, 2017
Arada Yaşananlar # 7
Pinky ring sevdalısı olarak farkettim ki geri dönüşümü yaptığım blogumu ihmal etmiş yazmamışım... Oysa niyetim var arzum var da üşengeçlik de değişmeyen bir huy galiba.
whatever.
Eylül'deki film festivalinde -elbette- çoğunlukla biyografik belgeselden hallice filmlerin peşinde koşma, arada bir yerlere, uzun aylar sonrasında (gerçekten) ilk defa doğru dürüst bir yemek masasında gördüğüm İsveçli M.'yi yerleştirme, Yeniköy'de moonlight loving ışığında dışarda oturup içebilme deyip migren atakları için doktor ziyareti ile bir sürü kısıtlama bir sürü kural ile yaşanacak aylar, yıllar reçetesi ...
# 1 Bu sonradan, belli bir yaştan sonra çıkan migren atakları değişik olduğu gibi tedavisi de oluyormuş. Doktor klasik olmayınca yöntemler de öyle değil. Aslında 2011'deki bu glutensiz hayatı bırakmamalıymışım diye hayıflansam da bu ülkede ruh hastası, migren hastası olmamak pek mümkün olmadığı için hayıflanmak da nafile. Allah'tan sorun belli, çözüm belli. Partiye kadar (ben öyle dedim, doktorun dediği 3 ayı böyle yorumladım) gluten, süt ürünü, bakliyat yok. Alkol şarap yok bira yok şampanya yok (FAK!) ama viski var, rakı var, cin, votka var. Ha bir de stress yok ama tabii o bu coğrafya için imkansız bir şey o yüzden içine tüküreyim.
# 2 Ayaspaşa Rum Lokantası gayet güzel bir lokanta. Tabii votkaları mideye indirdikten sonra epey ilginç oluyorsun ama yine de güzel. J.A. & F.A. zamanındaki sahipleri değil tabii bugünkü işletmecileri ama yine de yemekler lezzetli, ev yapımı votkalar güzel. Daha ne? Ayrıca İsveçli ile gidilecek iyi bir seçim oldu, tam onluk bir yer. O dekorasyon, o rus romanlarını andıran atmosfer.
# 3 Peki Papermoon'nun hala harikulade bir lokanta oluşu ... Cidden. Kötü ne yazılabilir ki? Hele steak tartare olmayan mönüde müşteriyi kırmayarak steak tartare yapmaları zaten bambaşka bir anlayışın göstergesi. İlla boktan bir taraf bulmak gerekirse belki nouveaux riches müşterileri sayılabilir; eski kalecinin yapay saçlı ve mücevher tasarımcısı karısı veya herkesin bir şekilde arkadaş olmak istediği Acun'nun mimar olmayan ama mimar sıfatıyla ofis işleten karısı filan yeni Türkiye'nin yeni zenginleri olarak varlığını gösteriyor. Yalan değil, para onlarda. Bizden daha fazla kazanıp daha fazla harcıyorlar, muhtelemen itibarları da o ölçüdedir. Ancak görgüsüzlük vahim bir şey. Baştan aşağı kusursuz şekilde marka giyinince asilzade olma arzusu taşıyıp da acı geçmişlerini silemedikleri insanlar zinciri. Çok sıkıcı.
# 4 Masaj...Aman Allah'ım iyi yapanını bulunca insan her hafta masaj yaptırmak istiyor, o kadar şahane bir şey. Hele hele benim gibi sert masaj sevenler için acı ve zevk sanki bir arada ama zevk hep daha yüksek.
# 5 Pazartesi akşamı, J.A. F.A. ve Melahat ile beraber biraz ani kararlı yemekte duyulan önemli ve bir o kadar üzücü kararlar. Neyse birliktelik, aramızdaki sevgi biten bir şey değil, sadece mekanlar, şehirler, ülkeler değişecek. Bu arada Jash'ta herhalde ilk defa güzel yemek yedim. O da tahminen F.A'nın torpilinden. Gerçi yediğim sınırlı ama yine de.
# 6 Dünkü dolunay efsaneymiş boğa burcundaymış falan filan... Fala inanma falsız kalma hesabı ama yine de içimde büyük değişik arzusu doğmadı değil.
# 7 L.A. E. girl artık hem Yale insanı olacak hem de kitabını Duke'ten bastıracak. Ne güzel! İnsanın güzel işler yapan arkadaşları olması mutluluk verici bir şey. Partisi de güzeldi ancak benim için belki dolunay etkisi belki yiyip içememek hali biraz sönük geçirdi. Ama gecenin başında kafama tacı taktım gidene kadar da çıkarmadım...
Subscribe to:
Posts (Atom)















