Showing posts with label nefret okları. Show all posts
Showing posts with label nefret okları. Show all posts

Wednesday, July 20, 2016

Bitmeyen kabus, Forever kabus


Anlaşılan o ki, 2016 biz insanlara yar olmayacak... Ne dünyada, ne de bizde. Ama bizim gibi dünyanın bu tarafında yaşayanlara hiç ama hiç yar olmayacak. 

Zaten her şey pamuk ipliğine bağlı vaziyette yaşıyor, zaten yüreklerimiz sürekli tedirgin vaziyette "hah şimdi bi şey olacak" duygusu ile pır pır ediyorsa sürdürülen hayat hayat olmadığı gibi, verdiği ağırlık da insanı tüketiyor. 

Ama buraya kadar her şey iyiydi. Yani iyi değil de işte, ehveniser deyip, yaşamaya çalışıyorduk. 

Bütün bu korkunçluğun üzerine bir de "darbe" eklenince... Ne diyebilir ki insan?

Evet evet darbe, yıl 2016 ve biz hala askeri darbe veya sivil darbe gibi rejimlerden konuşuyor, bunları yaşamlarımızda deneyimliyoruz. Daha doğrusu deneyimlemek zorunda bırakılıyoruz. 

Yapmadığımız seçimler, seçmediğimiz insanlar, tasvip etmediğimiz anlayışlar bizleri hiç olmak istemediğimiz bir dünyanın içine çekiyor, zorla orada yaşatıyor. Savaş gibi, iç savaş gibi, darbe gibi, rejim değişikliği gibi...Bunların hiçbir tanesini halk seçmez ama hepsinin en boktan sonucunu halk yaşar. Hem de yıllar yüzyıllar boyunca. 

Tamam, biliyoruz ki hiçbir şey sonsuza kadar sürdümüyor ve bir şekilde bir gün her şey değişecek. Tabiatı doğası gereği. Ama oraya ulaşmak bile bize uzun geliyor bizim ömrümüzden ömür, mutluluğumuzdan mutluluk, güzelliğimizden güzellik çalıyor. Yıllarımızı, değerimizi, varlığımızı başkasına ipotekliyoruz. 

Ne boktan değil mi? Yıl 2016 olmuş, millet uzayda hayat kuruyor, Mars'ta ev satın alıyor, biz burada darbe denilen bir bela ile uğraşıyoruz. Sanki tek eksiğimiz buymuş gibi. 

Bir devletin bir milletin bitişi...

Yazık. Üzücü. 

Keşke bitse bu kabus da bir zamanlar yaşanılan güzel günlere dönebilsek... Ama atasözü doğru çıktı, her zaman "gelen gideni aratırmış". Kim derdi ki beterin beteri vardır ve bu gerçektir.

Friday, September 11, 2015

Komşunu Tanıma Zamanı, part II

"Peşmerge kıyafeti' giyip sosyal medyada paylaştığı için Muğla'da saldırıya uğrayan ve zorla Atatürk büstü öptürüldükten sonra linç edilmek istenen İbrahim Çay olaydan sonra ilk kez konuştu: Beni dövenler kapı komşumdu ".
Çok olmadı değil mi buraya " Komşunu Tanıma Zamanı" diye yazalı. Eh işte, talihsiz yalnız ama güzel ülkem; şüpheli, kötü, tehlikeli bir şeyi düşündün mü sana gani gani veren ülkem...
Her şey gitgide çirkinleşiyor, leşlikten kafamızı çıkartamayacak vazitetteyiz. Bir baskıdan kurtulma umudu diğerinin putperestliğinde bitiyor. 
 Evet, zaman komşunu tanıma zamanı, eşini dostunu bilme zamanı. Güven dostluk saygı kolay işler değil. O yüzden hala inandığım şey şu; evet belli bir şekilde belli temel değerlerde iyi anlaşan insanlar beraber kalmalılar, kendilerine yarattıkları dünyanın parçası olmalılar. Budur. Gerisi zaten bakıldığında oldukça acıklı. Baksana kapı komşum dediğinin yaptıklarına. Ya da 6-7 Eylül'de yaptıklarına. İlk değil ama son mu? Zannetmiyorum. Ama bir şekilde gerçek temelli bir birliktelik dostluk arkadaşlık komşuluk bazı şeyleri kökten değiştirebilir.  

Wednesday, September 9, 2015

Komşunu Tanıma Zamanı

Kimse kusura bakmasın ama zaman insanın dostunu, sevgilisini, komşusunu, arkadaşını hatta kardeşini tanımasının zamanı. Her şey zaten çirkin, her şey zaten rezil, her şey zaten iç karartıcı vaziyetteyken bari en azından yanımda beraber nefes almaktan mutlu olduklarım olsun. Eş dost çevresi tamamdır. Girilen süreç olması gerektiği gibi işledi, her şey elekten geçti ve geriye biz, kalması gerekenler ve kalmasıyla mutlu edenler kaldık. İş, profesyonel hayat ilişkilerini filan geçiyorum çünkü iş hayatı dediğin şey normalde evine dahi sokmayacağın insan ile günün en uzun saatlerini geçirme zorunluluğunu getiriyor. Bir şekilde idare ediyorsun, çok kaale almıyorsun lafını edip yürüyüp geçiyorsun. Komşuluk ise ilginç ... Ahh o eski komşuluklar diyecek halim yok, öyle arayışlarım da yok. İyilerine denk düştüğümüz Yeşilköy günlerinde çocukluğum şahane geçti ama bitti gitti. Bugün ise birçok insan gibi öyle içiçe olalım, pasta börek alışverişi yapalım kandillerde helva dağıtalım arzum yok. Karşılıklı düzgün, medeni ve yapışmayan ve mesafeli olsun, tamamdır. Ve tabii temel değerlerde hemfikir olabilmek en güzeli...

Evet, iyi bir kadın. Yine kendisi gibi hakkında pek bir şey bilmediğim ailesi de fena değil. Neredeyse on yıl olacak taşınalı, o sürede zarfında çocuklar bile büyüdü. Adamı pek bilmiyorum, sabahları çok erken gidiyor, nadiren görüyorum ve kim olduğunu bilmeden iyi akşamlar, günaydın deyip geçiyorum. Birimiz en alt bir diğerimiz en üst kat olunca bu durum dahi gayet medeni. Ancak günün sonunda kapı önündeki paspasın üzerine atılmış Sabah gazetesini görmek zaten kayıtsız medeni olan ilişkide her şeyi netleştiren nokta oldu. Paspasın üzerinden hane bireyleri tarafından içeri alınmayı bekleyen Sabah gazetesi, niyet veya amaç veya sebep ne olursa olsun her şeyin göstergesi oldu. En azından benim için. Özellikle de içinde bulunulan bu kabul edilemez faşizan günlerde... Çirkinliğin, yalanın, yalakalığın, cehaletin göstergesi bir gazete öyle veya böyle girdiği evin ve okuyucusunun da bir yerde ne olduğunun göstergesidir. Belki çok müthiş, iyi insanlardır; olabilir. Ancak öyle bile olsa bu kadar bilerek, amaçlı ve mimarının belli olduğu bir kötülük ekseninde yer alan bir gazetenin okuyucusu, seveni, takipçisi, destekleyicisi, çalışanı olmak hiç mazeretsiz o kötülüğe imzayı atmaktır. Benim için ise araya net bir şekilde duvar örülmesi gerekendir. Merhaba-iyi akşamlar ve aidat üçgenindeki medeni konuşma devam eder ancak okunulan gazetenin binlerce insana ettiği kabul edilecek bir şey olamaz. 

Duvar da kapı da her zaman kötü bir şey değildir. Özellikle de fiziki olmayanları. Birey ile istemediği her şey ile arasına mesafeyi koyar, kendi dünyasında nefes aldırır. 

Tanımak lazım komşuyu, arkadaşı, eşi dostu. Tam da bu günlerde.

Sunday, February 15, 2015

Never on Sunday'den Ugly on Sunday'e ...

Bir gün de güzel geçsin değil mi? Sorunsuz, keyifli, bol kahkahalı, mutluluk dolu. Ama yok. Bizim sınırlar içerisinde bunun mümkün olmadığını biliyoruz değil mi? Her günümüz bir azap, bir mutsuzluk hareketı resmen. İnsan yaşadığına sevinemiyor, mutlu olamıyor, güldüğünde başkasının üzüntüsünden ayıplıyor kendisini.

Savaş yani ciddi ciddi (iç) savaşın yaşanmadığı ülkelerde her gün-gerçekten de her gün- bir insan ölmez. Yok böyle bir şey. Özellikle de medeni, gelişmiş/gelişmekte olduğunu iddia edenlerde. Elbette bu iddiaların içerisinde yer alan "dindar" ibareyi geçiyorum çünkü tabii dindar olmak çok önemli bir gösterge. Neden? Dindar olunca her şey mükemmel oluyor, dindarlar hata yapmıyor, dindarlar kuralların dışına çıkmıyor. Hangi dinden olursa olsun bu değişmez, değil mi? Herkesin bildiği gibi hani din olursa olsun birkaç kural var hiç değişmeyen farklılık göstermeyen; çalmayacaksın, öldürmeyeceksin gibi. 

Uzun zamandır ağlamamıştım. Yani ciddi ciddi ağlamaktan bahsediyorum, şekerimin düştüğünde dudaklarımın kuruyup bayılacak hale geldiğimdeki bir anda gözlerimden fışkıran ağlamalar değil elbette bahsettiğim. Tarsus'ta evine dönmek için bindiği minibüsün şöfürü tarafından tecavüz edilip öldürülüp yakılıp giden 20 yaşındaki Özgecan sadece bir örnek (bir de cesedi yok etmek için bu tecavüzcüye yardım eden tecavüzcünün babası ile arkadaşı var da işin o iğrenç kısmını yazmıyorum). Sadece Ocak 2015'te 20 kadın cinayete kurban gitmiş. 2014 yılında 294 kadın (istatistik var hepsini yazmıyorum). Yılda 365 gün var. Biraz daha iddialı veya kendi ifade ettikleri halleri "sevdikleri için" hareket etse erkekler 365'e 365'i bulurlar. Her şey sevgi için...

Bir tane kılıksız bir kadın var bakanlık koltuğunda oturan. Hala açıklama yapmadı, doğru düzgün bir kınamada bulunmadı. Bravo gerçekten kendisine. Bir Kadın olarak harikulade bir iş çıkartıyor. 

Bugüne kadar yapılmış "kadın mıdır kız mıdır bilmem", "kadınlar çalıştığı için işsizlik var" gibi zeka geriliği belirten açıklamaları filan zaten geçiyorum çünkü nefretim çok büyük. Yok, artık bitti. Sevmemek, hoşlanmamak filan değil, o evreleri geçtik çoktan. Net Nefret! Üzgün filan da değilim. "İçte nefret biriktirmemek lazım", "beş para etmez adamlara değmez" "karma marma" filan gibi ulvi lafları kaale almıyorum. Yok ya, kalsın o nefret şimdilik. Bitmesi gerektiği gün bitiririm ben. Günün sonunda çirkin ve kötü olan ben değilim. Sorun zaten bende değil. Ama evet, bu insanlar, burası çirkin ve kötü. Bu çirkinlik devam ettiği sürece nefretim baki. Doğru, beş para etmez hiçbiri ama hepsi hissetsin kendilerine karşı oluşturdukları nefreti iliklerine kadar. 

Oysa ne güzel şeyler yazacaktım. Ama Türkiye burası. Güzel yok burada. Kötü ve çirkin var.

Friday, January 10, 2014

sonsuz bir "delete" isteği

Farkındayım bu "delete" melete internet ve yoğun outlook kullanımı ile dilimize giren ve ne yazık ki türkçe kullanımı da hiç hoş olmayan kelimeler de işte, internet üzerinde işlerle uğraşınca, e-maillere bakılınca, yazılıp çizilince ister istemez karşımıza çıkan kelimelerden oluyor "delete etmek". Kullanması matah hiç değil ama oluyor işte, kimi zaman tam işlem gerçekleştiği için tam oturuyor manasına. Modern zamanlar dertleri uğraşları, gereksiz ama yapacak bir şey yok.

Beyindekileri silsem de fiziksel varlıklarını da silmek istediğim durumlar var. Kesinlikle silebildiğimi, yokedebildiğimi gözümden, gönlümden, hayatımdan tamamen uzağa atmak istiyorum. Öyle böyle bir istek değil. Okudukça, gördükçe, duydukça, hatırladıkça gözümün önüne geldikçe midem kalkıyor, neredeyse bir kusma isteği oluşuyor. Gerçekten de şiddetli bir delete etme arzusu ile her şeyi silsem de sildiğimi bir daha görmeyeceğimden emin olmak istiyorum. O kadar net ve keskin olsun istiyorum her şey.

Neden buralara geldim ki bu güzel güneşli cuma sabahına? that's life! ve whatever! Birazdan coşar tiril tiril hissederim yine ...

Monday, December 23, 2013

Hediye

Muhtemelen buradan da defalarca dile getirmişimdir "hediye güzel şey; almak da vermek de". Elbette yılın bu son günlerinde artan hediye alıp verme, hayatla, ilişkilerle, insanlarla, arkadaşlarla, dostlarla muhasebe çılgınlığı söz konusu olunca her şey daha bir düşünülüyor ve verilen hediyeler, verilmeyen hediyeler, alınan hediyeler, alınmayan hediyeler, hediyelerin büyüklüğü, küçüklüğü, değeri, değerinin ölçümü, madden değerinin manen de aynı değeri yaratıp yaratmadığı sorusu, kimi insanlarda bu sorunun sorun haline dönüşmesi, kimi zaman en yakından gelen en sıradan hediyenin yanında en uzaktan gelen en özenli hediyenin çakışması, bazı insanlar için özenle seçilmiş hediyelere ulaşabilmek, onları verebilmek için gösterilen büyük çaba, yine de hediyenin yarattığı keyifli ruh hali falan filan.

Günlerdir şurada hiç de öyle yüksek meblağlı olmayan sadece komik bir hediyeye ulaşmak için sarfettiğim çaba ile vaktimi çok daha iyi değerlendirebilecek iken işte ne yazık ki her şeyin tam ve mükemmel işlediği ülkemdeki bir o kadar mükemmel vergi yasası sebebiyle kıçı kırık bir alışveriş için kendimi kaybetmiş vaziyetteyim. wad sayfalarını çevrilirken farkedilen nesne, # 8,  ebay, yaklaşan doğumgünü, keşke doğumgününde gelmiş olsa vs derken gelmiş de buralarda bir yerde bekleyen zibidi bir paket.

Hayır, hediye alıp verme ile derdim yok. Aksine en sevdiğim şey de benim kendimce sürpriz olarak düşündüğüm zibidi hediyem zaten hırsızlığı ayyuka çıkmışların çıkarttığı yasalar sebebiyle hantalca gümrüğe takılmışken, bundan sadece birkaç ay önce hediye edilen 300 bin isviçre franklık Patek Philippe'in sorunsuzca bakan bileklerinde takılması sinirlendiriyor. Ayrıca sinirlendiğim de hediyenin ne içeriği ne de değeri; sadece yasaların keyfe keder uygulanışı. Yoksa forever rolex insanı olarak o Patek Philippe'i hediye etseler değil bileğime çantamın sapına takmam; o kadar çirkin...

G. Orwell'in "Hayvan Çiftliği"nde yazdığı gibi, "bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir ".

Sabah sabah sinirlenmek böyle oluyormuş demek ki ...



Friday, February 8, 2013

Cuma eğlencesi # 2

 Üşengeçliğimden, beautiful people 'ın giydiği kıyafetlerin sıkıcılığından yapmadığım Cuma eğlencesini bari bugün yapayım istedim. Hani belki sıkıcı ötesi havanın sıkıcılığını gidermede işe yarar diye. Gel gör ki normalde heyecanla blogunu karıştırdığımız beyaz platin saçlı isveçli bugünün yağan yağmur ile beraber sıkıcılığıdır, hayal kırıklığıdır. Sağdaki oluyor kendisi. Normalde bizim Tumblr İsveçli ile ilgiyle takip ettiğimiz gibi kendisi beyaza yakın platin sarısı saçlara sahip böyle fön mön gibi kalıplarda olmayan isveçli insan. Ancak şu saç rengi o kadar sıradan o kadar ortalama bir sarışın ki neredeyse son zamanlarda içimdeki sarışını tek darbede öldüren renkte. Kılık kıyafeti geçtim çünkü o da bilindik skinny uzun boylu isveçli (nordik) kız kıyafeti; yarı tomboy yari Zadig&Voltaire koolluğunda da asıl "sarı saçlarından sen suçlusun" hali vardı ki her şey gitmiş, bilindik akdeniz ülkelerindeki sarışın kadınlardan olmuş, epey sıkıcı olmuş.  


 Bir kez daha saç denilen hadisenin ne kadar önemli olduğunun görüldüğü resimdir alttaki. Bayılırdım Fransa'da Dharma & Greg dizisine, kızı da, kıyafetlerini filan bayağı beğenirdim. Oradaki kız, tabii adını unuttum. Elbisesi güzel. Soluk bir beyaz gibi, kesim de uzay vari ama olmuş kızda, inceliğinde güzel durmuş. Yalnız o saçlar...Neden bir kadın yaşı ilerledikçe sarışın bukle bukle saçlı Disney karakteri bir prensesmiş gibi hale bürünür? Yaşlanmak zor iş. Kadınlara daha da zor. Sadece şöhretli tayfasında değil, biz faniler için bile öyle. Belki de bana garip geliyor ya da garip olan benim. Geçkince yaşıma (!) rağmen hala evli ve çocuklu olmadığım, doğumgünlerimde "artık kutlamak saçma yaşlandık 1 yıl daha" demediğim, demekten ziyade düşünmediğim için sürekli kadınlardan duyduğum "yaşlılık korkularının" saçmalığına bazen dayanamıyorum. Yaşlanmayı kabul edemeyen kadınlara geri dönersek, bir feci Rihanna saçlı, şişkin dudaklı, garip botokslu Ömür Gedik, bir de Adult Disney Prensesi kılığındaki Dharma.


Sıkıcılık devam ediyor. Hem de duo olarak. Yukardaki kardeşler Clarins markasının varisleri olup üzerlerindeki Louis Vuitton elbiseleri ile bilmiyorum sıradan bir kılıkta poz veriyorlar. Gerçi soldakinin parlak siyah elbisesi güzel de yani...özelliksiz. Ayrıca yetişkinlerin kafalarına böyle kurdeleler takıp çıkmalarına karşıyım. Büyük karşıyım hem de.


 Çirkin değil ama farklı. Belki alnı biraz garip. Çekici mi? Sanmam ama yine de Christina Ricci diye bir Hollywood insanı var uzun yıllardır, o halde sorun yok. Üzerindekiler Marni. Ayrı ayrı güzel beraber çirkin. Saçlar...Ah o bukle yapılmış yandan sallanan saçlar...Nayır nolamaz diye bağırmak istiyorum.
 Heidi Klum da bence çok sıradan, fazla abartılan insanlardan. Tamam, tamam, vücuduna bir şey demiyoruz da eee yani?  Ama brunette olup gerçek sarışınmış gibi yapan başarılı insanlardan (bir diğeri de yine bayılmadığım gwyneth paltrow). Michael Kors giymiş ki bu Michael Kors çantalara, o sarkan MK sarkaçlarına büyük kılım. O kadar çirkin ki...
Power Couple denilen çiftlerden. İkisi de kocalarını terkedip beraber olmaya başladıktan sonra hem iş hem de lezbiyen dünyasını sarstılar. Soldaki J Crew'in başındaki adını elbette unuttuğum insan nadiren de olsa elbise ile çıkmış gayet de güzel olmuş. Yanındaki sevgilisinin ise dore pantalonu şahane, üzerindeki ceket ile daha da kool olmuş. Bayağı olmuşlar. Her ne kadar iş dünyasında, medyada filan gey mafyasından yorulmuş olsam da...Güzel güzeldir işte sorun yok.


 Marni'nin tasarımcısı ile model blogger insan. Her şey iyi güzel de neden kafaya o kurdela takılıyor bir anlasam...


 Siyahlar içerisinde Gotik bir prenses iken sarışın olmuş ne iş yaptığı anlaşılmayan ama bir şekilde beğenilen, giydirilen, partilerde gözüken Leigh bir şey. Elbise güzel sarışın hali de kötü olmamış. Sarışınlık garip bir şey, olacaksa ya sapsarı ya da olmasın düşüncesindeyim. Kötü değil afallatan da değil.
 It-girls olarak kabul edilen ingilizler. Soldaki belki de sağdaki Alexa Chung. Soldaki Poppy olur, sağdaki Alexa olmaz. Feci sıkıcı çünkü.
 Bugün sıkıcılıktan gidiyoruz herhalde...Kenneth Cole denilen vasat tasarımcı ödül filan da almış yanında da Martin Margiela içindeki Sarah Jessica Parker. O üzerindeki güzeller güzeli Martin Margiela tasarımlarına yazık, Kenneth Cole zaten offf ki offf...Umuyorum bu people dünyası bu sıkıcılıkta giyinmeye devam etmez, bu gidişle cuma eğlencesini toptan kapatmanın eğişindeyim.

Niye? Niye o saçlar, o güzel motorcu ceketin giyilememesi ve eteğin olmamış hali...Niye?


Oh be! Gerçekten oh be! Carine Roitfeld'in yeni anne olmuş güzeller güzeli kızı Julia Roistein-Roitfeld. Ten rengi, saç rengi, üzerindeki, her haliyle güzel. Oh be en sonunda güzel bir insan. 


Friday, November 16, 2007

Cuma eğlencesi

Midemin ağrıdığı, halen sancılarımın devam ettiği şu yağmurlu cuma gününde keskin eleştirilerime devam edeyim de neşeme neşe katılsın.

Şimdi şu bebek yüzlü küçük rus kızdan başlayayım. Fakirliğin üst sınırlarında yaşarken keşfediliyor genç yaşında -ki hâlâ genç kendisi- ve İngiltere'nin en ünlü, en asil, en zengin ailelerinden birinin oğlu ile izdivaç yapıyor. Yapsın, bir itirazımız yok da birisi giyinmeyi öğretsin! Yani o kadar para pul var zevk yok. Şu giydiği ne ya? Valentino Haute Couture imzalı bir elbise olsa da kendileri ne yazık ki püsküllü pembe bir lamba görünümünde.

Öyle bebeksi bir ifadeye değil de daha karakteristik bir alımı olan Jacquetta Wheeler elbisesinin çok seksi bel aralığı ile daha bir klas duruyor püsküllü lambaya nazaran. Elbise de galiba YSL, emin olamadım şimdi.

Ve son nokta. İnsanın modacı olması zevkli olmasını gerektirmiyor galiba. Yani adam şu kıyafetin ne, karının kıyafeti ne, ne yapmaya çalıştınız siz o acayip kovboy vari kılıklarla? O çizmeler, o garip deri gibi duranlar nedir? Hiç anlamıyorum anlamak da istemiyorum.

Budur cuma eğlencesi. Erken de giderim bugün, dükkanı kapatırım.

Seçtim hangisini alacağımı, belli olmaz never on sunday post'u ile geri dönebilirim.

Thursday, October 4, 2007

Tasarim ve tasasi

Ne mühendislikten anlarım, ne tasarım yaparım sadece tasarımları beğenirim, beğendiğimi de alırım, o kadar.

Şu yukardaki gibi bir şey benim derdim, beni su içerisinde bırakan. Yani gayet çirkin, gayet erkek reklamcının steril banyosu gibi bir şey. Markası filan pahalı bir şey. Hadi güzellik, estetik görecelidir, kimse kimseninkini beğenmek durumunda değil ama kullanılabilirlik diye bir şey var değil mi? Amaç tasarımla beraber bir işlevsellik de kazandırmak değil mi?

Her şey tasarım ya burada, musluklar da tasarım fışkırtanlardan. Elimi uzattığım an çita misali çevik bir hareketle geri çekilmezsem altını ıslatmış küçük çocuk görüntüsü oluyor kıyafetlerimde. Yalnız ben değil tabii herkesin durumu aynı. O yüzden tuvaletlerde elini 1 metreden uzatarak yıkayan insan görüntüleri oluşuyor.

Peki bunu yapan tasarımcı ne düşünüyor tasarlarken? Düşünmüyor mu? İşi bu değil mi? Neden tasarımlar sürekli tasa yaratıyor da bir kolaylık bir işlevsellik yaratmıyor. Havalı tasarımcı olmak tasa yaratmaktan mı geçiyor? Soracağım tky yöneticilerine, hocalarına. Yani gün boyunca gayet tasasız, easy bir insandım bir anda o spastik videodaki elinde şekerle ağlayan şımarık ve sevimsiz oğlan çocuğu gibi oldum.

Monday, September 24, 2007

Tek dişi kalmış ama altın dişi kalmış yer

"la modernité est avant tout le projet d’imposer la raison comme norme transcendantale à la société ..."

Farkındayım, bazı konular söz konusu olduğunda pek kolay bir insan değilim, nev-i şahsına münhasır olmaya da itirazım yok, inatçıyım vs vs vs (burada bütün kötü huylar sayılabilir benim için, bence mahsuru yok).

Ancak olmayan şeylerden, "mış gibi " yaşanan hayatlardan, ifadelerden, görüntülerden hiç ama hiç hoşlanmıyorum. Ve böyle anlarda içimden Can gibi (can yücel. biliyorum bazıları okuyunca "hadi len nerden can oluyormuş" diyorlar ancak öyle benim için. tanıdığım, beraber vakit geçirdiğim, yakın bildiğim insanlar için tanımıyorum mu demeliyim? ) küfretmek geliyor. Gerçekten ben böyle modernitenin, böyle tasarımın, böyle mimarinin, böyle çalışma alanın i.... .....yim.

Saturday, September 22, 2007

Taşınma:gidememek, gitmek istememek

Günlerdir süregelen, görmek istemediğim, inatla yapmadığım taşınma eylemi gerçekleşti ve artık pazartesiden itibaren orada olacağız. Mutlu muyum? Hayır! Heyecan duyuyor muyum? Hiç!

Tamam her şey güzel, çok da tasarım pek de tasarım ama... "ama" işte başka bir açıklaması yok benim için.

Bir de muhteşem tasarımcı, muhteşem bauhaus mimarın bugünkü gazetelerde hayvan gibi tek sayfada açıklamalarını filan okuyunca iyice daraldım ve kendisini gerizekalı tasarım anlayışı ve mimari becerisi için öldürmek istedim. Ancak önce son bir sorum var kendisine: merak ediyorum nasıl bir tasarımcı mantığıdır ki, insanları büyük paralara yepyeni yapılan eşşek kadar geniş ultra tasarım binalarda, göt kadar ofislere 2'li, 3'lü tıkmayı düşünüp bir de üstüne "krema" misali çalışma masalarını duvara bakacak şekilde mıhlanır? Neden bir insan duvara bakarak çalışsın? Neden masasını yerinden oynatamasın? Bu depresif bir hal yaratmaz mı? Benim bildiğim bende kesinlikle yaratacağı ve de aynen "çalışmam ben böyle" deyip son anda bana göre feci ama insanlarınkine kıyasla cennet olan (kıçımın) oda(sında)da masamı sabitlemememdir (yapmayacağım ve yapmam da) . Ayıptır ama ya! Belki çok farkedilmemiş olunsa da orada çalışacak olanlar insan diye adlandırılan canlılar, amipler değil.

Ayrıca bu tasarım, tasarımcı gibi kavramlardan da sıtkım sıyrıldı, hepsinden bir süre uzak durmak istiyorum. Herkes mi tasarımcı olur, tasarlar, tasarım yönetir bir ülkede? Bence hepsi bir süre dursun, kıpırdamasın hele tasarım hiç ama hiç yapmasınlar.

Of bir de yeni haftaya orada gireceğim, artık hep orada olacağım, araba kullanmam gerekecek...Feci gergin bir durum.

İstemiyorum. Ama bunu değiştiremiyorum, gücüm masanın sabitlenmemesinde bitti.