Yine yaz geldi ( hadi abartalım da gerçekten de gelmiş olsun çünkü 2 Nisan itibariyle New York kar ile uyandı) ve çirkin moda nesnelerin hakimiyeti başladı.
Evet, bu yıl çirkinliğini açıklıyorum: şu çirkin ötesi güneş gözlükleri. Aman Yarabbim, korkunç ötesi bir nesne...O kadar çirkin ki... Biliyorum bu yaz herkes bunlardan takacak ve müthiş kool olduğunu düşünecek ama nayn bebeğim, bu çirkinlikle kool olamazsın. Olsa olsa wanabee kool.
Daha dün, pazar pazar Filiz'e gidebilmek için uzun metro yolunda tesadüfen kulağıma düşmüştü Bono'nun sesiyle Helter Skelter ve bir anda Charles Manson'ı düşünmüştüm. Bu sabah ölmüş. Üzücü mü? Hayır. Kötü, bilerek kötü yapan ve yaptıran bir insanın ölümü. Kayıp mı? Asla. Aksine iyiler erken giderken kötülüğün uzun yıllar yaşadığının kanıtıydı. Bugün de ölümlülüğün herkes için geçerli olduğunu bir kez daha gördük. İlk '90 yazında muhtemelen Küçükkuyu'daki tatilde kulağımda walkman ile duymuştum Charles Manson ismini. U2'nın Rattle and Hum albümünün girişindeydi elimde de o tatilde çok iyi hatırlıyorum Maureen Freely'nin Eğlence Bitti kitabı vardı. Sainte Pulchérie'nin azabında Robert Kolej'e gidemediğime yanıyordum. Anlamadığım ingilizce ile bütün bir yaz kulağımdan çıkartmamıştım, şarkılar beynime kazınmıştı. Helter Skelter da, Desire da, All I Want Is You da, aradaki B.B. King'in sesi de... Bugün o gerizekalı Charles Manson ölmüş. Geç kalınmış bir ölüm neticede ama işte, yapacak bir şey yok...
(This is a song Charles Manson stole from the Beatles We're stealing it back) When you get to the bottom You go back to the top of the slide And you stop and you turn And you go for a ride Then you get to the bottom Then you see me again
P.S. Evet, Charles Manson iğrenç, orası net de öldürülen Sharon Tate'in halen hayattaki 13 yaşındaki genç kıza tecavüz eden ve bunu kabul eden Roman Polanski de bir o kadar iğrenç değil mi? Hala gerizekalı karısı Emmanuelle Seigner ile beraber Fransa'da rahatça yaşıyor.
"Nerede kalmıştık" derken arada yaşanalar, yemekler, eğlenceler, kahkahalar, kahkahaları takip eden üzüntüler ( bunlar artık olmazsa olmaz çirkin Türkiye halleri) deyip hep bir devam için uğraşmak neticesinde mutlulukla gelen #8'in doğumgünü ve tam da doğumgününün Star Wars'a denk gelmesi, pek heyecanlı pek mutlu pek eğlenceli gecenin mutluluğu, "Ah canım Han Solo", hediye kaosu (nerede kaykay günleri, porsche günleri, hediye bile kaos oldu), pek bir eğlenilen, sevilen Morini gecesi ki bu kadar zaman neden gitmemişim kendime şaştım ama no way, Zorlu, yok sevmiyorum, adamları da yaptıklarını da deyip bir de hemen ertesi gün pek sevdiğim A. ve Leopoard Lover G. ile Maya deyince evet yıl sonu kapanışları bir de üstüne bu grupla gerek "orijin olsun, gerek grup olsun, gerek konulu olsun, gerek şampanyalı olsun" derken resmen şekilli oldu.
Nefes almanın zorluğu içerisinde ezilirken insanoğlunun hayata tutunuşu da ilginç. Ortada bir saçmalık var ama bakalım ne zaman bitecek..?
Günlerin kapanmışlığı, kelimeleri, sayfaları derken, neredeyse haftalardır sinemaya gidemeyip daha doğrusu gidip de sinema kapılarında kalış derken nihayet nihayet hakkında pek konuşulan pek merak edilen Whiplash'li geçen bir never on sunday...
Güzel film, psikolojik şiddet ve mobbing nedir gösteren gayet başarılı örneklerle dolu bir film. Ama hayır, Whiplash bir müzik filmi değil. Cazdan bahseden bir film hiç ama hiç değil. Yetenekli, hırslı, çevresinden, ailesinden ve tabii çok yukarılara koyduğu hocasından takdir görmek isteyen, asosyal kendi yaşıtları ile ilişkide zorlanan genç bir müzisyen (adayı), (muhtemelen) kendi beceremediği istisnai ve müthiş caz müzisyeni kariyerine hoca olarak devam edip öğrencilerini aşağılayarak onları eğittiğini sanan ve bu acımasızlıktan zevk alan ruh hastası bir hoca hikayesi. Çocuğun deli gibi saatlerce davul çalıştığı, ellerinin değil çizilip kanaması, kanlar içerisinde kaldığı ama hala hocasını tatmin edemediği acıklı sahneler dışında filmden kalan tek şey aslında mobbing denilen şeyin ne kadar tehlikeli olduğunun göstergesi. Öyle ama. Zamanında belki 19 değil ama 25 yaşlarında gayet net ve korkunç bir mobbing deneyimi yaşamış biri olarak, evet filmin seyredilmesi sadece bu açıdan önemli. İnsanlar özellikle de çok genç insanlar böyle tecrübeler yaşamamak için bu filmi seyretmeli. En azından akıllarında kalır, başlarına geldiğinde ki mutlaka bir şekilde gelecektir, neyi nasıl yapmaları gerektiğini, mobbing uygulayanın aslında (filmde de söylediği gibi) iyi niyetlerle, yeteneğini, becerisini, aklını takdir ettiği için sert (veya acımasız) olmayı seçmediğini; aksine kendi eksiklikleri, kendine güvensizliği, kıskançlıkları (veya sadece psikopatlığı) olduğu için karşısındakinin canını acıtmak ve bunu bir güç gösterisi haline getirdiği gerçeğini görebilirler.
Bu psikolojik savaşın nasıl bir şey olduğunu gösteren bir film. Ama müzik filmi değil, caz filan yok bebeğim, hiç ilgisi yok. O yüzden de çocuğun hayran olduğu davulcu belki istisnai teknikleriyle insanı afallatan Buddy Rich. Cazda çığır açmış, davul gibi bir aletinin müzikteki yerini başka bir yere taşımış caz davulcuları Tony Williams, Elvin Jones, Max Roach değil. P.S. Elbette evin içinde saatlerce davul çalan birini görünce aklıma hemen U. geldi. Okuldan çıkıp onlara giderdik, biz içerde o da davulun başında. Saatlerce çalardı. Değişen bir şey yok, hala da çalıyor. Filmden hemen sonra aradığımda "evet ya, bugün 2 saat çaldım. şimdi gidip 1 saat daha çalışırım herhalde. kanar, kanar ellerin de yani, işte film çok abartıymış, o kadar biraz zor ama kanar" dedi.
Buddy Rich değil de bari Billy Cobham gelsin o halde Never On Sunday pazarına. Hani şu, Massive Attack'in meşhur Safe From Harm'ına sample olmuş parçasıyla 1973 tarihli Stratus. Ooo, kesin çalarım bu hafta programda. Davul mavul cidden havalı. Oldu bu iş!
Çok doğru değil mi? Birinin ipod'una, hazırladığı müzik listelerine bakmak onun karakteri hakkında çok şey söylemiyor mu bize? Geçenlerde seyrettim Begin Again'i. İçinde müziğin, müzik tutkusunun bu kadar yoğun olduğu ve bu duygunun yansıtılabildiği ender filmlerden. Acıklı veya sıkıcı romantik komediye kaçan bir film ise hiç değil. Hem de hiç benlik olmayan şekilde İsveçli'nin tavsiye ettiği sitelerden birinde seyrettim, kendime de inanamadım böyle bir şey yaptığıma. Eğlenceli, New York temalı, müzik dolu, yaz dolu, yaptığına inanç tutku dolu...Tamamdır o halde, yeter de artar bile. Gayet güzel olmuş işte. 2013 tarihliymiş. Hala sonbaharı, soğuğunu, yağmurunu, tam hissettirmeyen (iyi ki hissettirmeyen) bir cuma gününe denk düşenbu kasım gününün erken saatlerde hissettirdiği keyfin en iyi anlatıldığı kare budur belki de... Müzik olsun, kitap olsun, yemek olsun, kahve olsun, içki olsun, tiril tiril ruh hali olsun yani keyif olsun kafi...
P.S. "Yanlış anlamlar yüklenen yazıların anlamlarını değiştirme enstitüsü" gibi bir yer oldu blog. Şaşırılacak bir şey değil; daha önce de defalarca oldu burada yazılanları kendisi veya kendi çevresindekiler hakkında olduğunu sanmalar, sanrılar filan. Durum zaten öyle olmadığı gibi gayet sıkıcı bir durum bu insanoğlunun bütün dünyayı kendi etrafında dönen sıradan bir gezegen gibi görmesi. Elbette bütün bu sıkıcı egosentrik öğelerden ayrı olarak Sekvotka'nın telefondaki hafif telaşlı hali çok şahane, bir o kadar kadim dostluğunu yansıtır vaziyetteydi...Okuduğunda doğal olarak telaşlanıp aramış ama bebeğim, yanlış anlamış. Olsun! No worries! Bu coğrafyanın getirdiği her türlü manasızlığa rağmen her şey gayet yolunda, bizim cephede de rahatsızlık edici bir değişiklik yok. Ha, gündeliğin ruhlarında, paylaşımlarında ilişkilerinde var ama oralarda her daim kaynayan, kıpırdayan şeyler var, Dorian Gray'in yadsınamaz etkisi her daim mevcut. Ama that's life. Üzülecek, hayıflanacak bir durum yok. whatever. Benim kaale aldığım ise önceki gün telefondaki Sekvotka. Sekvotka'lığını gösteren bir Sekvotka. Gerisi ile ilgilenmiyorum; üzerine alınacak alınsın. Zaten yıllardır böyle gelmiş böyle gidiyor.