Showing posts with label breathe-respire. Show all posts
Showing posts with label breathe-respire. Show all posts

Saturday, September 15, 2018

Harika bir sabah


Uzun, çok uzun zamandır blog'a böyle bir başlık atmamış, içimdeki coşkuyu heyecanını tiril tiril ruh halini yansıtmak istememiştim. 

Bugün öyle...En azından şimdilik öyle. Elbette bizler Türkiye'de her an her şeyin, bütün güzelliklerin korkunçluğu en yüksek değerlerde yaşanan katastrofik deneyimlere dönüşebilme hızına alışkınız. Hatta "mutluluğun" ayıp sanıldığı, "aman yayılmasın mutluluk da umut da" duygusu ile toplumun tüm sosyal katmanlarında üstüne basa basa schadenfreude arzusunu komşuda, arkadaşta, mesai arkadaşında, zabıtada, poliste, tependekilerde görmeye alışkınız.
Ama bu sefer cidden umrumda değil..!

Güzel mi güzel bir pastırma yazı sabahı, bugün. 

Hafifliğin, inceliğin, keyfin, içtenliğin ve garip bir şekilde görgünün duygusu hakim. Sanki 2013 öncesi gibi heyecanla yaşanan günlerin daha da güzelleşmiş hali. Sanki aradaki yıllarda yaşanan tüm toplumsal leşlikler, mide bulandırıcı insanlar, tiksinç söylemler, kurgulan kötülük ve kötücül hayatlar yokmuş gibi, sanki 2013'te güzel geçen bir yaz gecesinin devamı bir sabahmış gibi... 

Elbette hiçbir şey aynı değil. Olması mümkün değil ve olmasın da zaten. Ama asıl güzel olan insanın karşısına çıkan benzer temalı olaylara farklı yaklaşabilmesi. Yani olaylar birbirine benzese de, tecrübeler, davranış biçimleri birbirini andırsa da, ilerlemeyi sağlayan insanoğlunun eskiden verdiği tepkiden farklı bir tepkiyi ortaya koyabilmesi, kendisini ileriye taşıması ya da Ziraat Bankası'nın 30 yıllık gişe memuru edasıyla aynı mühürü kayıtsızca basmaması. 

İşte bu sabah öyle bir sabah. 

Güzel kahvenin içileceği, güzel müziklerin dinleneceği, güzel kıyafetlerin giyileceği, güzel insanlar güzel sohbetlerin yapılacağı, güzel yemeklerin yenip güzel içkilerin içileceği bir gün, bugün. Ha, "güzel" nedir mi sorusuna cevap da ne Instagram'daki, ne Vogue'daki, ne logolu bir şeyler. Bizim için güzel neyse onun güzel olduğu gerçeği. 

P.S. Artık dev minnoşum ama yapacak bir şey yok; yaşlılığım gençlik güzelliğimi kat be kat geçiyor; hem ruhuma hem kendime hayranlıkla bakmaktan kendimi alamıyorum. that's life. 






Thursday, August 16, 2018

Tuesday, March 6, 2018

Hayat Böyle Olmalı

Hayat kesinlikle böylesine rahat olmalı. Elinde kadehinle Kodak salonundaki koltukların üzerinden atlıyor olmalısın. 

Kız güzel, Dior elbisesi  daha da güzel. Elde beyaz şarap, keşke şampanya olsa ama  o da olur.

Cheers ...
 

Wednesday, January 31, 2018

Cool in the air ...


Bir şeyler hafif olmalı değil mi? 

Hafifliğe, keyife, mutluluğa, sevinçlere ihtiyacımız var. 

Müzik... Evet, kesinlikle.
Edebiyat...Net, kesinlikle. 

Ha evet, gerzek "All You Need Is Love" durumu değil belki ama yine de biraz kıymet, biraz saygı, biraz özen her şeyi daha kolaylaştırabilir. 

Saturday, December 16, 2017

Arada Yaşananlar # 8

Bazı şeyler ne kadar uzun sürerken bazıları ne kadar kısa değil mi? Veya hiçbir şeyin aynı kalmadığı bir yerde, inatla aynı şeyi istemek... 

Kasım-Aralık arası yaşananlar, bazı hastalıklar bazı hastane ziyaretleri, eski L.A. girl yeni Yale girl E. ile yemek, polisiye haftası, bazı değişiklik peşindeki görüşmeler, J.A.'yı beklerken en sevdiğim şey bankta otururken parkta yıllar öncesinin bu sayfalarında zikredilmiş o zamanki sıfatıyla kifayetsiz muhteris adamını görmek, hala aynı loserlığı ile varlığını gösteriyor oluşu, gereksiz stresli hareketler derken ve #8'in doğumgünü kutlamaları... 

P.S. Bilmiyorum bundan 10 yıl öncesinde gerçek bir çapsız olduğunu düşündüğüm N. için bugün de kifayetsiz muhteris der miyim? Muhtemelen, belki o denli yüksek sesle düşünmezdim ama fikrimin değişeceğini zannetmiyorum. İnsanlar değişen varlıklar değiller. Uyum sağlıyorlar ve eğer istiyorlarsa gelişim gösterebiliyorlar ama değişmiyorlar. Kötü kötü, iyi iyi kalıyor. Aradaki leşlikler, çapsızlıklar şartlara sosyal konuma para durumuna toplumsal kabule göre değişiyor. Ama şunu çok iyi biliyorum ki, insanı çocuğu eğitiyor. Yani çocuktan önce etrafına ukala, yargılayıcı ve kötücül olan insanlar, zaman içerisinde kendi çocukları-doğal olarak- başkalarında görmek istedikleri mükemmellik seviyesinde olmadıkları hatta hata yaptıkları, beceremedikleri veya herhangi bir şekilde tökezlediklerinde yarattıkları hayal kırıklığı o tiplere en iyi ders oluyor. N. için de öyle olacak, belki oluyordur da. Hayat! that's life. 

Tuesday, September 12, 2017

Pastırma veya Değil Hala Yaz




Öyle veya böyle hala yaz, hala tiril tiril ... Keyfimiz de ruhumuz da. Ya da olduğu kadar diyelim de sallayalım, sanki öyleymiş sanki eski Türkiye 'deymişiz, elimizde evimizde mahallemizde bir apéro hali gibi tiril tiril hani. 

Bunun dışında fazlasıyla çok Eylül doğumgünleri, açılışlar, kapanışlar, Bienal, Ai Wei Wei sergisi açılışı, Contemporary Istanbul, uçuşan etekler, fazlasıyla effortless chic insan dünyası, mış gibi hayatların C suit uzantısı filan derken yine de bitmeyen yaz, bitmesi istenilmeyen yaz. 

Küresel ısınmanın - henüz Harvey & Irma seviyesinde - etkisinin bizde gözükmediği bir mevsim olan yaz öyle bir mevsim ki, yüreğimizdeki pır pır duygusu tiril tiril gülümseten mutlu eden hal hep yaşıyor.

P.S. Elbette bu coğrafyanın, bu ülkenin bir Harvey/Irma afeti yaşaması eksik. O da olur tabii, her şey muhteşem iken 5 seviyesindeki kasırga ile iyice taçlanır...


Sunday, September 3, 2017

Le Retour- Not !




Yalan değil, hiçbir şekilde şehre ve bu topluma dönmek istemiyorum. Ne denizden, ne tatilden, ne o hafif tiril tiril yaz ruh halinden, summer breeze'den çıkıp sözde ihtişamlı olan bu çirkinliğe dönmek istemiyorum.

Ayrıca her 1 Eylül'de tartışmasız her mecrada çıkan "Yaz Bitti" başlıklı, temalı aptal laflardan yazıların söylemlerin klişeliğinden, vasatlığından nefret ediyorum. Ama evet, şaşırtıcı değil, vasatların yönettiği bir dünyada, bir toplumda seviye beklememeliyiz herhalde.

whatever...

Iassos'tan gecenin bir yarısı dönüp hala şehrin sessizliğini yaşayabilmek güzel olsa da bunların geçici olduğunu biliyoruz. 

Dönmek istemiyorum. Yaz, zaten bitmesin. Kendimin de bu kadar "yaz insanı" olduğunu bilmezdim. Mayomdan, hasır çantalarımdan, terliklerimden ve var ile yok arası kaftanlarımdan ayrılmak istemiyorum. Bir de üstüne kendime şaşkınım desem ...




Sunday, August 20, 2017

Ve Nice ...


Yıllarca Fransa'da yaşayıp geç gidilmiş güzergahlardan oldu Cote d'Azur... Meğer ne geç kalmışım, ne kadar yazık etmişim kuzeyde kalarak...

Tamam, kabul ediyorum, 19-25 yaşlarının serseriliğine, "nihilistliğine"; hatta üniversiteye son ergenlik dönemi ile başlayıp tam anlamıyla glamour bir serserilik ile geçen 6 yıl boyunca dolu dolu yaşanmış saçmalık, komiklik, itlik ve serserliğe vermek lazım. Ne güzelmiş orası ayrı ama neden bu kadar geç kalmışım diye de sormadım değil kendime Nice seyahatinde. 

Olsun, geç ama yine şahane bir Cote d'Azur seyahati oldu. Hem de gerçek Niçois (e) ile olması olayı daha güzel kıldı. 

Géraldine ile bir anda bir şekilde karar verdiğimiz Nice seyahati, Nico+les filles (yani yine çoluk çocuk diyeceğim de tabii çocuklar bizim türk çocukları gibi şımarık olmayınca her şey müthiş oluyor) ve tabii gerçek bir Niçois olan Michel-papi severe- deyip ilk geceden fantastik şekilde yemeğe başlamak, içilen şampanyalar, cin tonikler, evde hazırlanan eğlenceli "apéro" hallerin Michelin yıldızlı alengirli lokantalara, küçük köylerin minik pizzacısına uzanması , Eze, San Remo, Fondation Maeght, St Jean Cap Ferrat, La Turbie, Cannes'ın yoldan döndüren trafiği ve her şeyden en güzeli şehrin her tarafından denize girebilmenin hafifliği derken yani her şeyde ama her şeydeki medeniyet ve keyif ... 

 Hep özlemini yaşadığımız hissettğimiz medeniyet ve keyifli ruh hali değil mi? 





 

Sunday, July 30, 2017

Never On Sunday # 2


(Dış dünyadaki) Her şeyin bok gibi olduğu, eldeki sahip olunan bütün güzelliklerin yok olmasının bir an meselesi olduğu, müthiş sıkıcı ve gerizekalı bir toplumsal hayatta yaşarken bazı duygulara, bazı hafifliklere, bazı keyiflere erişim her daim kolay olmuyor. 
Ama yine de bir şeyler tamamen yok olmuyor, bir yerden bir filiz yeşeriyor ve güldürüyor. 
İlginç bir şekilde bugün öyle bir gün oldu. Sabahtan beri. 


Gerçi dün gece Sabahattin dönüşü sahilde U., Muzo, #8, hep beraber yürürken duyulan ağır iyot kokusu bu hafifliğin, tiril tiril ruh halinin ilk habercisiydi sanki. Öyle olmalı çünkü o kadar taze bir kokuydu ki... Üzerine bir de sabah, şehrin bütün gürültüsüne, betonlaşmasına, her tarafın hafriyat kamyonlarıyla çirkinleşmesine, İstanbul'un tüm cazibesini kaybetmesine rağmen yine de balkondan gelen çiçek kokusu ve -komik ama gerçek- kuş sesleri bir anda her şeyi değiştirdi, günü tam anlamıyla never on sunday haline soktu. 

O kadar şaşırmışım ki kendimi gülerken yakaladım. 

Diyeceğim şu ki; kendi küçük dünyamda her şey gayet iyi gitmesi ne yazık ki toplumsal hayatın her saniye çirkinleşmesi hatta leşleşmesini engellemediği için böyle hisler artık eskiye nazaran daha az daha seyrek varlığını hissettiriyordu. 

Bugün böyle bir şeydi. Onca zaman sonra güzeldi. 

P.S. Borsalino'm kırıldı. Yani kırılmadı da minik yırtıldı. Ara ara buhar tutmak gerekiyormuş gerçi 7 yıllık şapka ama işte yırtığı nasıl hallederim diye ararken youtube'dan öğrenmek ilginç oldu. Bir şekilde etamin kumaş bulmam lazım ama nasıl olacak bilmiyorum. Tam Nice öncesi biraz mutsuzum ama halledeceğiz bir şekilde. En kötüsü Roma 'ya giden olursa siparis vereceğim. 

Viva Never On Sunday ...












Monday, July 24, 2017

Gerçek Summer Breeze Mutluluğu: "Apéro"

Yani un apératif ou familierement un apéro est une boisson servie avant le repas dans certaines cultures afin d'ouvrir l'appétit. 

Yazın en sevdiğim olayı işte bu "apéro". Gerçekten de son birkaç yıldır yaz demek apéro demek benim için. Yukarda tanımı da var, ne olduğunu da anlatıyor. Neden diğer mevsimlerde de apéro takıntısı geliştirmiyorum bilmiyorum ama yazın nedense her gün apéro ile yaşamak, her günü apéro ile olayı bitirmek istiyorum. 

Belki de son beş yıldır yaz aylarının ilk günlerini Virginie ile geçirmektir bunun sebebi. Neticede onun da, benim de olayımız akşam yemekten önce "apéro" saati, sonra da ailecek gidilen yemek. Oradayken evet, tercihimiz şampanya etrafında şekillenen bir apéro saati. Neticede fiyatı makul kendi halinde Fransızların milli içkisi. Burada ise yalan değil kıyamıyorum şampanyalarıma, o yüzden en sevdiğim ikinci apéro içkisi cin tonik 'e dayanıyorum. Ah, canım cin tonik; ama lütfen Hendricks olmasın, Bombay da kalalım. Tamam şişesi güzel ve tasarım da tadı kötü. Minik krakerler, biraz fıstık, belki biraz -ama her zaman değil- peynir ve artık ne içilecekse. 

Apéro ciddi bir keyif, ciddi bir mutluluk. Yazın tiril tiril haline o kadar uygun ki... Hele bir de bizim bok çukurunda yaşayanlar için apéro resmen mutluluk saati.





Saturday, July 22, 2017

Arada Yaşananlar # 6



Temmuz ezelden beri sevdiğim aylardan değil, keza ağustos da. Aynı şekilde Temmuz ve Ağustos ayında doğup sevdiğim insan sayısı da bir elin beş parmağını geçmez; ki bu harika bir şey, böylece feci sıcak gecelerde boğucu doğumgünü kutlamalarına gitmiyorum. Ayrıca bu yeni yazım kuralları gereği ay isimlerinin özel isimmiş gibi büyük harfle yazılmasından ise hiç hoşlanmıyorum.  

whatever.

Zaten sevmediğim Temmuz ayı geçen seneden beri ise iyice kabus bir ay haline dönüşte. Tedirginlik, mutsuzluk, baskı, korku, hayattan bezginlik hepsi bir arada temmuzda toplanıyor, yükseldikçe yükseliyor. 

Biraz #8 'in Ağustos'a kaydırmayı beklediği planlarını öne aldırmış olsam da  ay ortasında bir anda şehirden, İstanbul'dan gitmek şahane oldu. Sadece birkaç günlüğüne de olsa cidden müthiş oldu, nefes aldırdı, o manasız ama süslü ve boyalı aptallıktan, sahtelikten, kötülükten uzaklaştırdı. 

İşin içine Merso ile biraz da arkeolojiyi ekleyince, yüreğim yaz akşamlarının "apéro saatini" bekler oldu. 

Sabah yolculuğu, araba yolculuğu, heyecanlı ve komik ama yer yer kavgalı gidiş yolculuğu deyip Efes'e, Efes Antik Şehri'ne varış, şehrin güzelliği, müzenin güzelliği, tepede güneş 45 derece olsa da o sıcakta manasız itişmeler, iyice anlamsız didişmeler deyip canım Iassos'a varmak, iyice gece olmuş ve yorulmuş vaziyette denize girmek, suyun güzelliği, suyun hafifliği, suyun keyfi, deniz insanı olmanın mutluluğu ile ertesi gün, Padova'dan beri görmediğim pek bir özlediğim Reyyyy ile artık yeni evi Bodrum'da buluşma, vın vın hareketler, sürekli alkol sürekli patates kızartması ve midye dolma ile günleri geçirme, tantana bitti dönme zamanı dendiğinde ise sağanak gelmesi ile istikametin Foça'ya çevrilmesi ile müthiş bir hale dönüşen müthiş bir yaz kaçamağı..

Monday, July 10, 2017

Duvar




Seçim zor iş. Harekete geçmek ise daha zor. Bazı konularda üşengeçlik insanın üzerine oturuyor, kalakalıyorsun. 

Bu sefer öyle olmadı. Garip bir şekilde hızlıca karar verip, harekete geçip 3 günde bir şekilde halledildi. Bir de üstüne üstlük dinamo etkisi yarattı. 

Uzun zamandır summer breeze hissi hissettiren en büyük etkilerden oldu. 

İlginç. Demek ki hayat ciddi bir şekilde, derinden değişiyor. 

Mavi ise şahane bir renk. Hele Yves Klein mavisi, hele Matisse mavisi... Tavım...

Tuesday, July 4, 2017

Arada Yaşananlar # 5


Hayat her zamanki gibi yaşanıp gidiyor; 10 yıl da geçse 20 yıl da geçse henüz "günü durdurmanın", "güneşin doğuşunun engellemenin" formülünü bulamadı insanoğlu. Ama belli olmaz, içindeki kötülüğe inanan, kötülüğünden beslenen bir varlık olan insanoğlu belki bunun da peşindedir. Neden olmasın; daha fazla azap daha fazla cezalandırmak, daha fazla iktidar adına her şeyi yapabilen bir canlı neticede.

whatever.

Biz güzelliklerden, elimizde kalan, elden alınması-henüz- pek de mümkün olmayan güzelliklerden bahsedelim değil mi? Güneşten, havadan, müzikten, seksten, filmden, edebiyattan, arkadaşlıktan, keyiften, yemekten, alkolden...
Hayatımızın rotası yörüngesi bu olmalı bu saatten sonra çünkü neticede diğer taraf Dante'nin Cehennemi'nin ön provası gibi de içindekiler farkında değil. 

Haziran boyunca ısınmayan havalar, gelmeyen yaz mevsimi, F.A.'nın ameliyatı, bir şekilde dedikodu kazanı olan işyerinin yeni fantastik dedikoduları, trafiksiz sabah yolu, eğlenceli sabah yolu, işyerinin değişen dinamikleri, değişen ilişkileri, değişen duyguları derken biten giden okul yılı, bitmeyecekmiş gibi gelen Ramazan ayı, arada D.'nin doğumgünü ve bayram ve Kıprıs ve mutluluk... #8

#1 Benim kutsal üç aylarım Nisan-Mayıs-Haziran hep bir keyif, hep bir kutlama, hep bir doğumgünü ayları. Havaların güzelleştiği, tiril tirilliğin ön plana çıktığı, hafif ceketlerin, kimonaların giyildiği, elde kadehlerin mutluluk verdiği, tüttürülen sigaraların, dinlenen müziklerin, okunan metinlerin keyifle yaşandığı dönemler. Dili ısırmak lazım deyip ısırsalım o halde. 




# 2  Kimono şahane bir şey... Uzun zamandır giydiğim, hele hele bugünkü gibi varoş seviyede moda değilken, evde/sokakta giyip çıktığım müthiş kıyafet. Evde sabahlık olarak yaşattığı keyif sokağa da taşınınca ne isteyebilirsin ki? Herhalde o kolların geniş anvelop dökümlü hali beni mutlu ediyor. Şimdi hatırladım; M.'nin 2 yıl önceki doğumgünü yemeğine giymiştim kimonomu. Muhtemelen henüz moda olmadığı, Zara piyasaya sürmediği için masadakilere garip gelmiştir de bu gayet önemsiz bir detay. Neticede kalıpların insanı, ehliliğin örneği olmak da böyle şey. 

# 3 Kıbrıs... Ne güzel yer, ne keyifli hayatlar. Yerleşir yaşarım, gözlerimle gördüğüm 43 derece sıcağı yaşarım umrumda olmaz. Ne de olsa deniz var, pıt diye üstündekini çıkar denize gir. O kadar şahane yer. Elbette adanın güzelliği Türkiye'den gidenlerin değil de Kıbrıslı türklerin, Kıbrıs'ın gerçek sahiplerinden geliyor. Biz ise her şeye imzamızı atıyoruz; Kilroy Was Here misali. Adada her şey medeni ve güzelken, nüfusu Sancaktepe'nin nüfusuna ulaşmayan yere uzaydan görülebilecek büyüklükte cami yapmak da tabii bizim marifetimiz. Cemaat yok, camiye o kadar giden yok, cami ihtiyacı ise hiç yok ama yol belli, amaç belli değil mi? Kötülük o kadar sıradan ki elini sallaman kafi. 

# 4 Soulshine ... Bu aralar ciddi ciddi şahane program yapıyorum. Bir de şu mikrofon  olayını halledebilsem... O da olur belki olmuyorsa da salla. 




Monday, May 1, 2017

Arada Yaşananlar # 4


Gariban hayatlarımız hep başka birilerine, başka güçlere, başka sevimsizliklere bağımlı olduğu için ruhumuz da hep bir başkasından etkileniyor, bir başkası tarafından şekillendiriliyor. 

Hiç ciddi şeyler yazmak istemesem de bu ülkede her şey ciddi, her şey soğuk ve her şey o çirkin kahverengi renkli bürokratik baskı altında. Gülmek, kahkahalar atmak ise tamamen kişinin kendi çabası, kendi motivasyonu ile oluyor. Ne boktan değil mi? Millet Mars'ta kuracağı koloninin derdinde, Chanel'in yeni koleksiyonun güzelliğini konuşurken bizler günlük sıradan bir gülümsemenin peşinde ilk insanın ateşi yakmak için sarfettiği çabayı gösteriyoruz. 

whatever.

Açıkcası Mayıs ayının gelmesiyle birlikte kendimi de biraz zorlamak, bir şekilde burada geçirilen yılların yaşanmışlığını kutlamak istedim. Gerzek insanoğlu işte; hep kendisine bir umut kapısı yaratıyor, güne güzel başlamanın peşinde koşuyor...

O halde, zaten sene-i devriyesini devirecek olan OHAL ile beraber yaşarken geçtiğimiz aylara bakarsak;

biraz kavgalı, biraz fazla yanlış anlaşılmalı, hatta biraz "varoş ifadeli" geçen mart ayının bitmesiyle gelen nisan tatili ile beraber brüksel ve yabancı aile ziyareti, bol bol yemek, bol bol şampanya, bol bol michelin yıldızlı yemek, #8'in yokluğu, havanın güzelliği, tatie anotherstar halleri ve bu sefer hediyelerin kaybolmaması, ba(ğ)zı ciddi konuların telaffuzu, ciddi konularla ilgili girişimler, konudan bağımsız antiquaire gezileri, bol bol géraldine, nico, emilie&louise ve hatta martine&jean; istanbul'a dönüş ile beraber çöken ağırlık, referandum ağırlığı, çapsızlığı, kötülüğü ve ilginç bir şekilde geri gelen umut; havanın uzun yıllar sonra gerçekten bahar gibi hissettirmesi yani yağmurlu yani soğuk yani güneşli yani tam hasta olmalık, yani tam baharlık olması ve garip bir şekilde güzel bir şeylerin eve geri dönmesi...

P.S. Artık kötülüğün sadece "adam öldürmek" ile filan sınırlı olmadığını biliyoruz değil mi? Yani kötü olmak veya kötülük yapmak için illa korkunç, kanlı bir eyleme imza atmak gerekmiyor. Gerçi Hannah Arendt, en sevdiğimiz insanlardan, bunu bize defalarca söyledi, defalarca tekrarlattı da biz aptallar anlamamakta ısrar edebiliyoruz. Gel gör ki yaşıyoruz. 16 Nisan gecesi olanlar sadece bir yelpazenin katlanan parçaları gibi. Filmi çok eskiye, çok eski hikayelere sarabildiğimiz gibi, herkesin pek güldüğü Recep Ivedik filmi bile bu topluma yapılan kötülüğün güzel bir örneği. Veya Ankaralı artık iyi zenginleşmiş mimar arkadaşın Kabataş'a kondurduğu martı gibi, yine aynı mimar tipin tarihi yarım adanin silühetini bozacak şekilde yaptığı çirkin ötesi köprü gibi, topçu sığırların birbirlerinine gaz vererek çomaristan desteklemeleri gibi (Haşmet'e ağır girerdim ama bugün o gün değil)... Hiçbir şey aynı kalmadığı gibi, her şey değişecek, değişiyor. Değişmeyen tek şey insanoğlunun güç karşısındaki zayıflığı, kaypaklığı, aciz hali. İşte o zaman her şey ortaya çıkıyor. 

Dönüşler hayırlı olsun, bebeğim. Bakarsın "bir gece ansızın gelebilirim" (ne eğlenceli hayatlarımız vardı değil mi?) . Aynı suda iki kere yıkanılmaz ama değişen suda varolabilmek ancak şahsiyetli olanın becerisi. 


Saturday, December 31, 2016

"Respect" temalı wish list...


İğrenç bir yıl olan 2016'dan sonra 2017'den yegane dileğim şu resimdeki Fedon kadar cool olabilmek, hayata öyle bir gözle ile bakabilmek... Başka hiçbir şey ilgilendirmiyor. 

Bir insan ancak bu kadar cool olabilir...

Friday, December 30, 2016

Her şeye rağmen "parti"






Sıkıcı ve karanlık gündem, dinmeyen patlamalar, kapanmayan yaralar, bitmeyen acılar, sönmeyen yangınlar derken hiçbir şey hayatın devam etmesini engelleyemiyor, güneşin doğması ve her gün yeni bir güne başlanması ertelenemiyor... Ne yaparsak yapalım hayat devam ediyor; bebekler doğuyor, cenazeler kalkıyor, insanlar işe, çocuklar okula gidiyor ve her an her şeyin olabileceği hissiyatını bir hissedip bir unutuyoruz...

Bu boklukta eğlenmeyi, gülmeyi, hafifliği, kahkaha atmayı, tiril tiril ruh halinde yaşamayı da unutuyoruz. Unutturuluyoruz. Yüzlerimizde çirkin bir ifade ile ciddi vaziyette oturuyor, her an umudu kaybedecek şekilde oturduğumuz koltuğa tırnaklarımızı geçirerek bekliyoruz. 

whatever...

Her şeye ama her şeye rağmen bu yılki partiyi özellikle yapmak istedim. Doğru, artık iyice kalabalık, masraflı, yorucu, sağlam hazırlık gerektiren bir parti haline dönüştü ama yine de beni mutlu ediyor, insanları mutlu ediyor ama en çok da insanların mutlu olması şahane. 

Bu yıl yapmak istememin en büyük sebebi de herkesin böyle bir eğlenceye duyduğu özlemdi. Yalan değil, hepimiz biraz olsun hafiflemek, eğlenebilmek, gülmek, dans etmek, flört etmek, sarhoş olmak arzusu içerisindeyiz. O halde neden olmasın, her şeye rağmen güzel bir pre-yılbaşı partisi. En sevdiğimiz, en ihtiyacımız olan...

tam 23 aralık günü, cuma günü, büyük hazırlık, güzel yemekler, güzel içkiler, güzel kalabalık, güzel insanlar, güzel müzik, güzel ilişkiler, güzel gece, güzel parti ve biraz olsun mutluluk biraz olsun "oh be" hali... elbette mutluluğun şampanya halinin güzelliğini hep hatırlamalıyız, değil mi?

Tuesday, August 16, 2016

Brezilya bile unutuldu...

O kadar boktan bir yerde o kadar boktan bir dönemde yaşıyoruz ki eğlenceli hayallerimizi süsleyen, müziği ile bizi mutlu eden, Brazilian Jiu-Jutsu ile bizi kendine çeken, kültürü ile iyice içine alan Brezilya'yı ve Brezilya'da gerçekleşen olimpiyatları unuttuk. 

Elbette gerçek bir unutma değil de, ruhumuz, ruh halimiz 4 yılda bir gerçekleşen ve gerçekleştiğinde yaz eğlencesi haline gelen olimpiyatlar ilgimizin dışında kaldı, uzağımızda kaldı. Bunda hıyar TRT'nin son ana kadar oyunları satın almaması da yok değil de yine de bütün bir yaz yaşananlar, yaşanmaya devam edenler ruhumuzu tüketti. 

Kendimi her daim umutlu, güçlü, yılmayan, hayata sarılan biri olarak görsem de bazı günler cidden zor. İnsanın yüreği sıkışıyor. Son birkaç yıldır böyle. 

whatever.

Gönüller isterdi ki yine önceki olimpiyatlarda olduğu gibi buraya erkek yüzücü resimleri koyalım, adonisleri ile iç geçirelim, hafif hafif tiril tiril bir yaz geçirelim. 

Nah derler adama işte böyle!

Ama yine de yüzücüler pek bir şahane pek bir güzellerdi; yalan değil. Saatler boktandı ama yine de yakalayabildik biraz. 



Tuesday, July 26, 2016

Hayat


"İntihar etmeyeceksek içelim bari" ...

Adalet Ağaoğlu "Bir Düğün Gecesi"ne böyle, bu cümle ile başlıyor. Ne kadar çarpıcı bir giriş cümlesi değil mi? Zaten Adalet Ağaoğlu'nun romanları öyle değil mi? Tatsız olan, boktan olan o romanlarda anlatılanların neredeyse bizim hayatlarımızı anlatıyor olması. Yoksa kurgu olarak gayet güzel de, anlatılanların neredeyse gerçek olması bizler açısından yıpratıcı.

Bu harikulade giriş cümlesi bizim bugünkü hayatlarımızı gayet güzel özetliyor.  

Ne yapalım? Aynen öyle yaptık. Yapmaya da devam ediyoruz. Şampanya, rakı, single malt dışında en sevdiğim, yaz gecelerinde, kış gecelerinde en en bayıldığım şey cin tonik. 

#8 yaptı, ben içtim. #8 yaptı, ben içtim. Günlere yayılan vaziyette ama son günlerin aktivitesi bu oldu. Cin Tonik.

Kahpe kader utansın ne diyeyim ki daha...



 

Wednesday, July 13, 2016

En sonunda...

En sonunda. Gerçekten de nihayetinde, aylar ama aylar sonra ilk defa dün kendimi tiril tiril hissedebildim. Hafif, keyifli, mutlu, (eski) günlerdeki gibi "yüksek". Ne kadar üzücü değil mi? Oysa Anotherstar Wonderland'de kendimi kötü hissettirecek hiçbir şey yok. Aksine her şey dilediğim, kurgulamaya çalıştığım gibi. Ama bu ülkede yaşamak, her güne mutsuzlukla kalp çarpıntısı ile başlamak demek. Veya insanın bütün yaşam keyfinin çalınması, mutluluğunun ipotek altına alınması, kahkakasının başkasının hırsına kurban olması demek. Bütün bunların o çok varaklı varoş ("varoş" burada çok özenle seçilerek kullanılmıştır; toplumun gelir seviyesindeki alt sınıfını değil, görgüsüzlükte çığır açan, para için her şeyi yapabilecek ve tabii "mış gibi" hayatları gösteren eski fakir yeni zengini ifade eder) yöneticilerin elinden çıkması cidden delirtici bir şey... Ama yapacak bir şey yok.

whatever.

Dün sabah aylardır, aylardır ilk defa gerçek tiril tiril hale kavuşuldu. 

O halde on croise les doigts.





Tuesday, November 24, 2015

Breathe-Respire IV

Cidden özlemiştim. Uzun zaman olmuştu gitmeyeli. Gittim ve çok iyi geldi. Gerçi bu ülkeden uzaklaşılan her an insanın mutlu etmeye yetiyor. Hiç öyle " aaaa ama milli değerler milli duygular" filan diye beyinsizce konuşulmasın, geçti gitti o "yüce" devirler. O havalı büyük lafların telaffuz edildiği sözde büyük inanç devirleri milli çirkinlik yıllarından önceydi, artık milli çirkinlik günlerini yaşıyoruz, her şey farklı hiçbir şey aynı değil. İnada inat bebeğim artık. 

Amsterdam, J.A., üç günlük nefes alma tatili, pek özlediğim pek sevdiğim Amsterdam, pek bir soğuk hatta don yağan bir Amsterdam, her daim insanı mutlu eden Amsterdam, bol bol yemek bol bol içki, bol bol eski A'dam arkadaşları ve üç günlük nefes alma mutluluğu...

herengracht, the seafood bar, the plantage deyip bir de üstüne içilen proseccoları biraları ekleyince buraları okuyup hırslanan ardından da acıklı mesajlarla kendi ifade edenlere de benden giden şöyle geniş bir big up olsun o halde. 

P.S. Amsterdam seyahatinin herhalde en güzel tarafı flamingoları görmem oldu. O kadar mutlu oldum ki ... Ne diyeyim, I heart flamingos...