Gerçekten de 2012 başından beri yazılmış onca never sunday'e rağmen bugünkü never on sunday ismini, şanını en iyi taşıyan gün olsa gerek. Ruh halinin, günün, yaşamın ve belki de her şeyin never on sunday hafifliğinde olduğu gün. Yağmura hatta manasız soğuğa rağmen...
dün geceden yapılan pazar planı, uzayacağını düşündüğüm ama uzamayan gece, hafif bir pazar sabahı, çiseleyen yağmur ama yüksek gökyüzü, 11:00 kahvaltısı, lokanta maya, repettolarla çıkmış olan bana nazaran kat kat hatta yünlü giyinmiş leopard lover g., yünlüsüne rağmen şahane kimono ceketli g., biraz ortaya, biraz herkes kendine yiyeceği kadar, büyük reflü perhizinin hafif eksen çarpması, lezzet çıkartması, kahve ve kahve ve kahve, small talk & big talk, bir sürü konu ve bir sürü keyifli konusuzluk, "günün sonunda istediğim tek şey yarılarak gülmek", koska macerası, robinson crusoe macerası, nalbur macerası, nalbur macerasında vuslat, "beyaz mı, ekru mu", kalabalık cihangir sokakları, duyduğumda abartılı olduğunu düşündüğüm ama kuruyemişçide insanların "yalan dünya burada çekiliyormuş , nerede çekiliyor" sorusunu duyunca kaçmak için adımlarımı hızlandırdığım, sınırları içerisinde sadece ve sadece evimi, j.a.& f.a.'nın evini, lacivertini, esnafını sevdiğim ama mantar gibi türeyen dışı parlak içi kof kafelerini, turistlerini, şımarık kafe çalışanlarını, tek dizi ile şöhrete ulaşan şımarık oyuncu tayfasını sevmediğim cihangir, hafif esen hava ve never on sunday ... layığıyla, hafifliğiyle...
Showing posts with label cumhuriyet. Show all posts
Showing posts with label cumhuriyet. Show all posts
Sunday, April 1, 2012
Saturday, January 9, 2010
Cuma eğlencesi
Evet evet, biliyoruz ki bugün cuma değil ama cuma eğlencesini yazmayalı o kadaar zaman geçti ki hem de bu arada 2010 da geldi ve yılın ilk eğlencesini yapmak istedim, bir şekilde tutamadım kendimi (midem hala bulanıyor bu arada).
Heyecanla beklediğim- ve inatla korsan dvdsini seyretmediğim- filmin NY galası. Sherlock Holmes by Guy Ritchie. Guy Ritchie'yi zaten seviyorum, Sherlock Holmes'ı da aynen ve ayrıca benim için Watson diye de bir kavram vardır hayatımda (another gemini, another blonde one) o yüzden heyecanım yüksek. Bu resimde Robert Downey Jr. hiç erkeksi olmayan fazlasıyla temiz yüzlü Jude Law'a basar bence. Belki daha yaşlı ama daha çekici ve daha erkeksi. Aradaki sürekli adını unutuğum bir gün kızıl bir gün sarışın olan kadın oyuncuyu zaten geçiyorum, fark etmiyorum bile. Cidden bu kız da bir gün kızıl bir gün sarışın ama hiçbir şekilde fark edilmiyor. Hani bazı kızlar vardır hiç fark edilmeyen. Aslında hiç çirkin olmasalar da sadece "renkleri güzel" ama herhangi bir ışık yaymayan kızlardır onlar. İşte onlardan biri, hem de hollywood sınırları içerisinde varolanlardan. Ya da içimizdekilerden. Evet, içimizde de çok var, yanımızda, yatağımzda, hanemizde, komşuda, ofiste, serviste, odada, yan sandalyede... Sıradan olmak ya da olmamak.
İşte sıradan olmayan bir oyuncu. Bence güzel değil, fazla esmer ama sıradan veya ortalama değil en azından. Farklı. Kıyafetini normal şartlarda beğensem kendim de benzer şekilde giyinsem de nedense olmamış. Beyaz elbise ve altına kalın siyah çorap bir kere hiç olmamış. Beyaz elbiseye her daim tav olsam da bu tam yazlık olanından yani etekleri işli, tiril tiril bir yaz elbisesi iken siyah çorap ucu açık stiletto ve yanar döner smokin ceket, bilmiyorum tek tek güzel olsa da bir arada Eva Mendes'e gitmemiş. Ayrıca ucu açık siyah stilettolar demişken bakıp da ayağımı sıkan Jimmy Choo'larıma yanıyorum. Bir ayakkabı bu kadar mı güzel olur ama bu kadar mı can acıtır? Verdiğim parayı zaten geçiyorum.
Çirkin elbise, güzel tarz, beyaz ten, kırmızı ruj, yapay sarı saç, yapay sarı küt saç. Daha fazlasına gerek olmadan kısa kelimeler kafi sanki.
Güzel elbise, güzel ayakkabılar, güzel saç, güzel yamuk gülüş, güzel kız, beyaz ten, kırmızı ruj bence bu kelimeler de kafidir bu insan için. Kimse güzel ve kool bir insan. Ayrıca güzel duruyor.
Gossip Girl kızlarından sarışın olanı. Elbisesi güzel ama harikulade değil. Uzun ince bacaklılar buyursun giysin hatta biz de "vayyy kıza bak taş gibi" diyelim ama türk milletinin götü yere yakın yani öyle çok uzun çok ince çok çok bir millet değiliz. Hoş yeni nesil epey uzun hem rahatlar, yani öyle "beyim ne der" gibi kaygıları pek yok , bayağı giyinip çıkıyorlar ("beyi bir şey diyenler" zaten forever evde beylerinin yörüngesinde yaşıyorlar). Ayakkabılar kötü ama imaj maker'i herhalde doğru olanı seçmiştir.
Dekadan ve zengin şımarık çocuklarının Manhattan hikayelerinden NY entelijensyasına uzanış gibi bir resim. Calvin Klein-ki hiç sevmem tasarımlarını- Patti Smith-ki kendisinden de şiirlerinden de yandan örgülü saçları ve bıyıklarından hazzetmem. ama bir tek Robert Mapplethorpe dönemi ayrı, güzeldir o dönemi-, engagé eşcinsel Michael Stipe- ki Patti Smith'in kankasıdır yogi mogi vegan engagé bir insan kendisi ve yanlarında yüz gerdirme ameliyatından sonra çarpılmış gibi duran ifadesiz ama bir o kadar eskinin çok iyi oyuncusı Jessica Lange.
Milf ve gey kankası NY'da. Kim olduklarını bilmiyorum ama kadının ayakkabıları bir leopar sever olan benim için bile fantastik ötesi, çantasi ise kabus kim bilir belki Sex & The City'nin Marakeş çekimlerinden etkilenmiş etnik çizgili çantalara hayranlıktır. Erkeğe bir şey demeyeceğim sadece kim olursa olsun ama erkeklerin kadın çantası taşımalarına karşıyım.
Kadın çantası taşıyan erkekler derken bu resmi geçemedim. Biliyorum geçtiğimiz haftadır bu resmin patlaması ve belki de yüce moda insanı bilge Melis Alphan çoktan yorumlamıştır ama lütfen erkekler kadın çantası taşımasınlar. Sevgilisinin kolundaki çirkin mi çirkin Louis Vuitton'ı geçiyorum Marc Jacobs'un kolundaki o devasa Hermes Birkin'e takılıyorum (hermes seven bir insanım yalan değil. fakat kelly değil, birkin. ayrıca fincanlarını filan da beğeniyorum.) ve bu çantanın fiyatını merak etmeden kendimi alamıyorum. Rengi çirkin ama işte bizim ugly people kadınlar alabilirler hemen. Fakat neden kadın çantası? Bazen mahallede yürürken Kutluğ Ataman'ı görüyorum omzuna astığı devasa kadın çantası ile dolaşırken ve işin garibi kendisine değil çantasına bakıyorum ve çoğunlukla beğeniyorum. Çantayı. Ama yine de gey de olsalar erkeklerin kadın çantası takması estetik değil. Merak ediyorum sürekli bizim mahallede rastladığım yüce moda insanı bilge Melis Alphan bunu hiç fark etti mi (sanıyorum şu aralar föne takmış kendisi. ama kötü saçlarının "düz fönü" ve kesimi. eskiden orada burada gördüğümde fönsüz silik bir kızdı ama bu twitter ve yalaka- leche-cul'lerin- twittleri ile kendisini dünya güzeli sanabilme ihtimali yüksek) bilmiyorum ama fark etse bile bir şey söyleyebileceğini sanmıyorum. Çünkü "sıkar". Eğer sıkıyorsa kendisi Kutluğ Ataman'a taşıdığı kadın çantaları ile ilgili olarak köşesinden ona buna attığı gibi atsın ben de mail ile kendisine yazıp hayranlığımı ifade etmezsem....Hadi Melis, bebeğim, göreyim seni. Ama bence yapamazsın. Yapma sarışın bronz tenli zengin varoş kadınlara Hermes'lerinden ötürü sallamak kolay da bence içine girmeye çalıştığın entelijansyayı karşına alamazsın. Hem onlar biliyorsun Proust 'u sadece Alain de Botton'dan okumuyorlar.
Öperim.

Heyecanla beklediğim- ve inatla korsan dvdsini seyretmediğim- filmin NY galası. Sherlock Holmes by Guy Ritchie. Guy Ritchie'yi zaten seviyorum, Sherlock Holmes'ı da aynen ve ayrıca benim için Watson diye de bir kavram vardır hayatımda (another gemini, another blonde one) o yüzden heyecanım yüksek. Bu resimde Robert Downey Jr. hiç erkeksi olmayan fazlasıyla temiz yüzlü Jude Law'a basar bence. Belki daha yaşlı ama daha çekici ve daha erkeksi. Aradaki sürekli adını unutuğum bir gün kızıl bir gün sarışın olan kadın oyuncuyu zaten geçiyorum, fark etmiyorum bile. Cidden bu kız da bir gün kızıl bir gün sarışın ama hiçbir şekilde fark edilmiyor. Hani bazı kızlar vardır hiç fark edilmeyen. Aslında hiç çirkin olmasalar da sadece "renkleri güzel" ama herhangi bir ışık yaymayan kızlardır onlar. İşte onlardan biri, hem de hollywood sınırları içerisinde varolanlardan. Ya da içimizdekilerden. Evet, içimizde de çok var, yanımızda, yatağımzda, hanemizde, komşuda, ofiste, serviste, odada, yan sandalyede... Sıradan olmak ya da olmamak.

İşte sıradan olmayan bir oyuncu. Bence güzel değil, fazla esmer ama sıradan veya ortalama değil en azından. Farklı. Kıyafetini normal şartlarda beğensem kendim de benzer şekilde giyinsem de nedense olmamış. Beyaz elbise ve altına kalın siyah çorap bir kere hiç olmamış. Beyaz elbiseye her daim tav olsam da bu tam yazlık olanından yani etekleri işli, tiril tiril bir yaz elbisesi iken siyah çorap ucu açık stiletto ve yanar döner smokin ceket, bilmiyorum tek tek güzel olsa da bir arada Eva Mendes'e gitmemiş. Ayrıca ucu açık siyah stilettolar demişken bakıp da ayağımı sıkan Jimmy Choo'larıma yanıyorum. Bir ayakkabı bu kadar mı güzel olur ama bu kadar mı can acıtır? Verdiğim parayı zaten geçiyorum.

Çirkin elbise, güzel tarz, beyaz ten, kırmızı ruj, yapay sarı saç, yapay sarı küt saç. Daha fazlasına gerek olmadan kısa kelimeler kafi sanki.

Güzel elbise, güzel ayakkabılar, güzel saç, güzel yamuk gülüş, güzel kız, beyaz ten, kırmızı ruj bence bu kelimeler de kafidir bu insan için. Kimse güzel ve kool bir insan. Ayrıca güzel duruyor.

Gossip Girl kızlarından sarışın olanı. Elbisesi güzel ama harikulade değil. Uzun ince bacaklılar buyursun giysin hatta biz de "vayyy kıza bak taş gibi" diyelim ama türk milletinin götü yere yakın yani öyle çok uzun çok ince çok çok bir millet değiliz. Hoş yeni nesil epey uzun hem rahatlar, yani öyle "beyim ne der" gibi kaygıları pek yok , bayağı giyinip çıkıyorlar ("beyi bir şey diyenler" zaten forever evde beylerinin yörüngesinde yaşıyorlar). Ayakkabılar kötü ama imaj maker'i herhalde doğru olanı seçmiştir.
Dekadan ve zengin şımarık çocuklarının Manhattan hikayelerinden NY entelijensyasına uzanış gibi bir resim. Calvin Klein-ki hiç sevmem tasarımlarını- Patti Smith-ki kendisinden de şiirlerinden de yandan örgülü saçları ve bıyıklarından hazzetmem. ama bir tek Robert Mapplethorpe dönemi ayrı, güzeldir o dönemi-, engagé eşcinsel Michael Stipe- ki Patti Smith'in kankasıdır yogi mogi vegan engagé bir insan kendisi ve yanlarında yüz gerdirme ameliyatından sonra çarpılmış gibi duran ifadesiz ama bir o kadar eskinin çok iyi oyuncusı Jessica Lange.
Milf ve gey kankası NY'da. Kim olduklarını bilmiyorum ama kadının ayakkabıları bir leopar sever olan benim için bile fantastik ötesi, çantasi ise kabus kim bilir belki Sex & The City'nin Marakeş çekimlerinden etkilenmiş etnik çizgili çantalara hayranlıktır. Erkeğe bir şey demeyeceğim sadece kim olursa olsun ama erkeklerin kadın çantası taşımalarına karşıyım.

Kadın çantası taşıyan erkekler derken bu resmi geçemedim. Biliyorum geçtiğimiz haftadır bu resmin patlaması ve belki de yüce moda insanı bilge Melis Alphan çoktan yorumlamıştır ama lütfen erkekler kadın çantası taşımasınlar. Sevgilisinin kolundaki çirkin mi çirkin Louis Vuitton'ı geçiyorum Marc Jacobs'un kolundaki o devasa Hermes Birkin'e takılıyorum (hermes seven bir insanım yalan değil. fakat kelly değil, birkin. ayrıca fincanlarını filan da beğeniyorum.) ve bu çantanın fiyatını merak etmeden kendimi alamıyorum. Rengi çirkin ama işte bizim ugly people kadınlar alabilirler hemen. Fakat neden kadın çantası? Bazen mahallede yürürken Kutluğ Ataman'ı görüyorum omzuna astığı devasa kadın çantası ile dolaşırken ve işin garibi kendisine değil çantasına bakıyorum ve çoğunlukla beğeniyorum. Çantayı. Ama yine de gey de olsalar erkeklerin kadın çantası takması estetik değil. Merak ediyorum sürekli bizim mahallede rastladığım yüce moda insanı bilge Melis Alphan bunu hiç fark etti mi (sanıyorum şu aralar föne takmış kendisi. ama kötü saçlarının "düz fönü" ve kesimi. eskiden orada burada gördüğümde fönsüz silik bir kızdı ama bu twitter ve yalaka- leche-cul'lerin- twittleri ile kendisini dünya güzeli sanabilme ihtimali yüksek) bilmiyorum ama fark etse bile bir şey söyleyebileceğini sanmıyorum. Çünkü "sıkar". Eğer sıkıyorsa kendisi Kutluğ Ataman'a taşıdığı kadın çantaları ile ilgili olarak köşesinden ona buna attığı gibi atsın ben de mail ile kendisine yazıp hayranlığımı ifade etmezsem....Hadi Melis, bebeğim, göreyim seni. Ama bence yapamazsın. Yapma sarışın bronz tenli zengin varoş kadınlara Hermes'lerinden ötürü sallamak kolay da bence içine girmeye çalıştığın entelijansyayı karşına alamazsın. Hem onlar biliyorsun Proust 'u sadece Alain de Botton'dan okumuyorlar.
Öperim.
Sunday, November 22, 2009
Kapının önünde dizi dizi ayakkabılar
Hafta sonu eklerinde okudum ki GS'ın müthiş yetenek müthiş yakışıklı ve tabii hiç şımarık olmayan futbolcusu Arda özel dikim gömlek giyiyormuş, yakasına filan da isminin baş harflerini yazdırıyormuş. Yine geçenlerde eklerden birinde kendisinin modaya dair görüşlerini beyan ettiği (!) fevkalade bir röportaj okumuştum Gerçekten neden bahsettiğini hiç hatırlamıyorum. Tek bir şey hariç o da evine gelenlerin mutlaka ayakkabısı çıkarmış , türk adetleri böyleymiş, kim olursa olsun isterse çorabı delik olsun önemli değilmiş çünkü dışardan gelen ayakkabıların kapıda mutlaka çıkması gerekiyormuş. Hmmm. Peki.Herhalde 2004'ün son günlerinde Fransa günlerinin sona ermesi, ne yazık ki onların evine çökmem ve artık onların dayanamayıp beni başlarından atmak istemesi ile J.A. ile bizim mahallede oturabileceğim ev bakıyorduk. Bir arkadaşının satılık evi vardı Başkurt Sokak'ta. Kadın evi çok güzel yapmıştı, gayet büyük rahat hatta salonunun denizin içinde olduğu bir evdi. J.A. tabii beğenmiş ama oturacak ben olduğum için bana danışmıştı "alalım mı almayalım mı" diye. Ben en üst kattaki daireye çıkarken kapıların önündeki ayakkabıları görüp "eğer alınacaksa mümkünse kapısının önüne ayakkabısını çıkarmış dairelerin önünden geçmeyelim" deyip itiraz etmiştim. Tahammül edemediğim şeydir kapının önüne çıkmış ayakkabılar, eve girer girmez çıkartılan ayakkabılar. Bizim evde -eğer kişinin kendisi istemiyorsa-ayakkabı pek çıkmaz öyle terlik merlik de yoktur, evde -arkadaş vs dışında- misafir ağırlanacaksa öyle terlikle çıkılmaz misafirin karşısına, ayakkabı giyilir de öyle misafir ağırlanır. O yüzden kapının önünde çıkan ve oraya dizilen ya da eve girer girmez çıkartılan ayakkabıların dizildiği dolap ve çıplak kalan ayaklara hemen verilen terliklerle ilgili hiç fikrim yok. Daha doğrusu pratik olarak kendi evimde kendi dünyamda kendi çevremde böyle bir algım yok. Olmasını da istemem. Bayramda vs birilerine gidince zaten karşılaşıyorum Arda'nın Türkiye'si ile. O yüzden Arda ve öteki Türkiye'nin para bulmuş tarzı mümkünse gündeliğimde var olmasın...
Saturday, August 15, 2009
Etiler'de neler oluyor?
Mahalle benim mahallem değil, bilmem. Eski halinin bizim Yeşilköy'e benzediği söylenir, tabii denizsiz olanı. Ama bizim bugünküne çok laf edilir, çok saydırılır şöyle özenti böyle entel dantel diye, laf anlatamazsın, dinlemezler, sen de zaten umursamadığın için geçip gidersin. Bizimki derken malum Cihangir tarafı -hadi Asmalı'i da ekle içine- ve tabii Nişantaş. Aman yarabbim ne saydırma. "ben buralarda yaşayamam; siz ne biçim hayatlar sürüyorsunuz; ne kadar çok para harcıyorsunuz" tut da taa nelere kadara gider de götürmüyorum.
Bizim mahalle dışında da İstanbul'da garip olayların yaşandığı bir yermiş, Etiler. Şoktayımm! Pek akıllı olmayan ama wannabe'si bir başka kıt akıllı Şirin Şever'in öğretmeni olacak gazeteci Ayşe Arman kendisine gelen mektupları basmış, kaliteli eğitimli insanların beklenmeyen izdivaç sorunlarını yayınlamış ki şok halim devam ediyor ...
*
Etiler’de oturan, yurtdışında eğitim almış kişileriz.
Bunu söyleme nedenim, belki bizim çevrelerde durum böyledir ama diğer sınıflarda farklı ilişkiler yaşanıyordur bilemiyorum.
Minimum 30 evli arkadaşımla bu konuyu konuştum.
Sorun şu:
Hiçbirimizin evliliğinde seks yok!
Bu nasıl oluyor anlayamıyorum.
İstersen önce kendi hikayemi anlatayım:
7 yıl önce evlendik hem de çok büyük bir aşkla, her şey yolundaydı, şehvetle sevişiyorduk. Evlendik ilk bir iki ay fena değil derken, bir anda kesildi. Bıçakla kesilmiş gibi. Daha çoluk çocuk yok ortada. Sekssiz geçen 8 ayın sonunda hasbel kader, bir kere oldu ve şanslıyız ki... Onda da çocuk oldu. Sonra yine tık yok!Aradan bir 3 yıl daha geçti, yine birlikte olduk, neyse ki ikinci çocuk oldu. Dışarıdan görenler, "Bunlar da her gün birlikte oluyor!" falan diyordur. Yok öyle bir şey. Ben bayağı bir bunalıma girdim, kimseye söyleyemiyorum.......
filan falan devam etmiş yazı.
Dediğim gibi ben mahalleyi de bilmem, evliliği de, iki çocuk sahibi olup da incecik olmayı ama bilenler dertlerini dökmüş, hem de az değillermiş. Hayranım "mış gibi" yaşayan insanlara ...
Bizim mahalle dışında da İstanbul'da garip olayların yaşandığı bir yermiş, Etiler. Şoktayımm! Pek akıllı olmayan ama wannabe'si bir başka kıt akıllı Şirin Şever'in öğretmeni olacak gazeteci Ayşe Arman kendisine gelen mektupları basmış, kaliteli eğitimli insanların beklenmeyen izdivaç sorunlarını yayınlamış ki şok halim devam ediyor ...
*
Etiler’de oturan, yurtdışında eğitim almış kişileriz.
Bunu söyleme nedenim, belki bizim çevrelerde durum böyledir ama diğer sınıflarda farklı ilişkiler yaşanıyordur bilemiyorum.
Minimum 30 evli arkadaşımla bu konuyu konuştum.
Sorun şu:
Hiçbirimizin evliliğinde seks yok!
Bu nasıl oluyor anlayamıyorum.
İstersen önce kendi hikayemi anlatayım:
7 yıl önce evlendik hem de çok büyük bir aşkla, her şey yolundaydı, şehvetle sevişiyorduk. Evlendik ilk bir iki ay fena değil derken, bir anda kesildi. Bıçakla kesilmiş gibi. Daha çoluk çocuk yok ortada. Sekssiz geçen 8 ayın sonunda hasbel kader, bir kere oldu ve şanslıyız ki... Onda da çocuk oldu. Sonra yine tık yok!Aradan bir 3 yıl daha geçti, yine birlikte olduk, neyse ki ikinci çocuk oldu. Dışarıdan görenler, "Bunlar da her gün birlikte oluyor!" falan diyordur. Yok öyle bir şey. Ben bayağı bir bunalıma girdim, kimseye söyleyemiyorum.......
filan falan devam etmiş yazı.
Dediğim gibi ben mahalleyi de bilmem, evliliği de, iki çocuk sahibi olup da incecik olmayı ama bilenler dertlerini dökmüş, hem de az değillermiş. Hayranım "mış gibi" yaşayan insanlara ...
Sunday, March 15, 2009
Never on sunday: "kafe"
İstanbul hatta gazetelerin tabiriyle bir cumhuriyet olan Cihangir uzunca süredir bir kafeler diyarı. Her tarafta her ara sokakta her tavuk kümesi kadar olan yerde bir kafe var. Hepsinin mönüsünde espresso, cheese cake, rokforlu/cevizli salata yer alıyor. Giden müşteriler de allah var sanki Paris'in göbeğinde, gerçek kafe kültürünün içinde doğmuş gibi her şeyden anlayıp her şeyi biliyorlar. Garsonlar ise, onlar zaten bu kültürün yaratıcısı kendileriymiş, her şeyin adabını, raconunu bilirmiş gibi müşteriye ukalalıkta ve özensizlikte bir numaralar (ama hepsinin son moda giyinmiş olmasına, saçları çoğunlukla dik ve yukarı doğru taranmasına rağmen kahve markası, peynir cinsi telaffuzu ise gerçek şiveleri ortaya çıkma durumu değişmiyor) .Pazar gününün hafifliğine değmeyecek düşünceler bunlar, o yüzden kısa kesip gideceğim ancak burası varoş bir yer artık. Zihniyetin varoş olduğu, başbakanın varoş konuşmalar yaptığı, halkının sosyal hayatın mekanlarından düzenin kurumlarına kadar içine işleyen varoşluğa itibar ettiği bir ülke burası. O yüzden de burada kafe denilen şey olmaz. Olur da olmaz. Var tabii. Her gün gittiğimiz, her seferinde mutlu dakikalar geçirdiğimiz, dedikodu yaptığımız, ağzımız doluyken maskaralarık yaptığımız, müziklerini sevdiğimiz mekanlar, işletmecilerini sevdiğimiz bağlılık duyduğumuz yerler var. Kaç tane? Nerede? Ayrıca metropol metropol deniliyor İstanbul için ama ne yazik ki ne New York, ne Paris, ne de Londra ile hiç ilgisi yok. Keşke biraz olsun metropol kültürü olsa da bu şehrin çocukları, boğazdan denize girmiş yaşayanları olarak mutlu olsak, keyif alsak.
Café de Flore bayıldığım yerlerden olmasa da bir sembol olduğu için koydum. Gerçek Parisli kafesine gidip gazetesini okurken kahve içmek için hayatta gitmez de işte dünyanın her yerinden gelen turist takımı gider, De Beauvoir ve Sartre'in aşkına özenenler, 68 Mayısı'nı özleyenler gider, olmazsa olmaz bir paris hatırası niteliğinde resim çektirir ( bu arada kazıklanır).
Sembol membol ama Saint Germain 'de bulunan bu kafeye gecenin bir yarısı hatta ve hatta Fendi partisi sonrası Kate Moss da gitmiş içeride rahat rahat oturmuş kürkünü çıkarmadan. İşte never on sunday teması böyle hafif olmalı; kahve eşliğinde, glamour dokunuşu ile.
Monday, May 28, 2007
L'étranger (ère)
"Tout refus de communiquer est une tentative de communication ; tout geste d'indifférence ou d'hostilité est appel déguisé"
1942 yılı...
Albert Camus, L'étranger (Yabancı) adlı romanını yayınlıyor. İlk satırlarda, ilk sayfalarda çok etkileyici olmasa da okuyucuyu yavaş yavaş, kayıtsızlık, ilgi, toplumsal ve ailevi bağlar ve bunların birey üzerindeki etkisi, hatta baskısı ile içine çeken bir roman.
Bazen insan yabancı hisseder kendisini. Her şeye, hatta kendisine dahi yabancı gelir, tanıyamadığı anlar yaşar. Çevresindekilere, en yakınlarına, yaşadığı şehre, semte uzak hisseder.
Akşam akşam Cumhuriyet yine coşmuş bir vaziyette ve yine kalabalıktı. Taksilerden inen süslü insanlar, dizilerin yıldızcıkları gece sortie'sine bizim Cumhuriyete gelmişler, her tarafı doldurmuşlar, oturacak soluklanacak yer bırakmamışlardı çevrenin asıl sakinlerine. Bir anda daraldım, taşınacağım buradan dedim (buna kendim dahi inanmasam da arada bir söyle(n)mek iyi geliyor).
Hazır Camus ile başlamışken onunla bitsin. Çok anladığımdan değil, sadece sevdiğimden dolayı oldu olacak futbol olsun.
3o'lu yılların Cezayir'i ve işte futbolsever filozof, yazar ve kaleci Albert Camus (en önde kasketli olan kendisi) .
P.S. K 4 U-seviyorum

Sunday, April 15, 2007
Cumhuriyet Notları II
Güzel hava, mutlu ruh hali derken pazar günleri mahallenin kafelerine çıkmama prensibi sevgili Lapsus Clavis ile bozulup, mahallenin en popüler kafesi, asla yer bulunamayan Smyrna 'ya uğrandı. Uğranması ile resmen bambaşka bir dünyaya düşüldü.
Pazar günleri bana hafif gelir; çok sevdiğimden değil ancak her şeyin hafif olmasını dilediğim gündür pazarları. Mümkünse sadece "yenilip, içilen, keyif yapılan, yataktan çıkılmayan, çıkılacaksa da zorlamayan aktiviteler yapılan bir gün olmalı" diye düşünmeme rağmen, bugün gördüm ki eğer çıkılıp Smyrna'ya gidilecekse büyük çaba, efor sarfedilmeliymiş.
Şahsım kafada bant, üzerimde trenchcoat, altımda eşofman altı ile audrey hepburn très endimanchée vaziyetinde gitse de, bizim Alem dünyası takmış takıştırmış, öyle gelmiş.
Daha sabah röportajını okuyup da "vah vah" dediğim, "yurtdışında sokakta yürüyemiyorum, beni yıldız sanıyorlar orada, Susan Sarandon bana selam veriyor, ..." şeklinde beyanatlar veren Eyşan Özhim, günün öğle saatlerinde pür makyaj ve kokteyl kıyafeti ile içeri girince "bitmiştir benim pazar günü buraya gelişim" demekten kendimi alamadım.
Meraklıları için bir sürü Alem insanı geliyor mekana, ne var ki şahsım için pazar günleri Smyrna gereksiz bir aktivitedir (never on sunday). Yukarda Cuppa var, Susam var nispeten sakin pazar geçirmek isteyenlere. Ya da aynı sırada müşteri profilini oturtamamış Leyla veya Kahvedan var ki yazmaya gerek yok.
whatever happens happens
Pazar ya bugün, yataktan çıkmamak lazım...
Pazar günleri bana hafif gelir; çok sevdiğimden değil ancak her şeyin hafif olmasını dilediğim gündür pazarları. Mümkünse sadece "yenilip, içilen, keyif yapılan, yataktan çıkılmayan, çıkılacaksa da zorlamayan aktiviteler yapılan bir gün olmalı" diye düşünmeme rağmen, bugün gördüm ki eğer çıkılıp Smyrna'ya gidilecekse büyük çaba, efor sarfedilmeliymiş.
Şahsım kafada bant, üzerimde trenchcoat, altımda eşofman altı ile audrey hepburn très endimanchée vaziyetinde gitse de, bizim Alem dünyası takmış takıştırmış, öyle gelmiş.
Daha sabah röportajını okuyup da "vah vah" dediğim, "yurtdışında sokakta yürüyemiyorum, beni yıldız sanıyorlar orada, Susan Sarandon bana selam veriyor, ..." şeklinde beyanatlar veren Eyşan Özhim, günün öğle saatlerinde pür makyaj ve kokteyl kıyafeti ile içeri girince "bitmiştir benim pazar günü buraya gelişim" demekten kendimi alamadım.
Meraklıları için bir sürü Alem insanı geliyor mekana, ne var ki şahsım için pazar günleri Smyrna gereksiz bir aktivitedir (never on sunday). Yukarda Cuppa var, Susam var nispeten sakin pazar geçirmek isteyenlere. Ya da aynı sırada müşteri profilini oturtamamış Leyla veya Kahvedan var ki yazmaya gerek yok.
whatever happens happens
Pazar ya bugün, yataktan çıkmamak lazım...
Wednesday, April 11, 2007
Cumhuriyet Notları
Sabahın erken saatlerinde A. ailesinin kadim dostlarından radikal insanı T.E. ile buluşmam gerektiğinden onu bulabileceğim en güvenilir mekan olan kahveye gittim. Biliyorum ki T.E. havanın güzel olduğu günlerde işe gitmeden önce burada oturup öyle gidiyor.
Yeşilköy'den cumhuriyet'e taşınalı neredeyse 8 yıl olacak ancak şu meşhur, herkesin bayıldığı kahveye gittiğim seferler sayılıdır. Ya J.A. istemiştir açık hava diye ya da Efsane güzel havalarda kliniğine giderken kahvaltısını etmek için beni de sürüklemiş, ben de söylene söylene oturmuşumdur. Zaten çay içmem, işin komiği küçük ince belli bardakları tutarken de elim yanar.
Kesinlikle, neden insanların her gün sabahları kahveye gidip, sigara yanıklı masa örtüleri serilmiş dökülen masalarda oturup çay-poğaça-gazete üçgenini gerçekleştirdiğini anlayabilmiş değilim.
Hele yazın, özellikle de haftasonları mahalle turistlere açıldığından gençlerin istilasındaki kahvede oturacak yer bulmak mümkün değil. Atlas Pasajı 'ndaki mağazalardan renkli renkli giyinmiş gençler ve ağır abi görüntüsündeki Tophaneli garsonlar.
Açık hava ve ucuz oluşu mutlaka büyük avantaj ancak gelen kitle için bunlar pek önemli değerler değil çünkü aynı topluluk öğleden sonra smyrna 'da akşam da leyla'de vakit geçiriyor. Başka bir sosyalleşme biçimi mi? Yoksa modernizasyonun yerel uygulanışı mı?
Cumhuriyet'te gündeliğin hareketlerini sağlayan bir güruh var. Tam anlamıyla entelletüel olmayan ama bazı "derin "konulardan, yaşanmışlıklardan bahsedebilen, genelde anlatmayı-özellikle de kendini- seven, çoğunlukla tasarımcı, şair, gazeteci, televizyoncu gibi meslek gruplarına ait insanlar. Çalışma saatleri oldukça rahat olup bütün günü mahallenin kafelerinde geçirebilirler. Herkesle konuşurlar, garsonlarla ahbaptırlar, herkese selam verirler. Ellerinde Radikal, Bir Gün gazeteleri olur, yoğun sigara ve çay tüketirler. Nedense kahvede oturanlar ile İstiklal 'deki ara sokaklarda küçük taburelere oturup nargile içenleri benzetiyorum. Modernizasyon ve yerel değerlerin birleşmesi veya çatışması sanki.
F.A. ile kahve konusunda duygu ve düşüncelerimiz benzerdir. O da anlayamaz insanların sürekli "oturma" halini, bu kadar boş vakitleri olabildiğini. J.A. ise hümanisttir, yoğun çalıştığı için açık hava onu mutlu eder, olayları ve insaları iyi gözle görmeye çalışır, ben ise evine dönerken ineceği merdivenlerin önüne koyulmuş masalara, kaldırımların işgal edilmesine söylenen, gidip oturduğunda mutlaka işletmecilere laf eden huysuz müşteri.
Mamafih yapacak bir şey yok, ne masaların işgalini, ne de kendimi değiştiremiyorum. Barıştım artık hepsi ile. Sadece masaları, arada bir ayağıma çok dolanırsa itiyorum ...
Yeşilköy'den cumhuriyet'e taşınalı neredeyse 8 yıl olacak ancak şu meşhur, herkesin bayıldığı kahveye gittiğim seferler sayılıdır. Ya J.A. istemiştir açık hava diye ya da Efsane güzel havalarda kliniğine giderken kahvaltısını etmek için beni de sürüklemiş, ben de söylene söylene oturmuşumdur. Zaten çay içmem, işin komiği küçük ince belli bardakları tutarken de elim yanar.
Kesinlikle, neden insanların her gün sabahları kahveye gidip, sigara yanıklı masa örtüleri serilmiş dökülen masalarda oturup çay-poğaça-gazete üçgenini gerçekleştirdiğini anlayabilmiş değilim.
Hele yazın, özellikle de haftasonları mahalle turistlere açıldığından gençlerin istilasındaki kahvede oturacak yer bulmak mümkün değil. Atlas Pasajı 'ndaki mağazalardan renkli renkli giyinmiş gençler ve ağır abi görüntüsündeki Tophaneli garsonlar.
Açık hava ve ucuz oluşu mutlaka büyük avantaj ancak gelen kitle için bunlar pek önemli değerler değil çünkü aynı topluluk öğleden sonra smyrna 'da akşam da leyla'de vakit geçiriyor. Başka bir sosyalleşme biçimi mi? Yoksa modernizasyonun yerel uygulanışı mı?
Cumhuriyet'te gündeliğin hareketlerini sağlayan bir güruh var. Tam anlamıyla entelletüel olmayan ama bazı "derin "konulardan, yaşanmışlıklardan bahsedebilen, genelde anlatmayı-özellikle de kendini- seven, çoğunlukla tasarımcı, şair, gazeteci, televizyoncu gibi meslek gruplarına ait insanlar. Çalışma saatleri oldukça rahat olup bütün günü mahallenin kafelerinde geçirebilirler. Herkesle konuşurlar, garsonlarla ahbaptırlar, herkese selam verirler. Ellerinde Radikal, Bir Gün gazeteleri olur, yoğun sigara ve çay tüketirler. Nedense kahvede oturanlar ile İstiklal 'deki ara sokaklarda küçük taburelere oturup nargile içenleri benzetiyorum. Modernizasyon ve yerel değerlerin birleşmesi veya çatışması sanki.
F.A. ile kahve konusunda duygu ve düşüncelerimiz benzerdir. O da anlayamaz insanların sürekli "oturma" halini, bu kadar boş vakitleri olabildiğini. J.A. ise hümanisttir, yoğun çalıştığı için açık hava onu mutlu eder, olayları ve insaları iyi gözle görmeye çalışır, ben ise evine dönerken ineceği merdivenlerin önüne koyulmuş masalara, kaldırımların işgal edilmesine söylenen, gidip oturduğunda mutlaka işletmecilere laf eden huysuz müşteri.
Mamafih yapacak bir şey yok, ne masaların işgalini, ne de kendimi değiştiremiyorum. Barıştım artık hepsi ile. Sadece masaları, arada bir ayağıma çok dolanırsa itiyorum ...
Subscribe to:
Posts (Atom)