Showing posts with label Never on sunday. Show all posts
Showing posts with label Never on sunday. Show all posts

Sunday, July 30, 2017

Never On Sunday # 2


(Dış dünyadaki) Her şeyin bok gibi olduğu, eldeki sahip olunan bütün güzelliklerin yok olmasının bir an meselesi olduğu, müthiş sıkıcı ve gerizekalı bir toplumsal hayatta yaşarken bazı duygulara, bazı hafifliklere, bazı keyiflere erişim her daim kolay olmuyor. 
Ama yine de bir şeyler tamamen yok olmuyor, bir yerden bir filiz yeşeriyor ve güldürüyor. 
İlginç bir şekilde bugün öyle bir gün oldu. Sabahtan beri. 


Gerçi dün gece Sabahattin dönüşü sahilde U., Muzo, #8, hep beraber yürürken duyulan ağır iyot kokusu bu hafifliğin, tiril tiril ruh halinin ilk habercisiydi sanki. Öyle olmalı çünkü o kadar taze bir kokuydu ki... Üzerine bir de sabah, şehrin bütün gürültüsüne, betonlaşmasına, her tarafın hafriyat kamyonlarıyla çirkinleşmesine, İstanbul'un tüm cazibesini kaybetmesine rağmen yine de balkondan gelen çiçek kokusu ve -komik ama gerçek- kuş sesleri bir anda her şeyi değiştirdi, günü tam anlamıyla never on sunday haline soktu. 

O kadar şaşırmışım ki kendimi gülerken yakaladım. 

Diyeceğim şu ki; kendi küçük dünyamda her şey gayet iyi gitmesi ne yazık ki toplumsal hayatın her saniye çirkinleşmesi hatta leşleşmesini engellemediği için böyle hisler artık eskiye nazaran daha az daha seyrek varlığını hissettiriyordu. 

Bugün böyle bir şeydi. Onca zaman sonra güzeldi. 

P.S. Borsalino'm kırıldı. Yani kırılmadı da minik yırtıldı. Ara ara buhar tutmak gerekiyormuş gerçi 7 yıllık şapka ama işte yırtığı nasıl hallederim diye ararken youtube'dan öğrenmek ilginç oldu. Bir şekilde etamin kumaş bulmam lazım ama nasıl olacak bilmiyorum. Tam Nice öncesi biraz mutsuzum ama halledeceğiz bir şekilde. En kötüsü Roma 'ya giden olursa siparis vereceğim. 

Viva Never On Sunday ...












Sunday, May 28, 2017

Never On Sunday ....


Uzun hem de çok uzun zaman sonra gelen bir Never On Sunday post'u... Bir şeylerin zamanıydı veya çoktan gelip geçiyordu o zaman.  

Ha, hala Summer Breeze ruh haline geçilemedi, o da ayrı bir mevzu. Mayıs bitiyor, boğadan ikizlere geçildi, hava hala bok gibi. 

Sunday, June 26, 2016

Never On Sunday






Gerçekten böyle bir gün oldu. Uzun ama çok uzun zaman sonra. 

Hava ise sanki yağacakmış gibi tiril tiril bir vaziyette. 

Telefon, müzik, gazete, dergi, kitap, yemek ve nudist vaziyette geçen bir ruh hali. 

Dışarda kim bilir neler oluyor ama çok uzun zaman sonra kapıyı çalan bu tiril tiril ruh hali için mutlu olmak lazım, keyiflenmek lazım. 

Son olarak; Marilyn cidden çok güzelsin...

Sunday, November 8, 2015

Never On Sunday # 4


Nasıl normale dönüldü mü yoksa zaten biz bir hayal ülkesinde geçici bir süre için yaşamayı denemiş ama 3 aylık vizenin bitmesi ile pasaport polisi tarafından apart topar kendi, o iyi bildiğimiz le pays du mal'e mi gönderildik? Yapacak bir şey yok. İnadına yaşamak hem de inadına güzel yaşamak her zaman en iyi cevap en iyi tepki. En azından bizim dükkan için. Düşülse de kalkılır, devam edilir. Nitekim öyle oldu. Seçimin ardından soğuk duşumuzu alıp pazartesi gününe başladığımızda artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Gazetecilere ters kelepçe takan polis de aynı şeyi söylemedi mi zaten "bundan sonra hiçbir şey aynı değil, size öğreteceğiz" diye. Eh öğreniyoruz işte. Yalnız unutulmaması gereken şu ki, hiçbir şey hiç kimse için aynı değil, olamaz da zaten. Ama evet, defalarca söylediğimiz gibi gelecek uzun sürüyor. 

O yüzden neye inanıyorsak ona devam... 

P.S. Son zamanlardaki takıntım ya da daha doğru bir ifade ile algı seçiciliğinin odak noktası bir mekandaki özellikle de pek havalı pek pahalı mekanlara gelen elbette çok havalı, maşalı saçlı, orta-üst yönetici veya ev kadını olan kadınların tek taş yüzükleri. Hepsi o kadar sıkıcı ve o kadar aynı ki...Hepsi tamtur ve tektaş. Ve hepsi aynı. Ve çoğunda da çok sakil duruyor. Muhtemelen o yüzüğe çok büyük anlamlar yüklemekten ötürü olsa gerek, her şey fazlasıyla mış gibi.  Zaten çoğu kadın da aynı, gerek zevkleri gerek adamlara dair ajanda üzerinden giden halleri ile. Evet dediğim son günlerdeki yeni eğlencem bu; önce yüzüklere ardında tipe bakıp hikaye kurgulamak. 

P.S. (2) Hayır, tek taşa karşı değilim. Aksine. Ama sıradanlığa ve ortalama zevkin kendisini ortalıklara atmasına karşıyım. Ha tabii bir de o g.tüm gibi tek taşlarla kendisini Kim Kardashian'nın devasa yüzüğünü takmış gibi hareket edilmesine hastayım. Ulan altı üstü adam gitmiş Kapalıçarşı'dan (bu iyi tahmin, Atasay filan demiyorum mesela) almış yaptırmıs en iyi ihtimalle de -ama en iyi diyorum- Tiffany'den almış. Eee? Çap belli, karat belli, model belli, karının giydiği kıyafet, maşalı saç modeli belli, olmadığı zaten belli. O yüzden bi sakin bebeğim, kimsenin sana ve parmağındakine baktığı yok. 

P.S. (3) Bütün bir haftam neredeyse doğru fontu aramakla geçti; "memoriam". Ve buldum. Ve çok güzel olacak. 

P.S. (4) Beşiktaş pazarı ve Bodrum kırma zeytini. Cumartesi keyfi. Ve ardından gelen Sabahattin keyfi ve rakı keyfi ve lüfer keyfi ve # 8 keyfi. 

Olduğu kadar bir never on sunday...

Sunday, November 1, 2015

Never on sunday # 3

Hiçbir şey aynı kalmıyor. Hiçbir şey yerinde kalmıyor. Doğası gereği, olması gerektiği gibi. Bir şeyler değişecek. İlla ki. Bugün? Muhtelemen hayır. Daha doğrusu bizim istediğimiz, ümit ettiğimiz gibi bir değişim bugün olmayacak. Bir şeyler değişecek ama yine de o büyük değişim, tokat etkisi yapacak değişim olmayacak. Ancak o da bir gün olacak. Bir gün, kendi zamanı geldiğinde "evet, artık hiçbir şey aynı değil" diyeceğiz. O güne kadar da inatla, direnerek ve hiçbir şekilde yılmadan hayata devam edeceğiz. Belki üzücü ama zaten iyice sıyırdığımız için o güne kadar "kimin kim olduğunu, nerede kimin yanında yer aldığını da hiç unutmayacağız". 

A Change Is Gonna Come








Monday, October 19, 2015

Arada Yaşananlar # 6

Biraz sakinlik biraz olsun durulma halinde kalmıştık değil mi? Hayır, bebeğim, bizde öyle şeyler olmaz. Üstünde yaşanılan coğrafya da o coğrafyanın üstünde yaşayan insanı da birbirinden çirkin, birbirinden kötü, birbirinden mal olduğu olduğu için ortaya bir medeniyet, huzur ortamı, mutluluktan beslenen insan türünün çıkması mümkün değil tabii. 

Bir ülkenin başkentinde, yönetiminin olduğu yerde göbeğinde patlama olursa ölenler 100'ü aşmışsa ve hala bunun failleri gayet pişkin ve leşlikle ortada geriniyorsa artık nefretten, mide bulantısından, acıdan başka hiçbir şey olmaz. 

Patlama günü Ankara'da olmak da ilginç bir deneyimdi ama insanlar ölmüş, umutlarını kaybetmiş. O yüzden bunlardan hiçbirinin, hangi bambaşka amaçla gerçekleşen seyahatin hiçbir önemi yok. Asshole de belli, official hali de ortada. 

Bir gün her şey bitecek de işte o zaman kim ne hale düşecek onu merak ediyorum. Ah canım, cahillerin ve varoşların Sabah 'ı en karizmatik lider anketi açıklamış. Bir o kadar hayali ve bir o kadar uydurma. Ama yalan değil, propoganda böyle bir şey. Alkışlar sana bebeğim, cehennemde yerini sağlamlaştırıyorsun!

Oysa insan güzelliklerden bahsetmek istiyor değil mi? Olmaz bu topraklarda. 

Sunday, February 15, 2015

Never on Sunday'den Ugly on Sunday'e ...

Bir gün de güzel geçsin değil mi? Sorunsuz, keyifli, bol kahkahalı, mutluluk dolu. Ama yok. Bizim sınırlar içerisinde bunun mümkün olmadığını biliyoruz değil mi? Her günümüz bir azap, bir mutsuzluk hareketı resmen. İnsan yaşadığına sevinemiyor, mutlu olamıyor, güldüğünde başkasının üzüntüsünden ayıplıyor kendisini.

Savaş yani ciddi ciddi (iç) savaşın yaşanmadığı ülkelerde her gün-gerçekten de her gün- bir insan ölmez. Yok böyle bir şey. Özellikle de medeni, gelişmiş/gelişmekte olduğunu iddia edenlerde. Elbette bu iddiaların içerisinde yer alan "dindar" ibareyi geçiyorum çünkü tabii dindar olmak çok önemli bir gösterge. Neden? Dindar olunca her şey mükemmel oluyor, dindarlar hata yapmıyor, dindarlar kuralların dışına çıkmıyor. Hangi dinden olursa olsun bu değişmez, değil mi? Herkesin bildiği gibi hani din olursa olsun birkaç kural var hiç değişmeyen farklılık göstermeyen; çalmayacaksın, öldürmeyeceksin gibi. 

Uzun zamandır ağlamamıştım. Yani ciddi ciddi ağlamaktan bahsediyorum, şekerimin düştüğünde dudaklarımın kuruyup bayılacak hale geldiğimdeki bir anda gözlerimden fışkıran ağlamalar değil elbette bahsettiğim. Tarsus'ta evine dönmek için bindiği minibüsün şöfürü tarafından tecavüz edilip öldürülüp yakılıp giden 20 yaşındaki Özgecan sadece bir örnek (bir de cesedi yok etmek için bu tecavüzcüye yardım eden tecavüzcünün babası ile arkadaşı var da işin o iğrenç kısmını yazmıyorum). Sadece Ocak 2015'te 20 kadın cinayete kurban gitmiş. 2014 yılında 294 kadın (istatistik var hepsini yazmıyorum). Yılda 365 gün var. Biraz daha iddialı veya kendi ifade ettikleri halleri "sevdikleri için" hareket etse erkekler 365'e 365'i bulurlar. Her şey sevgi için...

Bir tane kılıksız bir kadın var bakanlık koltuğunda oturan. Hala açıklama yapmadı, doğru düzgün bir kınamada bulunmadı. Bravo gerçekten kendisine. Bir Kadın olarak harikulade bir iş çıkartıyor. 

Bugüne kadar yapılmış "kadın mıdır kız mıdır bilmem", "kadınlar çalıştığı için işsizlik var" gibi zeka geriliği belirten açıklamaları filan zaten geçiyorum çünkü nefretim çok büyük. Yok, artık bitti. Sevmemek, hoşlanmamak filan değil, o evreleri geçtik çoktan. Net Nefret! Üzgün filan da değilim. "İçte nefret biriktirmemek lazım", "beş para etmez adamlara değmez" "karma marma" filan gibi ulvi lafları kaale almıyorum. Yok ya, kalsın o nefret şimdilik. Bitmesi gerektiği gün bitiririm ben. Günün sonunda çirkin ve kötü olan ben değilim. Sorun zaten bende değil. Ama evet, bu insanlar, burası çirkin ve kötü. Bu çirkinlik devam ettiği sürece nefretim baki. Doğru, beş para etmez hiçbiri ama hepsi hissetsin kendilerine karşı oluşturdukları nefreti iliklerine kadar. 

Oysa ne güzel şeyler yazacaktım. Ama Türkiye burası. Güzel yok burada. Kötü ve çirkin var.

Sunday, February 1, 2015

Never On Sunday # whiplash

Günlerin kapanmışlığı, kelimeleri, sayfaları derken, neredeyse haftalardır sinemaya gidemeyip daha doğrusu gidip de sinema kapılarında kalış derken nihayet nihayet hakkında pek konuşulan pek merak edilen Whiplash'li geçen bir never on sunday...

Güzel film, psikolojik şiddet ve mobbing nedir gösteren gayet başarılı örneklerle dolu bir film. Ama hayır, Whiplash bir müzik filmi değil. Cazdan bahseden bir film hiç ama hiç değil. Yetenekli, hırslı, çevresinden, ailesinden ve tabii çok yukarılara koyduğu hocasından takdir görmek isteyen, asosyal kendi yaşıtları ile ilişkide zorlanan genç bir müzisyen (adayı), (muhtemelen) kendi beceremediği istisnai ve müthiş caz müzisyeni kariyerine hoca olarak devam edip öğrencilerini aşağılayarak onları eğittiğini sanan ve bu acımasızlıktan zevk alan ruh hastası bir hoca hikayesi. Çocuğun deli gibi saatlerce  davul çalıştığı, ellerinin değil çizilip kanaması, kanlar içerisinde kaldığı ama hala hocasını tatmin edemediği acıklı sahneler dışında filmden kalan tek şey aslında mobbing denilen şeyin ne kadar tehlikeli olduğunun göstergesi. Öyle ama. Zamanında belki 19 değil ama 25 yaşlarında gayet net ve korkunç bir mobbing deneyimi yaşamış biri olarak, evet filmin seyredilmesi sadece bu açıdan önemli. İnsanlar özellikle de çok genç insanlar böyle tecrübeler yaşamamak için bu filmi seyretmeli. En azından akıllarında kalır, başlarına geldiğinde ki mutlaka bir şekilde gelecektir, neyi nasıl yapmaları gerektiğini, mobbing uygulayanın aslında (filmde de söylediği gibi) iyi niyetlerle, yeteneğini, becerisini, aklını takdir ettiği için sert (veya acımasız) olmayı seçmediğini; aksine kendi eksiklikleri, kendine güvensizliği, kıskançlıkları (veya sadece psikopatlığı) olduğu için karşısındakinin canını acıtmak ve bunu bir güç gösterisi haline getirdiği gerçeğini görebilirler. 

Bu psikolojik savaşın nasıl bir şey olduğunu gösteren bir film. Ama müzik filmi değil, caz filan yok bebeğim, hiç ilgisi yok. O yüzden de çocuğun hayran olduğu davulcu belki istisnai teknikleriyle insanı afallatan Buddy Rich. Cazda çığır açmış, davul gibi bir aletinin müzikteki yerini başka bir yere taşımış caz davulcuları  Tony Williams, Elvin Jones, Max Roach değil. 

P.S. Elbette evin içinde saatlerce davul çalan birini görünce aklıma hemen U. geldi. Okuldan çıkıp onlara giderdik, biz içerde o da davulun başında. Saatlerce çalardı. Değişen bir şey yok, hala da çalıyor. Filmden hemen sonra aradığımda "evet ya, bugün 2 saat çaldım. şimdi gidip 1 saat daha çalışırım herhalde. kanar, kanar ellerin de yani, işte film çok abartıymış, o kadar biraz zor ama kanar" dedi. 

Buddy Rich değil de bari Billy Cobham gelsin o halde Never On Sunday pazarına. Hani şu, Massive Attack'in meşhur Safe From Harm'ına sample olmuş parçasıyla 1973 tarihli Stratus. Ooo, kesin çalarım bu hafta programda. Davul mavul cidden havalı. Oldu bu iş!

 








 

 

Sunday, January 11, 2015

Never on sunday # 2

Her yer kar, her yer buz tutmuş derken sinemalarda doğru düzgün film olmaması, havanın sıkıcı şekilde siyah olması derken pazar günü bir anda yükselen güneş derken, sabah kahvaltısında pek özlediğim, aylardır göremediğim, gördüğümde de deli gibi çok şey anlattığım Big K. Sister ve pek sevdiğim E. ile olup, şahane eggs benedict yiyip, hatta güneşten terleyip hatta hava değişikliğinin şekerimi düşürmesi ile günü kapatacakken bir anda gecenin içine doğan güneş gibi güzel insan Totti ... Ah bebeğim ya, nasıl da güzel nasıl da cool ! Özlemişim futbolu da Totti'yi de, itliği de, serserliği de, biraz rahat olmayı da ...


Sunday, January 4, 2015

Never on sunday


Büyük sanatçı olması Picasso 'nun kadınlara en çok da hayatına giren (hem de çok yetenekli) kadınlara karşı korkunç bir erkek olmasını engellemiyor... Ama resim gerçek bir Never on Sunday rahatlığı, huzuru, keyfinin resmi gibi. O halde neden olmasın? Yeni yılın ilk pazar gününde. Evet, hava soğuk; evet, yağışlı; evet, feci antipatik bir hava ama that's life, yapacak bir şey yok. Mevsim dediğin gelir geçer, aynen yılların, insanların, hayatın gelip geçtiği gibi. 

never on sunday, bebeğim! cheers!

P.S. Yeni yıl kararları, ne alemde?

Sunday, November 16, 2014

Never on sunday # 4

Değişik ve garip bir yoğunlukta geçen haftanın never on sunday'i; Beylikdüzü gibi benim için fazlasıyla acayip ve fasntastik bir yere taşındığından beri yani yıllar sonra ilk kez gittiğim kitap fuarı, F.A.'nın sürekli "kızım gelmiyor musun, bekliyorum ama" ısrarlarına konforlu bir seyahat desteği ile kanıp gidip dönüş yolunda ruhumu teslim etmem derken, vakıf makıf derken, ödül töreni möreni derken, kırmızı balenciaga derken, eski düşmanlar, fantastik karşılaşmalar derken, eski güzel halinden eser kalmayan Otto derken, radyo günleri derken, her geçen gün daha da fantastikleşen radyo günleri derken, İ.K. & Rey gecesi derken, sakin ama eski Pan Café günlerinin kahramanları ile bol konuşmalı, bol dedikodulu, geçen şahane cumartesi akşamüstüsü derken sabahında gelen never on sunday günü, pazarı, keyfi...

P.S. Korkunç çirkinlikteki Supreme terlikleri elbette kendime değil ama sırf çakallığına #8'e alırdım. Hediye olduğu ve giymemenin ayıp olacağını düşündüğü için de aynen resimdeki gibi bir güzel giyerdi. Ama olurdu da, yakışırdı yani.

P.S. (2) Evet, kaçırmalar olmadı değil ama haftada *3 gün...Tamamdır.

P.S. (3) Hala garip geliyor insanların bazı davranış biçimleri, hareketleri. 

P.S. (4) Saçmalıklar serisi devam ediyor anlı şanlı ülkede...Amerika'yı müslümanların keşfetmesi filan derken??? Ciddi miyiz? Ya yazık, düşülen bu duruma üzülüyorum aslında ama Fuket ile dediğimiz gibi "anında yırtarım, yakarım, umrumda dahi olmaz". Peki, şunu gerçekten merak ediyorum, en güzel ve yaygın örneklerinden Sabah gazetesi filan gibi bu tarz bilgi ve kültür ötesi lafların hemen ardından destekleyici ama gerçekte varolan olmayan olayların başlıklarını manşete yapıştıran gazeteler, haber siteleri vs kimler tarafından nasıl bir duygu, nasil bir bilinç, nasıl bir eğitim seviyesi ile hazırlanıyor?  

Monday, October 13, 2014

Arada yaşananlar # XII


Evde kalınan bayram tatili, A. Ailesi'nin devam eden ada macerası ile ilk gün gidilen adanın toplu taşımadaki insanı bunaltan bütün arap yarımadasını neredeyse taşıyan kalabalığı, tatilin devamı, tatilde okunacaklar, tatilde konuşulacaklar derken hala en lezzetli, hala en sevdiğimiz meyhane Cavit'e taramalı, lüferli bir nevi bayram ziyareti; artık Buenos Aires'i ikameti olarak seçen Forever A. buluşması, Cihangir'de yaşayıp da Cihangir'de herhangi bir yere gitmeyi sevmeyen biri olarak Forever A. sayesinde bilmediğim gitmediğim mekanlara gitmenin ilginçliği; hala devam eden hatta gelişen, içinden bir yenisini doğuran radyo günleri, üzücü ve insanı boğan gündemde nefes alabilmek için biraz J.A., bolca # 8 deyip cumartesi gecesi mutluluğu olarak Sabahattin, toplum içerisinde utandırarak doğumgünü kutlaması yapılan Boogie Boy & U. ve tabii Muzo ve her daim "siz biraz kendi aranızda hasret giderin" deyip geç gelen # 8, gecenin fantastik sürprizinin Sabahattin'e geldiğimizde karşıma çıkan ve kendilerini pek bir özlediğim K. Sisters ve A.Ç.  ile geçip giden rakılı lüferli palamutlu bir saturday nite happiness ile never on sunday sakinliği, pazar sineması, patlamış mısırı, ikili yapışık koltukları ile arada yaşananlar...

P.S. Bayram öncesi tez için yapılan konuşmalar bir şekilde iyi hissettirdi, yalan değil. Ama artık başlamak yazmak lazım. 

P.S. (2) Sıkıcı olduğu kadar bir savaş alanına dönen kaderimiz olan coğrafya sebebiyle keyfim pek olmadığından Gülben Ergenli "kocasının ve kendini elini öpme" hadisesi gibi konuları geçiyor gibi oluyorum; işte ona üzülüyorum. Daha detaylıca ve derinden gireceğim günler yakındır ama keyfim yok bu tip konulara. Yine de şöhretli takımına gelene kadar şöyle bir etrafa bakıp, elbette sadece benim değil hemen herkesin hemfikir olup diyeceği şey şudur ki "insanoğlu ancak inanmak istediğine inanır, karşısındakini, kendi içinde bulunduğu durumu ancak görmek istediği gibi görür". Nasıl Gülben Ergen'nin asıl sevindiği olayın boşanmış ve üç çocuklu biri olarak birisini bulması olup, bunu dışarıya sanki istisnai bir sevgi ve saygı paylaşımı ile beraber en çok da bugünlerde çok para getiren musluk maneviyat yolundaki müthiş bir birliktelik gösteriyorsa; nasıl yan masadaki adam gençliğinde yaşadığı ilişkiyi kendisinin olmasını istediği hali olan "acıklı, fedakar, büyük aşk" şeklinde çizip, olayın gerçek yüzünü yani ruhsal bir sarhoşluk olarak kabul etmeyip kendisini kandırıyorsa; nasıl telefonda bir zamanlar ilk aranacaklarda ismi kayıtlı olup bugün ancak bitmiş veya şekil değiştirmiş arkadaşlığın bir aktörü yaşananların gerçek sebebini görmezden gelip kendi inanmak istediği mazereti dillendiriyorsa; nasıl politikacılar yaptıkları bütün hataları yalan söyleyerek süsleyip yeniden satıyorsa hepimizin bu hayatta oynayacak sahnemiz, daha çok takacak maskemiz var demektir. Buradaki ince çizgi kafada kurgulananın gerçeğin üstünü örttüğü yerde gizleniyor. Yoksa mesele takmak ise, hiç sorun değil, herkesin bir şekilde bir yerlerde bir takım insanlarla beraberken taktığı maskeler var. Maske ile gerçek birbirini tamamlıyor, birbirine uyumlu ise sorun yok ama maske kendini "ben buraya ait değilim" deyip sürekli düşüyorsa işte orada iş ilginçleşiyor. Günün sonunda herkesin maskesi kendisine. 

P.S. (3)   "Allah yazdıysa bozsun" derdi Sekvotka ikimiz için çıkan dedikodulara, varsayımlara. Gerçekten de arkadaşlar arası yaşanan ilişkilere "dostluk mu sevgililik mi" denirse kesin dostluk kazanır. En azından bizim dükkanda. Ne var ki bu "Allah yazdıysa bozsun" lafı kimi zaman kimi ilişkiler için herhangi bir yere gitmemesi ne kadar doğruymuş, yaşandıkça, görüldükçe doğruluğunu ne kadar da hissettiriyormuş. Iyi ki yazılan bozulmuş, iyi ki hiç yazılmamış, iyi ki, iyi ki, iyi ki ... Cidden şöyle bir düşünüp, gözümün önüne getirdim de midem kalktı. 

P.S. (4)   Savaş hali, silahlı saldırı hali, ayrımcılık hali, birbirini, komşunu, kardeşini öldürme hali hiç bitmeyecek mi burada? Hiç mi güne keyifle mutlulukla başlayamayacağız ve hep mi mutluluğa ulaşmak için çaba sarfedeceğiz? Sıkıldım.

Saturday, August 30, 2014

Arada yaşananlar # X

muhtemel gestalt günlerinin başlayış konuşmaları, bir şekilde beceriksizlikten hatta şımarıklıktan portishead'e gitmeyip sonrasında haliyle  i.k. ile hayıflanış; neredeyse- belki- iki yıl sonra sekvotka ile beraber, sadece ikili olarak rakı sofrasına oturuş ve bir şekilde kalkmayış, şehir meyhanesi, artık hiç mi hiç aynı olmayan istiklal'de yürürken yine sefahat'e uğrayış derken hafiften döne döne eve varış; karşı'dan eski semtine gelen isveçli ile buluşup süssüz ama güzel, varaklı emanetlerini neredeyse trafiksiz bir cuma gününde td'de görmek ,bir şekilde sönük akan cumanın ardından yine bir şekilde sönük ve summer sadness halinde devam eden cumartesinin miracığım ile aydınlanması, şenlenmesi derken günlerdir akan sönüklüğün juno'da, kendiliğinden gelişen ve hiç rahatsız etmeyen bir kalabalığın içinde, ortasında, keyfinde, kahkahasında bitmesi ve hatta balkon konuşması ile neticelenmesi ardından never on sunday hali; pazartesi, anlamlı pazartesi, # 2, "ooo çok korkutucu, "ooo çok heyecanlı" bir pazartesi; sabah 6 gece 12 saatleri arasındaki trabzon-gümüşhane-giresun-trabzon üzerinden cidden yemyeşil geçen salı, giresunluların katıksız deli olması; radyo günleri, cumanın sıcak ve boğucu saatlerinde arşınlayarak ne kadar uzun olduğunu farkettiğim tepecik yolu'ndaki talihsiz adres aramalar, bulamamaların ardından çirkin ama karizmatik erkek b. & g.g. ile td 'de geçen cuma eğlencesi ile arada yaşananlara "eh maşallah"demek.    


 

Sunday, July 6, 2014

Never on sunday # 3



rey.'den gelen şahane "yüzelim" fikri ile pazar gününe havuzu katmak, sanki barcelona veya kavala'daymışcasına evden elbise içine giyilen bikini ile çıkılan yol, koru içindeki havuz, kendilerini pek sevdiğimiz ev sahipleri evde olmasa da gayet kenarına yayılınan havuz, suyun güzelliği, suyun insanı mutlu etme etkisi, yeşilköy'deki havuz günleri anıları, çiroz'daki marmara vs ilbey site savaşları, elbette çok sıcak hava, elbette sudan çıkılmayan haller, evdeki havuzun şahane bir şey oluşu, hafiflenilen haller, her şeye rağmen hafiflenilen haller, suyun her türlü iyi gücü, dönüş, ıslak saçlar, ıslak bikini ve never on sunday ... her şeye rağmen. 

 

Monday, June 9, 2014

Arada yaşananlar, VII

nisbeten sakin geçen bir hafta, yağmurlu hafta, uzun süredir görmediğim kadar sık gördüğüm f.a., fransız yayıncının kendisine söylemi ile "fazlasıyla ve lüzumsuz derecede mütevazi" olan f.a., fransızlar, yayıncılar, yemekler, konuşmalar, konferanslar, fransız sınırları içerisinde olma durumu ile öğle vakti içilen şaraplar, üzerinden 2 hafta geçmesine rağmen hala geçmeyen kaburga ağrısı ile t. 'ye "herhalde dayak yedik de bu hale geldik" yorumları, hala mutlu mesut radio days ve bilmem kaçıncı program, gökyüzünde çakan şimşekler, sel eden yağmurlar, 21. yüzyılda hala su altında kalan modern türkiye şehirleri ve 12 yıllık iktidarın hiç kendinde hata bulmaması, hatırlanan kahraman şimşek santrafor ve başlayacak olan dünya kupası heyecanı, çocuk halli # 8, forever kırpık, istisnaların yaşandığı haftasonu ile cumartesi gecesi yemeğinin ev haline girmesinin ardından hem tematik hem uzun pazar kahvaltısının ferah feza'daki gey kapılım z. & metresim e. ile brunch hali, kavuşma hali, geçmiş doğumgünlerini, yıldönümlerini kutlama hali, prosecco hali, sanki evin mahzeninden geliyormuşcasına sürekli gelen şişeler hali, hesabın değil şişmiş çoktan elde patlamış hali, günlerden sonra gelen never on sunday hali, dost hali, keyif hali, çocuk hali, eğlence hali, nefes alma halinden gidilen arada yaşananlar ve başlayan hafta. inadına güzel başlayacak...sırf sana inat!

Sunday, March 9, 2014

Never on sunday # 2

yağmurların geri dönüşü, cumanın bir anda kendisini hissettiren soğukluğu, isveçli ile hiçbir şekilde denk düşmeyen ve bu gidişle de düşmeyecek olan bir cuma fantezisi, cumartesinin iyice soğuk hali, trafiğin kilit hali, eve kapanma hali, mini bahçe hali, fantastik ev hali, sabah radyo soulshine hali, akşam yemek hali, her zamanki gibi pek şahane pek lezzetli karaköy lokantası hali, rakı hali, deri etek hali, "kim kardashian olmuşsun" hali, tesadüfler hali, 2can den aka louboutin tesadüf hali, edepli yemek hali, uzun yemek hali, yeniköy'e gidememe hali, yağmur hali, soğuk hali derken pazar ve antipatik bir havanın never on sunday hali, yalan değil gerçekten de never on sunday hali, pazar gecesi sineması derken, dallas buyers club derken soğuk bir mart günü... 

Sunday, February 16, 2014

Never on sunday : (stres) toplarımı sıkarken




gerçekten de garip bir merkür yavaşlığı ve hırtlığı ile geçen bir hafta, yazıp çizmek istenilen o kadar çok şey olmasına rağmen yaşanan el gitmeme hali, aylardır özlediğim ama göremediğim 5 harfli s., hemen ertesinde yine deli gibi özlediğim ama bir beceriksizliklerimizden göremediğim s.e. ve beşiktaş'ın müthiş hali, united biraları, turşu peşinde haller, hala bir türlü başlamadığım tez, good vibrations ve belfast ve protestan ve katolik ve müzik ve hayata bağlanmak ve yine radyo günleri ve soulshine ve "aa 14 şubatmış aaa her yer kalpmiş kırmızıymış şişirmiş" derken gelen R2D2 ve uzaktan kumandalı helikopter mutluluğu ile bir cumartesi sabahının erken gelen hafif never on sunday hali devamında cumartesi gecesi karşı'ya geçme, gey kapılım z. ve yeni hanesi, güzel hanesi, evdekiler, evdeki sevilen davetliler, evdeki eğlenceli, keyifli insanlar, konuşulanlar, yenilenler, içilenler, bahsedilenler, kavuşulanlar, kavuşuldukça uzaklaşmak istenilmeyenler, geceleri soğuyan şubat havasına bir anda düşüvermek, karşı'dan sabaha karşı dönüş ve never on sunday arzusu ile uyanmanın zorluğu, yüklenenler, çökenler derken gerçekten de kendimi bir nevi (stres) toplarımı sıkarken bulup da bir josé mujica rahatlığında olamadığım için darlanmak....


Sunday, February 9, 2014

Never on sunday




şaşırtıcı şekilde yeni yılın ilk never on sunday'ı olması derken hala güzel hava, korkutucu şekilde kuraklıkla geçecek yaz günlerinin tedirginliği ile cuma akşamı ve radyo günleri'nin başlangıcı derken, heyecanlı derken, mira'nın yanında i.k., reyy. ile açılışı yapıp dakikalarca yanlış kanalı dinleyen # 8'e varış, arada isveçli'den gelen fantastik yorumlar, "gelir o ses merak etme sen", türünden gaz laflar, biraz utanma biraz heyecan biraz da güven derken eğlenceli hadise işte günün sonunda, ama öncesinde boogie boy evinde boogie boy buluşması, perili köşk gibi kapısı, "o, bu, şu, onlar bunlar şunlar" derken geçen saatler ve yine back to the future cumartesi, güneş bahar derken gece yine esintili geceler, yılların missoni 'sinin itsumi için fazlasıyla overdressed oluşu, yine sipariş görgüsüzlüğü, yemeklerin lezzeti derken insanoğlu için yine abartılı yemeler, pazar keyfi, belki uzun zamandır ilk kez hissettiren never on sunday ruh hali, elbette baştakilerin korkunç antipatik halleri, yalancı söylemleri baki kalsa da en azından biz hanemizde direniyoruz. sinirlensek de, üzülsek de, içimizde bekleyen büyük bir öfke mevcut olsa da gerçekten delirmemeye, güne gülümseyerek başlamak için direniyoruz, tepkimizi beklendiği gibi vermemeye çalıyoruz. işte o yüzden hanede never on sunday, ülkede never on sunday...

p.s. tam yedi yıl önce, 2007 şubatında yine bir vesile ile giymiştim. sanıyorum r.'nin doğumgünü içindi. sonraları yine epey sık giysem de bir şubat gecesi giyinme halinin anımsattıkları epey fantastik bir o kadar da komik oldu. hiçbir şey ama hiçbir şey aynı değil ki birinden bahsedeyim. sadece müzikler. dinlenilen müzikler eklenen yeni bir şeyler olsa da asıl dinlenenler hala aynı. bu da yerinde saymaktan ziyade dinlenilenlerin muhteşemliği. yoksa hiçbir şey değişmeden kalamaz. 

p.s. (2) venedik sevmeyen biri olarak tv5'teki bir belgesel resmen venedik'e dair algımı değiştirdi. bayağı bambaşka bir dünyası varmış, turistik kısmının haricinde. büyük bir cehaletle işte, "turistik sıkıcı" deyip geçmişim defalarca. eh, değilmiş, öğrenmiş oldum, karşıma çıktığında da never on sunday resmi olarak da dükkana koymak hoşuma gitti.

p.s. (3) üşenip de pazar sinema seansını eve almak kebapçı televizyonunda kolay oluyormuş. mönü de aynı değişiklik yok, 1 mısır ve 2 içecek dahil. pazar saat 19:00 seansı yer kebapçı sinema salonu film jeune et jolie (kız epey güzel ama eblek, konu fena değil, modern "belle du jour", ebeveyn-çoluk çocuk yanında bizim milleti zorlar da kendi kendine küçük çevre olur) . 

Sunday, November 10, 2013

Never on sunday # 13



cumartesinin yürek kıpırdatan, "hadi kavuşalım artık" hissi ile büyük heyecan yaratan k. sisters buluşması, "sen hazırlama biz getiririz" neticesinde ortaya çıkan retsina ve havyar takviyeli keyifli masa, 17:30 itibariyle konuşmaya başlayıp neredeyse hiç susmadan geceyi geçirmek, uzun saçlarını pek beğendiğim gey kapılım z., big sister e.'nin "yok kalkalım artık" dediği her seferde bir şişe retsina açıp finali prosecco ile yapmak, seyahat hayalleri, hatıraları, komiklikleri, planları, hindistan-kopenhag-yunanistan toplu ve kızlı-erkekli anıları, 2010 stevie wonder londra konseri finali ve another star coşkusu, "yetmez ama evet" eksenindekilerle bitmeyen kavga, ciddi meselelerin retsina ile daha da bir güzelleşmesi, assolist misali geceye aşağıdan yukarıya neredeyse sabaha karşı katılan # 8, gey kapılım ile bu yılki şarkımızın "lose yourself to dance" olması, hala atılamayan boş retsina şişeleri, mutfakta birikmiş çöpe gitmeyi bekleyen şişeleri gördükçe aklıma gelen e.k. & a.'nın strasbourg seyahati ve aynı "boşalmış ve çöpe gitmeyi bekleyen içki şişelerinin" manzarasının aklımdan hiç gitmeyecek hatırası; pazara güzel uyanış, hala güzel hava hala güneş, değişimin garip ama doğal hissi ve never on sunday ... 

p.s. buluşmaya yemeğe vaktinde gelen, geç kalmayan, geç kalmayı, bekletmeyi marifet sanmayan insanlara bayılıyorum. önce 5 demiştik, sonra "ancak 5.30'da gelebiliyoruz" deyip gerçekten 5:30'da zili çalan k. sisters gibilere ise büyük tavım. mübalağasız . aynen nezakete, özene olduğu gibi.