Showing posts with label Critique Magnifique. Show all posts
Showing posts with label Critique Magnifique. Show all posts

Saturday, May 5, 2018

Çirkinliğin Anatomisi

Pek sevdiğim dükkana az uğrasam da, buranın amacı belli, ruhu belli: Hafiflik, keyif, mutluluk...Çirkin insan, çirkinlik filan hiç olmasını istemediğim şeyler. Gel gör ki yaşanılan coğrafyanın çirkinliği ve leşliği bok çukurundan hallice olunca insan kimi zaman engelleyemiyor çünkü ecnebilerin dediği gibi, "because it's there" yani orada, artık görülmeyecek bir yerde değil, her şey apaçık ortada.

Kendisine duygularımı, kendisi hakkındaki öngörülerimin doğru çıkmasını daha önce yazsam da geçen günkü devasa çirkinliği; o kadar vahim, o kadar leş, o kadar çamur ve o kadar ezik ki... Aslında insanların kendi çabalarıyla bu kadar düşebildiğini görmek üzücü bir şey. İşini yapan bir profesyonelin üzerine, milli destekli balon bir özgüven ile yürümek? Neden? Neden bu kadar eziklik? 

Dışardan göstermeye çalışılan Türkiye'nin mış gibi mutlu hayatlar serisinde aslında hiçbir şey yolunda gitmiyor değil mi? Topluma gösterilmeye ve kabul ettirilmeye çalışışan her mutluluk, gurur, başarı o denli sahte ki, oyuncuları durumu nasıl yöneticeğini bilmiyor. Unutulan şey şu ki; insan beşeri bir varlık ve her an beklenmeyeni yapabilir, talimatların, baskının dışına çıkabilir, tüm bu zorlama gösterişlerin ağırlığı ile ruhsal çöküntüye girebilir.

Kolay değil, insanların kendisiyle dalga geçtiğini duymak, eski itibarını görememek, doğup büyüdüğü eski takımına bile geri gelememek. 

Daha da vahimi dünyada milyonlarca çocuğun sahip olduğu gibi doğal bir spor yeteneğine sahip olup onu istikrarlı antrenman, fiziksel ve ruhsal gelişim ile ilerletememek, popülerliğin şımarıklığı ile şişen egoyu bir de meşhur Ortadoğu tembelliği ile taçlandırarak balon gibi patlamak..!

Zamanında gazı verenlerin veya yancı loser entourage'dan kimsenin uyarmaması da acıklı. Oysa hayatın öğrettiği basittir: Hayatta kim olduğun ve ne kadar güçlü olduğun hiç önemli değil çünkü bir gün herkes doğası gereği yere düşer. Önemli olan bu düşmenin kendisi değil, düşüşün şiddeti ve düşülen yerden nasıl kalkıldığıdır

Epic fail hayatında başarılar... 

P.S. En bombası da fotoğraflarda agresifler kralı Emre'nin araya girip sakinleştirmesi olmuş.

P.S. (2) O kadar mutluyum ki, çok sevdiğim futbolu Türkiye'de seyretmeyi, takip etmeyi yıllar önce bıraktığım, Lig TV'imi iptal ettiğim için. 

P.S. (3) Daha da kişisel girersek tanım da yaparsak; gerçek hayatta tanımaktan, yanında yürümekten, aynı masaya oturmaktan utanç duyuran bir tip. Sevenlerine hayırlı olsun.  



Thursday, March 8, 2018

Alkışlanan Cehaletin (Taçsız) Kraliçesi

Ah canım ya... 

Yaşlılık cidden kötü bir şey. Hayır, yanlış söyledim; yaşlandıkça sapıtmak, geçmiş yılların getirdiği hazımsızlığın "yaşlı insan her şeyi bilir" özgüveniyle süslenmesi korkunç bir şey. Tabii bir de Hülya Avşar örneğinde olduğu gibi, bir de bu cehalet ile taçlanıyor ki insan düştüğü hale acımaktan başka bir şey yapamıyor. 

İnsanların hatta bir yerde hemcinslerimin bu kadar sığır bu kadar gerizekalı olduklarına inanamıyorum. - Hala- 

Yazık açıklamaları söylemi o kadar ama o kadar aptal ki... Karşısındakinin de üslubu o kadar medeni ve kat be kat ileride ki, bu durumda insan Hülya Avşar'ın düşüşüne değil acımak filan, sadece dudağını bükerek, pek de ilgilenmeyerek bakıyor. Ama çok biliyoruz ki, kendisinin ne yazık ki hala tek derdi dikkat çekmek. 

Yazık, 60'ına ilerleyen şöhretli bir insanın hala bu denli gelişmemiş, sığır ve toplumsal ilgiye muhtaç seviyede mutsuz oluşu talihsiz bir durum. Ama tabii şu da var ki, 80'ler Türkiyesi'nde Tanju ile ilişkisi sebebiyle home wrecker bir insan iken kendisini getirdiği nokta elbette bir başarı (gerçi Türkiye ünlülerin home wrecker olma hikayesini seven bir ülke. Sıradan kadını ise taşlayan, linç eden bir kültürü var ki o da işte ikiyüzlülüğün en güzel örneklerinden)

Burası çoğunlukla güzel, kool görsellerin olduğu bir dükkan olsa da arada bir işte talihsiz varoşlukta fotoğraflar burayı süsleyebiliyor. Bu seferki de aynen öyle; Türkiye standartlarında mavi gözleri beyaz teniyle dünya güzeli kabul edilen bir oyuncu (kendisinin de buna inandığı) ve (yasak) büyük aşkı yan yana. 

P.S. Ya bir de kendisinin iğrenç ötesi dövmeleri nedir ya? yok babaannesine özenmiş de kürt kadınlar gibi dudağının altına yıldız dövmesi yaptırmış. o kadar yapay duruyor ki kendisinde. hele hele göbekteki ve bacaktaki çirkinlik ötesi dövmeler... yorumsuzum.

P.S (2) Bir de bu Hülya örneğindeki gibi, Edremit-Balıkesir-Ayvalık kökenli kimi kızların doğduğu mavi/yeşil göz, beyaz ten gibi nisbeten ayrıcalıklı fiziksel özellikleriyle cidden çirkin bir toplumda parlamalarını anlıyorum da, çevrelerinden gelen ve direkt Angelina Jolie'ye bağlanan varoş gaz iltifatlarıyla şişirilmesini feci gülünç buluyorum. Ha bi Angelina Jolie gazı, bi de Fashion TV mankeni gazı... Yarılarak güldüğüm anlar resmen... 



Tuesday, December 26, 2017

Neden bebito, neden?

 Hiç bugünkü çocuklar gibi delicesine prenses olmayı istedim mi çok iyi hatırlamasam da eminim istemişimdir. Özellikle de tek kanallı 80'lerin TRT'sinde Diana ve Charles'in düğününü ekrana kilitlenerek seyretmiş bir nesilden gelen biri olarak, kesin prenses evliliğini hayal etmişimdir (veya toplumsal roller tarafından ettirilmişimdir). Gerçek hayatta ise, Diana'dan sonra yine hatırlayamacağım kadar uzun süredir "prenses" kılıklı, prenses taklitli kızlardan nefret ettiğim gibi, bu rolden ayrıca nefret ediyorum. İş yerlerinde, plazalarda olduğu gibi, sokakta da bolca wannabe prenses var ve ne yazık ki varlıkları sadece zaman kaybı. 

whatever.

Olayımız burada prenseslik değil, şu kahverenginin çirkinliği... Neden ama cidden neden??? Neden bu kadar çirkin ve iğrenç bir renk giyilir ki? Böyle garip bir bejimsi sümsük bir renk ile yanında babaanne kahverengisi. Korkunç! Kız zaten siyah bir de üzerine kahverengi amann yani...Taba rengi olur, Hermes'in, Mulberry'in kullandığı taba rengi olur ama bu ton kahverengiler kadar kötüsü az görülür. Prenses bile olsa çirkin durur. 


Saturday, December 16, 2017

Arada Yaşananlar # 8

Bazı şeyler ne kadar uzun sürerken bazıları ne kadar kısa değil mi? Veya hiçbir şeyin aynı kalmadığı bir yerde, inatla aynı şeyi istemek... 

Kasım-Aralık arası yaşananlar, bazı hastalıklar bazı hastane ziyaretleri, eski L.A. girl yeni Yale girl E. ile yemek, polisiye haftası, bazı değişiklik peşindeki görüşmeler, J.A.'yı beklerken en sevdiğim şey bankta otururken parkta yıllar öncesinin bu sayfalarında zikredilmiş o zamanki sıfatıyla kifayetsiz muhteris adamını görmek, hala aynı loserlığı ile varlığını gösteriyor oluşu, gereksiz stresli hareketler derken ve #8'in doğumgünü kutlamaları... 

P.S. Bilmiyorum bundan 10 yıl öncesinde gerçek bir çapsız olduğunu düşündüğüm N. için bugün de kifayetsiz muhteris der miyim? Muhtemelen, belki o denli yüksek sesle düşünmezdim ama fikrimin değişeceğini zannetmiyorum. İnsanlar değişen varlıklar değiller. Uyum sağlıyorlar ve eğer istiyorlarsa gelişim gösterebiliyorlar ama değişmiyorlar. Kötü kötü, iyi iyi kalıyor. Aradaki leşlikler, çapsızlıklar şartlara sosyal konuma para durumuna toplumsal kabule göre değişiyor. Ama şunu çok iyi biliyorum ki, insanı çocuğu eğitiyor. Yani çocuktan önce etrafına ukala, yargılayıcı ve kötücül olan insanlar, zaman içerisinde kendi çocukları-doğal olarak- başkalarında görmek istedikleri mükemmellik seviyesinde olmadıkları hatta hata yaptıkları, beceremedikleri veya herhangi bir şekilde tökezlediklerinde yarattıkları hayal kırıklığı o tiplere en iyi ders oluyor. N. için de öyle olacak, belki oluyordur da. Hayat! that's life

Wednesday, June 7, 2017

Öngörülerime hayranım...

Yalan değil ama insanlar hakkındaki öngörülerimin, hissiyatımın, gözlemlerimin söylediğim zaman kabul edilmeyip bir gün bir şekilde benim söylediğim şekli ile yaşanmasına, gerçeğin ortaya çıkmasına, yaptığım yorumun zamanı geldiğinde herkesce kabul edilmesine bayılıyorum. Eğlenceli bir hal benimkisi; neticede beynin içinde bir şeyler işliyor, kendini ifade ediyor. 

Bu yorumların gözlemlerin ünlüsü var, ünsüzü var. Topçusu da var; daha önce defalarca bu dükkanda radara yakalanan Arda Turan gibi. 

Bugünlerde büyük bitişte. Tükenerek bitecek. Her şey gibi. Sadece fazla hızlı oldu bununkisi. 

Bir de o Entourage dizisine özenmiş gibi loser kardeşi ve ondan da loser Bayrampaşalı mahalle arkadaşları ile gezmeler filan.. Epic fail hepsi. Ufkunu açamayan, taksitle gittiği Avrupa seyahatinden dönerken  "aç kaldım, simit yok beyaz peynir yok burada" diye ağlayan türk turist karakter klişesinin topçusu işte. Sen git yedek de olsa Barcelona'da oyna ama her haftasonu koşa koşa buraya gel, abuk subuk tiplere yaz, bir adım ilerleme.

Zamanında verdiği röportajda "eve girildiğinde ayakkabılar kapının dışında çıkar çünkü geleneğimiz öyle" diyen bir tip olarak bu sayfaya ilk girişini yapmıştı. Bugün Pompei'nin son günlerinde bir topçu olarak ilerliyor.

Ağlar yakında. 

Tanısam eve sokmam, o kadar vahim bir tip.

Sunday, May 28, 2017

Cuma "Cannes" Eğlencesi

Elbette bugünün cuma olmadığının farkında olmadığını bilmekle beraber "canım isterse yaparım, canım istemezse yapmam" mottosunu bir şekilde hayata uydurmanın fena olmadığı kanaatindeyim. 40 yılda bir yıllar sonra içimden Cuma Eğlencesi yazmak gelmiş, Pazar da yazarım, Salı da. Hem ayrıca artık 40 yaşında olmanın getirdiği bir eğlenceli hal var; oooo her yerde kullanıyorum bu "40 yaş ayağını". 

O yüzden bebeğim, hazır kanayan dünyaya, ülkeye rağmen, içimde bir eğlence kıpırtısı olmuş neden olmasın, hazır Cannes da bitiyor bugün, o halde 40'larının sonlarında Eva bir şey gelsin. 

Cannes sadece filmlerin değil, bu AMFAR gibi galaların veya L'Oreal gibi sponsorların kendini gösterme yeri. Eva da L'Oreal reklam yıldızı olarak gitmiş de nedense bir türlü giyinememiş. O kıyafet, o ruj hiçbir şekilde olmamış kendisinde. Ama saçları iyidir herhalde diye düşünüyorum, L'Oreal bir şekilde yapmıştır artık ama o kıyafet o bünyene nayn bebeğim. L'Oreal demişken neredeyse 10 yıl önce orada yönetici bir kadın ile tanışmıştım tam Efsane ile ayrılmışken, o da meğer kendi yakın arkadaşını Efsane'ye ayarlıyormuş. Olur öyle şeyler gayet normal de çok gülmüştüm. Meğer garip garip beni takip ediyorlarmış filan. O zaman bir de öyle takip için Instagram filan yok, Facebook bile Türkiye'ye henüz uğramamış, işte bir şekilde buluyorlarmış yolunu. Bayağı komikti. Michel'li bir kızdı, adını tipini hiçbir şekilde hatırlamasam da Michel'li olduğunu hatırlıyorum. Velhasıl L'Oreal markası beni pek güldürür.





Offf...Sıkıcı Almanlardan Diane Kruger. Amerikalı kocasından da ayrıldı, Fatih Akın'nın filminde oynamış filan Cannes da Alexander McQueen elbisesi ile tasarımcı Jason Wu ile poz vermiş de elbise o kadar kötü ki bu fotodan anlaşılmaması ciddi bir şans. Efendim, giydiği elbise değil, uzun ve yamuk bir tuniğin içinden çıkan oversize bir pantalon... Facia...Bir de püskülleri tüyleri filan da var. Oy ki oy ... Keşke yanındaki Jason Wu'dan bir şeyler giyseydi...

Üzülerek güzeller güzeli Coco Rocha 'nın yeni kestirdiği kısa saçlarıyla müthiş çirkin olduğunu söylemek durumundayım. Hani ben ki kısa saça tav, kısa saç hayranı bir insanım, şu an uzamış saçlarımı kestirmemek için zor tutuyorum kendimi, gerçekten yazık etmiş güzelliğine. Ve bir de o kadar kötü bir kesim ki... Siyaha da boyamış. Yalnız sanıyorum ki bu biraz o platin beyaz boyanın cazibesine kapılıp sonrasında saçları eline almakla ilgili de bir durum. Saçını bu fantastik güzellikteki renge boyatan herkes bir eline alıyor saçları ve kestirmek durumunda kalıyor. Ama kendisi güzel bir insan.



Ooooooo... İşte giyinebilenler, götüne güvenenler böyle giyinsin....Hele o Anja Rubik...Aman yarabbim, ne kadar müthiş olmuş (saçını filan daha güzel yapabilirdi ama elbisesinin bacaklarının muhteşemliğine sallarım kendisini). Yorumsuzum o kadar güzel...

Hah işte overrated kızlardan...Ha belki kendisinin böyle mankenlik bilmem ne gibi kaygıları yoktur ama bilmiyorum, pek öyle durmuyor da kestirmek zorunda kaldığı saçlarıyla tek kelimeyle facia...Benim teorim yine bu platin-beyaz saç rengi yüzünden bu ingiliz socialite Cara ve kankası Kristen Steward saçlarını kısacıktan da öte bir vaziyette kestirmek zorunda kalıyorlar. Elbise de olmamış, kendi de olmamış, o rujun rengi hiç olmamış. Bir nevi epic fail de celebrity olunca kurtarıyorsun paçayı. 

Anoreksik evlat sahibi anoreksik Donatella Versace, Black don't crack lafının yaşayan örneği Naomi Campbell, boktan oyunculuğu ve ultra antipatikliği ile her tarafta gözüken, manasız hareketler yapan adını unuttuğum koca burunlu oyuncu ve yıllardır film çekmeyen, çektiklerinde ise sıradanlıktan ileriye gidemeyen Ben Affleck ile bir türlü boşanamayan yine adını unuttuğum kadın oyuncu. Hepsi "celebrity sıradanlığı" içerisinde yani çok pahalı markaların elbiseleri üzerinde bir bok yapamayan cinsten. Gereksizler ordusu. Ama people mı people...
Güzel ingiliz manken, beyaz tenli, kızıl Karen Elson kırmızı elbisesi içerisinde. Şimdilerde Nashville'de mi ne yaşıyor, galiba Jack White'dan da ayrılmış. Ama yine de Amerika'nın değişik bir coğrafyasında gül gibi yaşıyor.





Evet, biraz kısa bir Cuma eğlencesi ile biter gider bu sefer. Yapacak bir şey yok.  Kısa olsun ama yine de olsun diyelim...Cuma eğlencesi ruhumuza iyi gelsin, ileriye bakalım, biraz ruhumuz dinlensin.  

Bu arada canım Türkiye insanı da Cannes'a sözde çıkarma yapmış-her zamanki gibi-... Offff o kadar varoş o kadar sıradanlar ki...Yazık bir de festivalin gösterim programında değil, bu L'Oreal Moreal gibi markaların düzenlediği geceye katılan ışığı olmayan ama işte Türkiye şartlarında meşhur olan şarkıcı-türkücü-oyuncu tayfası kendisinin fotoğraflarının çekileceğini zannetmiş de almış eline oturmuş. Yemin ediyorum loser'lıkta #1 ilerliyoruz.

Monday, May 1, 2017

Arada Yaşananlar # 4


Gariban hayatlarımız hep başka birilerine, başka güçlere, başka sevimsizliklere bağımlı olduğu için ruhumuz da hep bir başkasından etkileniyor, bir başkası tarafından şekillendiriliyor. 

Hiç ciddi şeyler yazmak istemesem de bu ülkede her şey ciddi, her şey soğuk ve her şey o çirkin kahverengi renkli bürokratik baskı altında. Gülmek, kahkahalar atmak ise tamamen kişinin kendi çabası, kendi motivasyonu ile oluyor. Ne boktan değil mi? Millet Mars'ta kuracağı koloninin derdinde, Chanel'in yeni koleksiyonun güzelliğini konuşurken bizler günlük sıradan bir gülümsemenin peşinde ilk insanın ateşi yakmak için sarfettiği çabayı gösteriyoruz. 

whatever.

Açıkcası Mayıs ayının gelmesiyle birlikte kendimi de biraz zorlamak, bir şekilde burada geçirilen yılların yaşanmışlığını kutlamak istedim. Gerzek insanoğlu işte; hep kendisine bir umut kapısı yaratıyor, güne güzel başlamanın peşinde koşuyor...

O halde, zaten sene-i devriyesini devirecek olan OHAL ile beraber yaşarken geçtiğimiz aylara bakarsak;

biraz kavgalı, biraz fazla yanlış anlaşılmalı, hatta biraz "varoş ifadeli" geçen mart ayının bitmesiyle gelen nisan tatili ile beraber brüksel ve yabancı aile ziyareti, bol bol yemek, bol bol şampanya, bol bol michelin yıldızlı yemek, #8'in yokluğu, havanın güzelliği, tatie anotherstar halleri ve bu sefer hediyelerin kaybolmaması, ba(ğ)zı ciddi konuların telaffuzu, ciddi konularla ilgili girişimler, konudan bağımsız antiquaire gezileri, bol bol géraldine, nico, emilie&louise ve hatta martine&jean; istanbul'a dönüş ile beraber çöken ağırlık, referandum ağırlığı, çapsızlığı, kötülüğü ve ilginç bir şekilde geri gelen umut; havanın uzun yıllar sonra gerçekten bahar gibi hissettirmesi yani yağmurlu yani soğuk yani güneşli yani tam hasta olmalık, yani tam baharlık olması ve garip bir şekilde güzel bir şeylerin eve geri dönmesi...

P.S. Artık kötülüğün sadece "adam öldürmek" ile filan sınırlı olmadığını biliyoruz değil mi? Yani kötü olmak veya kötülük yapmak için illa korkunç, kanlı bir eyleme imza atmak gerekmiyor. Gerçi Hannah Arendt, en sevdiğimiz insanlardan, bunu bize defalarca söyledi, defalarca tekrarlattı da biz aptallar anlamamakta ısrar edebiliyoruz. Gel gör ki yaşıyoruz. 16 Nisan gecesi olanlar sadece bir yelpazenin katlanan parçaları gibi. Filmi çok eskiye, çok eski hikayelere sarabildiğimiz gibi, herkesin pek güldüğü Recep Ivedik filmi bile bu topluma yapılan kötülüğün güzel bir örneği. Veya Ankaralı artık iyi zenginleşmiş mimar arkadaşın Kabataş'a kondurduğu martı gibi, yine aynı mimar tipin tarihi yarım adanin silühetini bozacak şekilde yaptığı çirkin ötesi köprü gibi, topçu sığırların birbirlerinine gaz vererek çomaristan desteklemeleri gibi (Haşmet'e ağır girerdim ama bugün o gün değil)... Hiçbir şey aynı kalmadığı gibi, her şey değişecek, değişiyor. Değişmeyen tek şey insanoğlunun güç karşısındaki zayıflığı, kaypaklığı, aciz hali. İşte o zaman her şey ortaya çıkıyor. 

Dönüşler hayırlı olsun, bebeğim. Bakarsın "bir gece ansızın gelebilirim" (ne eğlenceli hayatlarımız vardı değil mi?) . Aynı suda iki kere yıkanılmaz ama değişen suda varolabilmek ancak şahsiyetli olanın becerisi. 


Saturday, January 23, 2016

Gülmek=Sarhoşluk=Ayıp=Yeni Türkiye




Mevzunun iyiden bir üç haftası var da maşallah 2016 sağlı sollu ölümlerle başladığı için ne yazmaya, ne oturmaya, ne keyiflenmeye zaman bıraktı. En acısı da ölenlerin bir şekilde iyiler kontenjanından olup, leşlere bi bok olmaması. Maşallah, hepsi de semirmiş domuz gibi, g.tlerini sallayarak dolaşıyorlar etrafta. 

whatever . Yine bir ölümle, cenaze ile geçen haftasonundayız ama tamam artık biraz başka şeylerden bahsedilsin. 

Karasal yayın başka bir şeymiş, öğrenmiş olduk. Hani evet internet de çok etkili ama insanların hala karasal radyo dinlemesi güzel bir şey, en azından benim çok sevdiğim. O yüzden yaptığım işe de bayılıyorum. Ve tabii karasal yayında daha çok insana ulaşıp ulaştığın gibi daha çok insan da senden haberdar oluyor. Oradan buradan "aaa duyduk, dinledik, çok beğendik veya hiç beğenmedik" gibi laflar geliyor, eğlenceli ya da "amaaan" deyip geçip gidiyorsun. 

Açıkcası her lafı iyi veya kötü kaale almak gereksiz bir durum. Aksine üzerinde durmamak yürüyüp gitmek lazım. Özellikle de Türkiye gibi manasız şekilde herkesin her şeyi bildiği, her şeyden haberdar olduğu, her şeye hakkı olduğunu düşündüğü, herkesin en zengin, en bilgili, en v.i.p, en dahi, en güzel, en yakışıklı, en ahlaklı, en saygıdeğer insan olarak varolma çabası sergilediği bir yerde. 

Program gayet şahane, eh neredeyse 2 yıl oldu, artık karasal marasal, mutluluk derken pek eğlenceli, bol kahkahalı yılbaşı programının üzerine karının teki üşenmiyor mesaj atıyor "dj anotherstar sarhoş mu" diye ... Bir de yanına gülücük işaretleri koymuş sempatik olmuş. Barthez usturupluca cevabını verse de tabii kadının mesajı kendisi açısından oldukça acıklı hatta zavallı bir durumun ifadesi. Öyle ki "bir insan eğer bu kadar çok gülüyorsa kesin sarhoştur" ifadesini sürekli kullanması, "ama hayır, şaşırdım yani, tek başıma da değildim, 4-5 dinliyorduk, hepimiz sarhoş olduğunu düşündük, şaşırdık, bir insan böyle gülemez" gibi cümleleri tekrarlayışı filan ...

Yazık... Öylesine acıklı ve üzücü durumda ki :

# 1 Üşenmemiş gitmiş radyonun sayfasından mesaj atmış. 
# 2 Gelen usturuplu mesajın üzerine yine üşenmemiş bir paragraf daha yazmış, "hayır ama, nasıl yani? neden bu kadar gülüyor ki " gibi kendi acıklı durumunu daha da derinleştirmiş.
# 3 Gülmenin sadece ve sadece gülmenin mutsuzlar için ne kadar korkutucu, gülenler için ise ne kadar güçlü bir eylem olduğunu bir kez daha biz "sağlıklı" olanlara göstermiş. We got the power! 
# 4 Sarhoşluğun ise gülmekten de beter, ayıp bir eylem olduğunu ifade etmek istemiş ama ima etmiş, kınamaya çalışmş. Bu her ne kadar kendisini ve kendisi gibi düşünenlerin gülünç durumunu bizlere gösterse de bu zeka ve kapasi sahipleri ile gidilecek yolun çok zahmetli olduğunu ortaya koymuş.
# 5 Gülmeyi ve eğlenmeyi kendi hayatı içerisinde unutmuş. Ki açıkcası bu durumla hiç ilgilenmiyorum. 
# 6 Aynı şekilde bu ülkenin %90'ı ile ilgilenmemek, kaale almamak lazım. Gereksiz çaba. 
 # 7 Ama daha önce de dediğim gibi, heriflere bravo! Koskoca ülkeden bir kötülük ve gerzeklik abidesi yarattılar. 

Peki bu durum, ülkenin içindeki, insanların bu acıklı gülmekten korkan gülmeyi kınayan halleri Gülün Adı 'nı hatırlatmıyor mu? Orada da işlenen cinayetler Hz.  İsa'nın güldüğünü anlatan kitaplara ulaşmanın peşindeki rahiplere olmuyor muydu? Nedense güç sahipleri hep ciddiyetle, suratsızlıkla saygı uyandıracaklarını ama sonuçta ellerinde patladıklarını görmüyor mu? Kilise, rahipler, hıristiyan dini bunu yüzyıllarca yaptı, şimdi yumuşadı, kendisine bağlamak için yumuşamak zorunda kaldı. Bizde ise hala gerek din, gerek toplumsal baskı her türlü ciddiyeti savunan, kahkahadan, mizahtan, gülmekten uzak bir dünya algısını oturtmaya çalışıyor. Boşa kürek çektiğinin farkında değil. Yazık. Ama evet, yüzyıllar sürebilir geleceğin gelmesi.

P.S. Peki Umberto Eco 'nun ne kadar ama ne kadar büyük bir yazar-düşünce insanı olduğunu bir kez daha görmüyor muyuz? 

P. S. (2) Bu saatten sonra tanımam etmem seyretmem de ama Saba Tümer'ı sadece kahkahalarından ötürü sonuna kadar destekliyorum. Kendini bi bok sanan ciddi suratlı sevimsizlerin yanında. 

Wednesday, January 13, 2016

Karanlığa mahkum ülke


Önümüzde daha uzun yıllar var. Karanlık ve leşlik içerisinde gideceğimiz. Kimse milletin ne kadar iyi olduğundan, şahane karakterinde, yardımseverliğinden, misafirperverliğinden filan bahsetmesin çünkü ne olduğumuz artık iyice ortaya çıktı; kaypaklığımız, kötülüğümüz, ikiyüzlülüğümüz, korkaklığımız, dolandırıcılığımız, sığırlığımız, açlığımız, kıskançlığımız, başkasının mutluluğundan mutsuz olma halimiz, çirkinliğimiz ve leş kargası karakterimiz, yani her şey gün gibi ortada. 

Ama tepedekilere bravo! Gerçekten bravo çünkü bu çirkin karakter özelliklerini çok güzel tespit edip bundan bir abide yarattırlar; olması gereken rant peşindeki, kötülüğü yapıp da sonrasını önemsemeyen bir çirkinlik abidesinin tahakkümü altındayız. 

Bize kolay gelsin demekten başka çare yok, değil mi?

Sunday, November 8, 2015

Never On Sunday # 4


Nasıl normale dönüldü mü yoksa zaten biz bir hayal ülkesinde geçici bir süre için yaşamayı denemiş ama 3 aylık vizenin bitmesi ile pasaport polisi tarafından apart topar kendi, o iyi bildiğimiz le pays du mal'e mi gönderildik? Yapacak bir şey yok. İnadına yaşamak hem de inadına güzel yaşamak her zaman en iyi cevap en iyi tepki. En azından bizim dükkan için. Düşülse de kalkılır, devam edilir. Nitekim öyle oldu. Seçimin ardından soğuk duşumuzu alıp pazartesi gününe başladığımızda artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Gazetecilere ters kelepçe takan polis de aynı şeyi söylemedi mi zaten "bundan sonra hiçbir şey aynı değil, size öğreteceğiz" diye. Eh öğreniyoruz işte. Yalnız unutulmaması gereken şu ki, hiçbir şey hiç kimse için aynı değil, olamaz da zaten. Ama evet, defalarca söylediğimiz gibi gelecek uzun sürüyor. 

O yüzden neye inanıyorsak ona devam... 

P.S. Son zamanlardaki takıntım ya da daha doğru bir ifade ile algı seçiciliğinin odak noktası bir mekandaki özellikle de pek havalı pek pahalı mekanlara gelen elbette çok havalı, maşalı saçlı, orta-üst yönetici veya ev kadını olan kadınların tek taş yüzükleri. Hepsi o kadar sıkıcı ve o kadar aynı ki...Hepsi tamtur ve tektaş. Ve hepsi aynı. Ve çoğunda da çok sakil duruyor. Muhtemelen o yüzüğe çok büyük anlamlar yüklemekten ötürü olsa gerek, her şey fazlasıyla mış gibi.  Zaten çoğu kadın da aynı, gerek zevkleri gerek adamlara dair ajanda üzerinden giden halleri ile. Evet dediğim son günlerdeki yeni eğlencem bu; önce yüzüklere ardında tipe bakıp hikaye kurgulamak. 

P.S. (2) Hayır, tek taşa karşı değilim. Aksine. Ama sıradanlığa ve ortalama zevkin kendisini ortalıklara atmasına karşıyım. Ha tabii bir de o g.tüm gibi tek taşlarla kendisini Kim Kardashian'nın devasa yüzüğünü takmış gibi hareket edilmesine hastayım. Ulan altı üstü adam gitmiş Kapalıçarşı'dan (bu iyi tahmin, Atasay filan demiyorum mesela) almış yaptırmıs en iyi ihtimalle de -ama en iyi diyorum- Tiffany'den almış. Eee? Çap belli, karat belli, model belli, karının giydiği kıyafet, maşalı saç modeli belli, olmadığı zaten belli. O yüzden bi sakin bebeğim, kimsenin sana ve parmağındakine baktığı yok. 

P.S. (3) Bütün bir haftam neredeyse doğru fontu aramakla geçti; "memoriam". Ve buldum. Ve çok güzel olacak. 

P.S. (4) Beşiktaş pazarı ve Bodrum kırma zeytini. Cumartesi keyfi. Ve ardından gelen Sabahattin keyfi ve rakı keyfi ve lüfer keyfi ve # 8 keyfi. 

Olduğu kadar bir never on sunday...

Monday, November 2, 2015

Sabah


"Nefes al nefes ver, nefes al nefes ver" ... 

Yapacak şimdilik pek bir şey yok, aldık elimize oturuyoruz. Ağlayacak veya söylenecek bir durum da yok açıkcası. Her şey neyse ne, işte. Ha, ama sandıklarda hırsızlık, usulsuzluk var mı? Kesinlikle! Sonuna kadar hem de. En komiği de yıllarca (halen de) bu ülkede solcular, sosyalistler hep vatan haini , ülkesini milletini satmak isteyen  şerefsiz damgası yedi, sırf "eşitlik, adalet" kavramlarını savundu diye hapse düştü, işkence gördü. Karşı taraftaki sağcılar, milliyetçiler, muhafazakarlar, islamcılar da herkesin ve her kurumun gözü önünde göstererek yaptıkları her şeyi vatan millet inanç (islam) uğruna yaptıklarını söyleyip binlerce insanı patlattılar, domuz bağı ile işkence ederek kadınları öldürdüler, aydınları sanatçıları otel odalarında diri diri yaktılar. Öldürmedikleri zamanda da yalan, hırsızlık, yolsuzluk, dalavare ile arazileri kapattılar, ihaleleri aldılar, oy pusulalarını çaldılar, para vererek oy satın aldılar. 

Durum bu, hayat da bu. that's life. Üzülecek bir şey yok çünkü üzülünecek o dönem çoktan geçti gitti. Bugünün başlığı bokun içinde nefes almayı öğrenmek çünkü bir süre daha bokun içinde kendisini büyük bok sanan küçük ve çapsız boklarla beraber yaşamak zorundayız.

Bugün gülenin ağlayacağı günler de gelecek, herkes gibi. Hiçbir şey aynı sürmüyor aynı kalmıyor. Sadece bu bekleme dönemi çok sıkıcı ve boktan. 

Ne yaparsan yap yine her gün güneş doğuyor, sabah oluyor ve akşam batıyor. Yani hayat devam ediyor. Herkes için. İstesen de istemesen de. O yüzden dünya yine dünya döndü, sabah oldu hayat da bizler için nefes alıp nefes vermeyi öğrenerek, çirkinliği görmeye alışarak hayat devam ediyor. Kötülerin dünyasında pis sırıtışlarının gölgesinde. that's life. Cidden. 

Encore un matin. 

P.S. Ama evet bir wish list 'im var. Hepsi, kime ne yaptılarsa (iyi-kötü diyeceğim de yaptıkları iyiliklerin bir elin 5 parmağını geçeceğini düşünmüyorum) gani gani başlarına gelmesini diliyorum. 

Eee bebeğim, naparsın artık hepimiz kötüyüz, kötülüğü ustasından öğrendik.  

Saturday, October 31, 2015

Arada Yaşananlar # 7

Normal insanlar gibi normal duygularla, keyiflerle, ruh halleriyle yaşamaya çalışmak, hayal etmek derken bir şekilde yer yer hafifleyen duygular, duyulmayan hisler, ötelenen nefret dolu bakışlar ve bir şekilde yaşanan normal yaşanmaya çalışılan hayatlar, arada yaşananlar

Deli gibi yağmurlu günde bir şekilde zorunlu olarak gidilen Ağva ve şehirden bilmem kaç derece daha soğuk havası ve bir şekilde akıllara hemen sevgililerin kaçamak güzergahı fikrini getirmesi; bitmek tükenmeyen eğitim sevdası, koçluk müessesi pek sevdiğim İdila ve doğumgünü kutlaması derken kutlamanın ne yazık ki bir o kadar hazzetmediğim jash'ta olması, pek matah olmayan mezeler ile korkunç servisin birleşimi; Fener-Galatasaray maçına ilgisizliğim, umarsızlığım ve önceki geceden sonra kalan sarhoşluğum; "tinder'tan hızlı" iyi niyetli ama epey beceriksiz pimp hizmeti (m) ; geçtiğimiz günlerde yazmayı unuttuğum ama gayet keyifle hazır bulunduğum Sani 'nin doğumgünü ve Boogie Boy ve U. ve bir şekilde aile içinde kutlama hali; # 8 hali; 29 Ekim gösterisi ve çocukların komik ve eğlenceli ve umut veren hali; bayram hali; Fuket ve Furi ile pek güzel pek beklenen bayram yemeği, şahane yahni, şahane şarap, şahane jameson derken birden yani işte 2 civarı (daha gece 4'ü bulmamışken) gecenin zengin kalkışı; son bienal atakları, ziyaretleri; bir şekilde bir şeylerin veya her şeyin değişme hali içerisinde arada yaşananlar...

Daha yazacak çok şey var. Belki sonra. Belki hiçbir zaman. Daha önümüzde yarın var. Hem de çok uzun süren bir yarın. Hallelujah!

Friday, September 11, 2015

Komşunu Tanıma Zamanı, part II

"Peşmerge kıyafeti' giyip sosyal medyada paylaştığı için Muğla'da saldırıya uğrayan ve zorla Atatürk büstü öptürüldükten sonra linç edilmek istenen İbrahim Çay olaydan sonra ilk kez konuştu: Beni dövenler kapı komşumdu ".
Çok olmadı değil mi buraya " Komşunu Tanıma Zamanı" diye yazalı. Eh işte, talihsiz yalnız ama güzel ülkem; şüpheli, kötü, tehlikeli bir şeyi düşündün mü sana gani gani veren ülkem...
Her şey gitgide çirkinleşiyor, leşlikten kafamızı çıkartamayacak vazitetteyiz. Bir baskıdan kurtulma umudu diğerinin putperestliğinde bitiyor. 
 Evet, zaman komşunu tanıma zamanı, eşini dostunu bilme zamanı. Güven dostluk saygı kolay işler değil. O yüzden hala inandığım şey şu; evet belli bir şekilde belli temel değerlerde iyi anlaşan insanlar beraber kalmalılar, kendilerine yarattıkları dünyanın parçası olmalılar. Budur. Gerisi zaten bakıldığında oldukça acıklı. Baksana kapı komşum dediğinin yaptıklarına. Ya da 6-7 Eylül'de yaptıklarına. İlk değil ama son mu? Zannetmiyorum. Ama bir şekilde gerçek temelli bir birliktelik dostluk arkadaşlık komşuluk bazı şeyleri kökten değiştirebilir.  

Wednesday, September 9, 2015

Komşunu Tanıma Zamanı

Kimse kusura bakmasın ama zaman insanın dostunu, sevgilisini, komşusunu, arkadaşını hatta kardeşini tanımasının zamanı. Her şey zaten çirkin, her şey zaten rezil, her şey zaten iç karartıcı vaziyetteyken bari en azından yanımda beraber nefes almaktan mutlu olduklarım olsun. Eş dost çevresi tamamdır. Girilen süreç olması gerektiği gibi işledi, her şey elekten geçti ve geriye biz, kalması gerekenler ve kalmasıyla mutlu edenler kaldık. İş, profesyonel hayat ilişkilerini filan geçiyorum çünkü iş hayatı dediğin şey normalde evine dahi sokmayacağın insan ile günün en uzun saatlerini geçirme zorunluluğunu getiriyor. Bir şekilde idare ediyorsun, çok kaale almıyorsun lafını edip yürüyüp geçiyorsun. Komşuluk ise ilginç ... Ahh o eski komşuluklar diyecek halim yok, öyle arayışlarım da yok. İyilerine denk düştüğümüz Yeşilköy günlerinde çocukluğum şahane geçti ama bitti gitti. Bugün ise birçok insan gibi öyle içiçe olalım, pasta börek alışverişi yapalım kandillerde helva dağıtalım arzum yok. Karşılıklı düzgün, medeni ve yapışmayan ve mesafeli olsun, tamamdır. Ve tabii temel değerlerde hemfikir olabilmek en güzeli...

Evet, iyi bir kadın. Yine kendisi gibi hakkında pek bir şey bilmediğim ailesi de fena değil. Neredeyse on yıl olacak taşınalı, o sürede zarfında çocuklar bile büyüdü. Adamı pek bilmiyorum, sabahları çok erken gidiyor, nadiren görüyorum ve kim olduğunu bilmeden iyi akşamlar, günaydın deyip geçiyorum. Birimiz en alt bir diğerimiz en üst kat olunca bu durum dahi gayet medeni. Ancak günün sonunda kapı önündeki paspasın üzerine atılmış Sabah gazetesini görmek zaten kayıtsız medeni olan ilişkide her şeyi netleştiren nokta oldu. Paspasın üzerinden hane bireyleri tarafından içeri alınmayı bekleyen Sabah gazetesi, niyet veya amaç veya sebep ne olursa olsun her şeyin göstergesi oldu. En azından benim için. Özellikle de içinde bulunulan bu kabul edilemez faşizan günlerde... Çirkinliğin, yalanın, yalakalığın, cehaletin göstergesi bir gazete öyle veya böyle girdiği evin ve okuyucusunun da bir yerde ne olduğunun göstergesidir. Belki çok müthiş, iyi insanlardır; olabilir. Ancak öyle bile olsa bu kadar bilerek, amaçlı ve mimarının belli olduğu bir kötülük ekseninde yer alan bir gazetenin okuyucusu, seveni, takipçisi, destekleyicisi, çalışanı olmak hiç mazeretsiz o kötülüğe imzayı atmaktır. Benim için ise araya net bir şekilde duvar örülmesi gerekendir. Merhaba-iyi akşamlar ve aidat üçgenindeki medeni konuşma devam eder ancak okunulan gazetenin binlerce insana ettiği kabul edilecek bir şey olamaz. 

Duvar da kapı da her zaman kötü bir şey değildir. Özellikle de fiziki olmayanları. Birey ile istemediği her şey ile arasına mesafeyi koyar, kendi dünyasında nefes aldırır. 

Tanımak lazım komşuyu, arkadaşı, eşi dostu. Tam da bu günlerde.

Monday, July 27, 2015

It's all about the "iktidar"


Tamam, elbette başlığın referansı It's All About The Benjamins ama artık bizdeki durum benjamins'i geçti, Atlantik'ten koptu, stratejik derinlikte çöktü kaldı. Bir de üstüne 7 Haziran'daki seçimlerin hüsranı gelip koltuğun, iktidarın elden gidip de Pandora'nın kutusunun açılmasını hızlandırınca elbette bir şeyler yapmak, yeni acılar yaratmak, nefret kusturmak lazımdı. E oldu da! Geçen pazartesi bombalar patladı, onlarca genç insan öldü, yürekler acıdı, ruhlar çöktü, ülke iyice çirkinleşti, böğürenler anırmalarına o sinsi mutluluğu kattı ve koltuk peşinden, iktidar peşinden yazılan kötülükler büyüdükçe büyüdü. 

Yok, eğlence mutluluk kahkaha keyif bize haram. Kendine bakmak, biraz olsun kendini düşünmek, naifçe hayal kurmak filan bizim buraların işi değil. 

Büyük Çirkinlerin yönettiği küçük çirkinler topluluğuyuz, işte. Bu kadar. 

Oysa eğlenceli şeylerden, komik yaşanmışlıklardan bahsedecektik geçen hafta. "Evde Magna Carta" deyip gülecektik, gittikçe artan havanın sıcaklığın, nudist olma arzumdan ve tabii her sıcaklarda yaşanan geleneksel "evde havuz kurma" hayalimden bahsedecek dalga geçecektik. Nein! This is Türkiye ! Değil gülmek nefes almak bile lüks. 

İnsanoğlundan hoşlanmadığımı bir kere daha anlamış olduk. Hele hele kişisel kara listem bir nevi "hate list"im iyice uzadığını gördüm. Ama yine de hayata, politikaya, ilişkilere, siyasete dair havalı havalı atıp tutup da kendi hayatında bir bok yapamayan "hayaller Paris gerçekler Eminönü" insanları var ki onları itina ile dalga geçtikleri o listeden ayrı tutuyorum. Naparsın, biz bu kadar bir şeylere karşı haysiyetle direnirken, onlar da atıp atıp tutamamanın, ağzından çıkan sözü ayakların takip etmediği hayatların gülünç örneği olsunlar bari...

Ahhh...Nerede şimdi o basit, eğlenceli, kızlı erkekli, bikinili, cintonikli, şampanyalı, nudizm merkezli yaz temalı bol dedikodulu günlerden bahsedilen, tiril tiril summer breeze blog yazılarının yazıldığı yıllar...?


Sunday, February 15, 2015

Never on Sunday'den Ugly on Sunday'e ...

Bir gün de güzel geçsin değil mi? Sorunsuz, keyifli, bol kahkahalı, mutluluk dolu. Ama yok. Bizim sınırlar içerisinde bunun mümkün olmadığını biliyoruz değil mi? Her günümüz bir azap, bir mutsuzluk hareketı resmen. İnsan yaşadığına sevinemiyor, mutlu olamıyor, güldüğünde başkasının üzüntüsünden ayıplıyor kendisini.

Savaş yani ciddi ciddi (iç) savaşın yaşanmadığı ülkelerde her gün-gerçekten de her gün- bir insan ölmez. Yok böyle bir şey. Özellikle de medeni, gelişmiş/gelişmekte olduğunu iddia edenlerde. Elbette bu iddiaların içerisinde yer alan "dindar" ibareyi geçiyorum çünkü tabii dindar olmak çok önemli bir gösterge. Neden? Dindar olunca her şey mükemmel oluyor, dindarlar hata yapmıyor, dindarlar kuralların dışına çıkmıyor. Hangi dinden olursa olsun bu değişmez, değil mi? Herkesin bildiği gibi hani din olursa olsun birkaç kural var hiç değişmeyen farklılık göstermeyen; çalmayacaksın, öldürmeyeceksin gibi. 

Uzun zamandır ağlamamıştım. Yani ciddi ciddi ağlamaktan bahsediyorum, şekerimin düştüğünde dudaklarımın kuruyup bayılacak hale geldiğimdeki bir anda gözlerimden fışkıran ağlamalar değil elbette bahsettiğim. Tarsus'ta evine dönmek için bindiği minibüsün şöfürü tarafından tecavüz edilip öldürülüp yakılıp giden 20 yaşındaki Özgecan sadece bir örnek (bir de cesedi yok etmek için bu tecavüzcüye yardım eden tecavüzcünün babası ile arkadaşı var da işin o iğrenç kısmını yazmıyorum). Sadece Ocak 2015'te 20 kadın cinayete kurban gitmiş. 2014 yılında 294 kadın (istatistik var hepsini yazmıyorum). Yılda 365 gün var. Biraz daha iddialı veya kendi ifade ettikleri halleri "sevdikleri için" hareket etse erkekler 365'e 365'i bulurlar. Her şey sevgi için...

Bir tane kılıksız bir kadın var bakanlık koltuğunda oturan. Hala açıklama yapmadı, doğru düzgün bir kınamada bulunmadı. Bravo gerçekten kendisine. Bir Kadın olarak harikulade bir iş çıkartıyor. 

Bugüne kadar yapılmış "kadın mıdır kız mıdır bilmem", "kadınlar çalıştığı için işsizlik var" gibi zeka geriliği belirten açıklamaları filan zaten geçiyorum çünkü nefretim çok büyük. Yok, artık bitti. Sevmemek, hoşlanmamak filan değil, o evreleri geçtik çoktan. Net Nefret! Üzgün filan da değilim. "İçte nefret biriktirmemek lazım", "beş para etmez adamlara değmez" "karma marma" filan gibi ulvi lafları kaale almıyorum. Yok ya, kalsın o nefret şimdilik. Bitmesi gerektiği gün bitiririm ben. Günün sonunda çirkin ve kötü olan ben değilim. Sorun zaten bende değil. Ama evet, bu insanlar, burası çirkin ve kötü. Bu çirkinlik devam ettiği sürece nefretim baki. Doğru, beş para etmez hiçbiri ama hepsi hissetsin kendilerine karşı oluşturdukları nefreti iliklerine kadar. 

Oysa ne güzel şeyler yazacaktım. Ama Türkiye burası. Güzel yok burada. Kötü ve çirkin var.

Thursday, February 12, 2015

Tanıştırayım, "arkadaşım" ...

Arkadaşlık ciddi bir mevzu. Hem de gayet ciddi bir mevzu. Kimin arkadaşın olduğu, arkadaşlığın tanımı, arkadaşlığın sınırları, paylaşımı, mahremiyeti, samimiyeti, gerçekliği, güveni, desteği o kadar önemli ki belki de her şey olması gerekenden sırf bu yüzden daha karmaşık hal alıyor. Belki de çok daha basit (basit derken ucuz değil) ilerlemeli işler, ilişkiler. Çok abartılı sıfatlar yüklemeden, çok büyük beklentiler taşımadan ve hatta yaşanan sevinçlere, kızgınlıklara dair iddialı, büyük laflar etmemek lazım. Arkadaşlık nasıl bir şey ise kendi yolunu buluyor, ya devam ediyor ya da bitiyor. Her ilişki gibi. Elbette bu ilişkilerin seviyesi, yoğunluğu da arkadaşlığın kendisi kadar önemli ama işte su yolunu buluyor. 

Hiç sevmediğim ama belki gittiği İspanya'da bir nebze olsun göreceği yeni dünya sayesinde bilgelik veya şahsiyet kazanır diye düşündüğüm müthiş yetenek bir o kadar müthiş açıklamalar yapmış. Hem arkadaşlık, hem de Gezi olayları üzerine. Yani kendisini kat be kat aşan konulara değinmiş, büyük büyük laflar etmiş. Bayılıyorum böyle insanlara...Dünkü çocukların bugünün kanaat önderi olması haline. Ne kadar şanslıyım ki güzel ülkem Türkiye bana bunları gani gani sunuyor. 850 kere din ve inanış değiştirip beraber olduğu erkeğe göre şekillenen boyun ağrılarından namaz ile kurtulan Tuğçe Kazaz mı istersin, koca koca göbekli hayatta belli bir yaşa gelmiş adamların çapsızlığını mi istersin yoksa son günlerin bombası topçu Arda'yı mı ? Saçmalardan seç beğen al. Ama yalan değil, son noktayı koyan Arda oldu. "Arkadaşım gibi" dedi. Arkadaşım gibi. Dediği insan cumhurbaşkanı.

Çok yazmayacağım da sadece kendi arkadaşlık ilişkilerimde öğrendiklerimi sıralayıp bitireceğim bu sıkıcı konuyu. 

İnsan arkadaşım dediğinin yanında hazırola geçmez, kendisini rahatsız hissetmez aksine onun kendisine güveni hisseder ve canını yakmayacağını bilir, yine onun yanında başka arkadaşlarının yanında olduğu halinden farklı davranmaz, yapmacık veya sahte ifadelerde bulunmaz ya da düğününde o çok sevdiği arkadaşım dediği insanın katılımı esnasında alkol servisini durdurup o gidince alkolün dibine vurmaz...

Arkadaşlık güzel hatta şahane bir şeydir. Kıymetlidir de. Çıkar ilişkisi genelde azdır ya da az olması beklenir. Ha bir de dikkat edilmesi gereken bazı ince noktalar vardır, mesela kimse kimsenin çöp tenekesi değildir ve kimsenin bir diğerine kötü veya hoyrat davranması kabul edilmez. O yüzden de özenli ve güzel davranmak gerekir. Ve elbette arkadaşın kim olduğu çok ama çok önemlidir çünkü insanın yanında arkadaşım diye tanıştırdığı, beraber dolaştığı, evine gittiği, (rakı) masasına oturduğu insan bir şekilde onun da kim olduğunun göstergesidir

Yukarda görüldüğü gibi Ray Charles Ronald Reagan ile poz vermiş, tarihe resim böyle geçmiş. Ray Charles'in bir siyah olarak Ronald Reagan gibi ırkçı ve daha da vahimi mensubu olduğu cemaati hedef alan neo-liberal bir politikacı olan birisiyle aynı karede yer alması o kadar talihsiz ki. Özellikle de Amerika'daki zenci cemaate yönelik baskı ve ekonomi politikalarını düşünürsek. Belki arkadaştırlar, belki birbirlerine ihtiyaçları vardı ve o yüzden arkadaş gözüküyorlardı. Olabililir. Hayatta her şey var. Ama yine de insan yarın hayat doğal olarak değiştiğinde kendi yüzüne bakabilmek için kiminle arkadaşlık ettiğine, kimin evine gittiğine, kiminle aynı resim karesine girdiğine iyi dikkat etmeli. Çünkü bir şekilde o evine gittiği arkadaş, o beraber vakit geçirdiği arkadaş, o aynı fotoğrafta poz verdiği arkadaş aslında kendisinin de yansımasıdır. Biz aslında kendisiyle bir kez daha tanışıyoruz. Aynen The Rolling Stones 'ın dediği gibi.

Pleased to meet you. 
Hope you guess my name, Sympathy for the Devil,

Biz de bir kez daha tanışmış olduk Arda ile (ve daha niceleri ile). Arkadaşları vesilesiyle ... 

Hızlı okuma: neo-liberalizm nedir?

Friday, February 6, 2015

"Yarış atı gibisin bebeğim, sana oynamak istiyorum"

Detaylara çok girmeyeceğim, girmemeye çalışacağım, kendimi tutacağım gel gör ki epey zor olacak. Malum konu o kadar acıklı ve zavallı bir durumda ki ... 

Bir kez daha üzülerek ve talihsizlikle görüyoruz ki kızların erkeklere dair ajandası varmış, her şeyi ona göre yapıyor, ona göre çalışıyormuş ve bir yarış atı gibi ona oynuyormuş. Eğer yatırım yaptığı at iyiyse yani yarışı önde ve sağlam bitiriyorsa sonuç muhtemelen evlilik ve tek taş yüzük (evlilik süresince sıklıkla değiştirilmesi beklenen) ve çocuklar ve güvende hissettirecek bir banka hesabı ve ömür boyu "kutsal anne ve harika eş" kategorisinde v.i.p. koltuk. 

Tahammül edemiyorum. Beraber olduğu insanla şekillenen (herkese) kızlara, onlara göre davranışını, karakterini, ruhunu değiştirenlere. Ancak bu kategoriden daha korkuncu, daha vahimi de varmış: erkeği üzerine oynanacak bir yarış atı gibi görenler. Ben duyduğuma, gördüğüme inanamadım oysa oyundakiler yarışı çoktan oynamış ve yatışı bitirmişler bile. Bana da afallamış vaziyette bakmak kalmış.

Tenkit menkit değil derdim. Aksine. O kadar üzücü ki kadınların kendi karakterleri ile yoğrulmayıp bir başkası (erkek) üzerinden kendilerine bir kimlik oluşturmaları. Bitmedi, vehamet devam ediyor; kanaat önderi de olabiliyorlar bu karakterle. Okumuş oldukları, ortalama insandan daha görgülü eğitimli oldukları için elbette buna hakları olduğunu düşünüp toplumu şekillendirebiliyorlar da. 

Utanç verici. Bir kadın olarak yorumum utanç verici olduğu. Ama bu duygunun hissedilmesi bile (bir kadın olarak) çok üzücü.

Acaba kim doğru ata oynadı?


P.S. Kadın erkek farketmez. Kimin karşısındakine dair bir ajandası varsa ve o ajandaya göre hareket ediyor, adımlarını ona göre atıyorsa değişen bir şey yok, hepsi aynı kefede. Benimkisi sadece kadın olarak, hemcinsimi gördüğüm yerde duyduğum rahatsızlık. Yoksa erkek de kadın da hepsi aynı işte. 

Ama cidden merak ediyorum; acaba kim doğru ata oynadı? Oynanan bütün atların değeri var mı yoksa atları da vururlar mı? They shoot horses, don't they kitapta yazdığı gibi, filminde seyredildiği gibi...






Sunday, February 1, 2015

Never On Sunday # whiplash

Günlerin kapanmışlığı, kelimeleri, sayfaları derken, neredeyse haftalardır sinemaya gidemeyip daha doğrusu gidip de sinema kapılarında kalış derken nihayet nihayet hakkında pek konuşulan pek merak edilen Whiplash'li geçen bir never on sunday...

Güzel film, psikolojik şiddet ve mobbing nedir gösteren gayet başarılı örneklerle dolu bir film. Ama hayır, Whiplash bir müzik filmi değil. Cazdan bahseden bir film hiç ama hiç değil. Yetenekli, hırslı, çevresinden, ailesinden ve tabii çok yukarılara koyduğu hocasından takdir görmek isteyen, asosyal kendi yaşıtları ile ilişkide zorlanan genç bir müzisyen (adayı), (muhtemelen) kendi beceremediği istisnai ve müthiş caz müzisyeni kariyerine hoca olarak devam edip öğrencilerini aşağılayarak onları eğittiğini sanan ve bu acımasızlıktan zevk alan ruh hastası bir hoca hikayesi. Çocuğun deli gibi saatlerce  davul çalıştığı, ellerinin değil çizilip kanaması, kanlar içerisinde kaldığı ama hala hocasını tatmin edemediği acıklı sahneler dışında filmden kalan tek şey aslında mobbing denilen şeyin ne kadar tehlikeli olduğunun göstergesi. Öyle ama. Zamanında belki 19 değil ama 25 yaşlarında gayet net ve korkunç bir mobbing deneyimi yaşamış biri olarak, evet filmin seyredilmesi sadece bu açıdan önemli. İnsanlar özellikle de çok genç insanlar böyle tecrübeler yaşamamak için bu filmi seyretmeli. En azından akıllarında kalır, başlarına geldiğinde ki mutlaka bir şekilde gelecektir, neyi nasıl yapmaları gerektiğini, mobbing uygulayanın aslında (filmde de söylediği gibi) iyi niyetlerle, yeteneğini, becerisini, aklını takdir ettiği için sert (veya acımasız) olmayı seçmediğini; aksine kendi eksiklikleri, kendine güvensizliği, kıskançlıkları (veya sadece psikopatlığı) olduğu için karşısındakinin canını acıtmak ve bunu bir güç gösterisi haline getirdiği gerçeğini görebilirler. 

Bu psikolojik savaşın nasıl bir şey olduğunu gösteren bir film. Ama müzik filmi değil, caz filan yok bebeğim, hiç ilgisi yok. O yüzden de çocuğun hayran olduğu davulcu belki istisnai teknikleriyle insanı afallatan Buddy Rich. Cazda çığır açmış, davul gibi bir aletinin müzikteki yerini başka bir yere taşımış caz davulcuları  Tony Williams, Elvin Jones, Max Roach değil. 

P.S. Elbette evin içinde saatlerce davul çalan birini görünce aklıma hemen U. geldi. Okuldan çıkıp onlara giderdik, biz içerde o da davulun başında. Saatlerce çalardı. Değişen bir şey yok, hala da çalıyor. Filmden hemen sonra aradığımda "evet ya, bugün 2 saat çaldım. şimdi gidip 1 saat daha çalışırım herhalde. kanar, kanar ellerin de yani, işte film çok abartıymış, o kadar biraz zor ama kanar" dedi. 

Buddy Rich değil de bari Billy Cobham gelsin o halde Never On Sunday pazarına. Hani şu, Massive Attack'in meşhur Safe From Harm'ına sample olmuş parçasıyla 1973 tarihli Stratus. Ooo, kesin çalarım bu hafta programda. Davul mavul cidden havalı. Oldu bu iş!

 








 

 

Saturday, January 24, 2015

Kral için yas = Şaka!




Suudi Arabistan'nın 800 karılı binlerce çocuklu sömürü yanlısı yaşlı olup saçı bıyığı siyaha boyayan kralı ölmüş. Çok uzak bir ülkede de yas ilan edilmiş. Ah bebeğim ya, kime bu gereksiz hareketler? Aile görgüsüdür ölünün arkasından konuşulmaz doğru ama biraz bir şeyler de demek lazım. Hele hele yas tutmak...Herhalde delirmiş olmak gerekiyor bu kraldan çok kralcı hareketlere hayran olabilmek için. Tutan tutsun da benden uzakta tutsun ağlasın sonra da ayağa kalkıp yenisine biat etsin. Nasıl olsa orası krallık. Biri ölünce ardından diğeri hemen geliyor. Seçime filan gerek yok. Yeni kral da 90 yaşında ölenden sadece 10 yaş küçük. Sonraki de işte böyle bir yerlerde. Çoktan beyin hücreleri ölmüş, değil düşünüp aklını kullanabilmeyi hareket edebilme yetisi dahi sürüngen konumunda hepsi. Ama işte politik sanrılar, hayaller var işin içinde. Veya it's all about benjamins ki her daim bunun böyle olduğunu biliyoruz.

Sevenlerine taziyeler derken, yenisine biadı ise hayırlı olsun. Nasıl olsa öpülen etek hep aynı, "kafanın iyice eğildiği, yüzün toprağı öptüğü kadar alçakta bir seviyede".