Showing posts with label oldies. Show all posts
Showing posts with label oldies. Show all posts

Tuesday, December 25, 2012

Ve beklenen gece # 2

ve beklenen yılbaşı öncesi parti, cumartesi, geleneksel vandal parti, geleneksel parti listesine eklenenler, 1 yıl ara ile tekrardan gelenler, daimi gelenler, ilk kez gelenler, ilk kez gelip de hep buradaymış gibi olanlar, ilk kez gelenlerin müthiş keyfi, uyumu, ucu ucuna yetişien hazırlık, kaburgaları kırıl sevgi abla'nın parti öncesi temizliğe gelemeyip de korkunç temizlik işinin bana kalması, ojelerin kenarlardan çıkıp tırnakların kırılması, her zamanki mönü, bol alkol, bol atıştırmalık, bol somon, bol cips, ilk defa buz sorunsuzluğu, hatta buzsuz hadiseler (hala bu hikayeye gülen sadece üç kişiyiz), b. ve julius sezar' in beraberlerinde gecenin en fantastik misafiri 20 günlük n. ile gelmeleri ve her şey çılgın gürültüde yaşanırken n.'nin arkada umursamazca mutlu mesut uyumaya devam etmesi, yazdığı kart, isveçli 'nin "içimden geçen" hediyeleri,varaklı hediyeler, çiçekli hediyeler, "senin için" diyerek taktığı kravatı gösteren kadim dostum sekvotka, "yok şarap içeceğim" deyip elbette votka tercihi yapan çirkin ama karizmatik erkek b., n. ile beraber arkada uyuyan julius sezar, heyecanı gündüzden belli olan g.g., az yemesiyle beni üzen r., sevdiğimiz insan kool şahsiyet k., big k. sister e. ve içeriye "tekbir"le fantastik halde girişi, yolda manasız bir taksi şöförü ile 150 kere geldiği evi bulamayan ayakkabıları ile insanı yerine çivileyecek gibi duran t., kıbrıs'tan beri şöyle uzun uzun göremediğim, beraber pek eğlendiğim b. & g., birden #8 ile tanış çıkmaları, "instagram evi burası" diyerek eğlenen, bir ara bir yerlere zorunluluktan gidip de sonra dayanamayıp tekrar geri dönen h., samimiyeti ile varlığı insanı mutlu eden a.ç, ve tabii "sen black label diye laf ediyorsun ama gecenin kahramanıydı benim double black label" diyen gizli kahraman # 8 ve yine pek eğlenceli, pek leş, pek mal, pek dans müzik eğlence olarak geçen, yan'da devam eden gece. ve evet, biz yine bu yıl da, yeni yıla şimdiden girmiş durumdayız. offf ayın 31'inde ne yapacağız ki şimdi biz yine? yine aynı soru aynı gereksiz eğlenilmeli mahalle baskısı. FAK!

p.s. devamsızlık edenlerden bu yılki disiplin notunu kırıyoruz karnelerine işliyoruz! pornstar v. & leopard lover g., gey kapılım z. gelecek yıl düzelecek o not..!

p.s. (2) yalan değil, bu yılki parti geçen yılın vandallık seviyesinin yanında, contemporary istanbul açılış partileri zarafeti içerisindeydi sanki. şampanyaysa şampanya, havyarsa havyar, altın varaksa altın varak. hoş bunlar her yılkı mönüde olsa da işte bazen vandallık boyutu uçabiliyor. bu yıl normal seviyelerdeydik, insanoğlu gibiydik. mallık baki ama çıta aşılmadı işte. aynen studio 54' te saten bluzu ve tomboy pantalonu ile dans eden lauren hutton zarafeti içerisindeydik...en azından bazılarımız.

p.s. (3) iyi ki genişlemişiz... b.& g., instagram  h., sosyalinsan a.ç, ve # 8 ilk seferleri olmasına rağmen güzelliğe güzellik, mutluluğa mutluluk katanlardandı. gerçekten de hayattaki bazı genişlemeler şahane geliyor insana. özellikle de hayatı zorlaştırmayan, boğmayan, çökmeyen genişlemeler için mutlu hatta müteşekkir olmak iyi olabilir.  



Sunday, May 1, 2011

Çocukluğumun "vuruş" sesi

Benim çocukluğumun sesi budur. Büyük ölçüde. Önce Marmara Sitesi 'nde alt kattaki çalışma odasından gelen, sonra da Andelip Sokak 'taki salonun bir ucundan duyulan. F.A.'nın daktilo vuruş sesleri. Epey küçükken herkesin evinde daktilo olduğunu düşünür ve tabii herkesin daktiloda yazmayı bildiğini sanırdım. Aynen ilkokulda kahramanları Beethoven ve Goethe 'nin olduğu bir fıkra anlatınca sınıftakilerin neden Goethe'nin okunuşuna güldüklerini anlamadığım, Beethoven 'ı bilmemelerine şaşırdığım gibi bir durumdu. Sonradan öğrendim ki çoğunluk dünyada daktilo herkesin evinde yokmuş, Goethe yazılana Göte demek çok komik bir şeymiş, Beethoven de diğer evlerin fon müziği değilmiş.
Fabrikaları kapanmış. Artık yılda sadece 180 tane satılıyormuş. Dünyada. Bugünkü Milliyet'teki haberde "asla vazgeçmem" diyenlerden olmadığı için F.A. daktiloda yazmıyor, evdeki daktilo da herhalde bir yerlerdedir ama kullanılmıyor artık. Bizimkisi yani en sonuncusu aynen resimdeki beyaz Brother markaydı. Ha, bir de masasında bir sürü tipex vardı, yanlışları onlarla beyazlatırdı (k), ben de tabii gerzek çocukluk/ergen hareketlerimi yapıp tipexleri parmaklarıma sürer beyaz ojeli dolaşırdım. Müthiş bir parlak zeka örneği yani... Çocukluğumun bir diğer sesi ise radyoda - yani bizim için radyo TRT 3'tü- TRT3 'te saat başı ingilizce-fransızca-almanca haberleri okuyan spikerlerden fransızca haberleri okuyan erkek spikerin kalın ve tok sesi.

Friday, October 29, 2010

Her şey aynı Ve hiçbir şey aynı değil !

" Her şey aynı ve hiçbir şey aynı değil ". Ama gerçekten de durum böyle. Günlere yayılan 29 Ekim tatili keyifle eve kapattı beni. Keyifle ve zevkle ve huzurla. Belki zaten bir süredir üzerimdeki rahat ruh hali -turn it loose- bana olduğu kadar evin içine de nüfuz etti ve neredeyse aylardır yapmam gereken ama sırf yapmam gerektiği için yapmadığım, yapmaktan kaçındığım her şeyi yaptım. Bütün gereksiz ve anlamsız ufacık detayları çıkartıp temizleyip atılacakları atmak gibi ya da bir başka deyişle Sevgi Abla'nın dokunmasını istemediğim her türlü kutunun, kitabın, elbisenin, mücevherin, ayakkabının yerini değiştirip içini boşaltmak, eski defterlere bakıp gereksizleri artık her şeyi ile boş ve eski olanları atmak, vs vs vs.
Herhalde atmaya kıyamamışım olacağım ki saklamış hatta hp gidip de mac gelince değerli olduğunu düşündüklerimi cd'ye kaydetmişim. Belki de kıyamamaktan ziyade paranoyaklıktır sebebi. whatever.
Nihayetinde bugün temizlikle beraber atmadan önce cdlere bakıp içindekileri hatırladım; aralık 2006-mart 2007. Birden bugünün havasının soğukluğu, "kış hali", "kış duygusu", "kış renkleri", denizin rengi, evin bugünkü ısısı sanki cd'dekilere tam uydu ve her şey o günlere göre şekillendi. Amma anlatılmış, konuşulmuş, paylaşılmış, yaşanmış, gülünmüş, tartışılmış, karışılmış ve nihayetinde hayatın kendi gidişatında bu karışım yok olmuş.
Oysa her şey o gün ile bugün arasında hala aynı. Ama aslında hiçbir şey aynı değil. İsimler, yaşanılanlar, beraber yaşanılanlar, gidilen yerler, giyilenler, dinlenenler, okunanlar, görülenler, gözükenler, gözükmeyenler, saklanan numaralar, takip edilenler, varlığı bilinenler aynı gibi gözükse de hiçbiri aynı değil, aynı olmadıkları gibi aynı yerde, aynı hissiyatta, aynı yaşam düzeninde değiller. Bugün her şey bambaşka. Doğası gereği. Hiçbir şey bir saniye sonra aynı yaşanmaz, aynı suda iki kere yıkanılmaz ve her şey bir şekilde mutlaka ileriye veya geriye olmak üzere değişir. İşte bazen hayatta sahip olunan bazı güzelliklerin, sevgilerin, dostlukların, sevgililerin, keyiflerin, mutluluk anlarının o farklı ve özel tadı her daim damakta kalsın istenir, bunun için çaba sarfedilir ve sonunda büyük ölçüde de kalır. Ancak çoğunlukla bu bazı güzelliklerden geriye kalanlar kısa süreli heveslerdir, bitince biter, doldurulamaz olmadığı için de tabak boş kalır. that's life.

Sunday, November 25, 2007

Never on sunday V

Mantonun içinden dikkatlice bakıldığında gözüken haç ile süslenmiş özenli siyah giysileri ve siyah başörtüleri ile hızlı adımlarla kolkola yürüyen ufak tefek iki kadın, yine kiliseden çıktığı belli olan ve yine siyahlar içerisinde fransızca konuşan biraz daha kalabalık bir grup, balıkçı ile lüferin, manav ile frambuazın pazarlığını yapan ellerinde poşetlerle insanlar...İnsanın hafiften yüzüne çarpan güzel sonbahar soğuğu ile Balık Pazarı'ndaki alışveriş ve duyulan fransızca cümlelerle birleşen bu pazar manzarası hâlâ İstanbul'un geleneklerinden tamamen kopmadığının bir göstergesiydi sanki (hallelujah)

Balık Pazarı güzel yer. Bozulsa da güzel yer. Değişse de güzel yer. Balıkçının tanıyıp "önceden bana haber verin ben ayıklayıp hazırlayayım", manavın "nerdesiniz göremiyoruz sizi" demesi, insanın aidiyet hissetmesi güzel şey. Şehir değişiyor, insanlar, evler, semtler, haneler, aileler, sokaklar, taşlar değişiyor, aidiyet daha da önemli bir hal alıyor. Ait olmak, ait hissetmek her şeye veya hiçbir şeye; kim bilir belki de iş bundan ibarettir.

P.S. Bugün lüfer pahalı, hamsi ucuzdu. Olsun balık güzel şey.
Balık Pazarı, 1930'lar
Bu da Balık Pazarı'ndaki kasabın eski bir faturası...

Thursday, April 26, 2007

London Calling



1979 yılı...

Bir yanda disko fırtınası, Bianca Jagger'ın at sırtında girdiği Studio 54 günleri, bir yandan da Ankara doğumlu Joe Strummer imzalı The Clash'ten London Calling albümü...

VH1'da tesadüfen 80'ler countdown'u yakaladım da oradan esinlendim akşam akşam. Ayrıca pek severim The Clash'ı. Hani bugün Missoni filan da, o günlerde sadece siyah renk ve dr. martens giydiğim için anı mahiyetinde olsun bu post dedim.

london calling to the faraway towns
now that war is declared-and battle come down
london calling to the underworld
come out of the cupboard, all you boys and girls
london calling, now don't look at us
all that phoney beatlemania has bitten the dust
london calling, see we ain't got no swing
except for the ring of that truncheon thing

the ice age is coming, the sun is zooming in
engines stop running and the wheat is growing thin
a nuclear error, but i have no fear
london is drowning-and i live by the river

london calling to the imitation zone
forget it, brother, an' go it alone
london calling upon the zombies of death
quit holding out-and draw another breath
london calling-and i don't wanna shout
but when we were talking-i saw you nodding out
london calling, see we ain't got no highs
except for that one with the yellowy eyes

the ice age is coming, the sun is zooming in
engines stop running and the wheat is growing thin
a nuclear error, but i have no fear
london is drowning-and i live by the river

now get this
london calling, yeah, i was there, too
an' you know what they said? well, some of it was true!
london calling at the top of the dial
after all this, won't you give me a smile?

i never felt so much a' like

P.S. Countdown ilerliyor, sıra GN'R'a geldi...Ne günlerdi ama...