Wednesday, January 12, 2011

P.S.


by escif

yapılamayan ödevler, yazılamayan paper'lar, çıkmayan ses, iyice kalınlaşan kısılan ses, bağırılan yönetim, tavır almak, seçim yapmak, dostluk göstermek, dostun yanında olmak, inandığını savunmak, arkadaşını savunmak, savunduğunu göstermek, sonuçlarına katlanmak, e1, vcd, sallanan ayaklar, üfürülen düdükler, beklenmeyen insanlardan beklenmeyen tepkiler, inançlar ve hayat devam ediyor, sevdiğimiz desteklediğimiz yönetmen ama her şeyden önce arkadaşımız i.b. ile m. 'nin doğum günü kutlaması, gece ayazında benim zibidi vaziyette sokağa çıkmam, eski sevgilim b.'nin yeni ev dekorasyonu, isveçli ile beraber bana verdikleri "tam senlik" hediyesi (ama cidden tam benlik! en kısa zamanda yemek pişireceğim bir fantastik 4'lü yemeği yapmalıyım evde) ve sadece üzerimdeki teslim baskısı yoksa hayat güzel. güneş de var. free as the morning sun beybi!

p.s. gerçekten de bazılarımız para için yapmıyor. çoğunluğumuz belki para için yapıyor ama bazılarımız değil. ayrıca i.b. bana "bak bir sen" diye gönderdiği sayfadandır bu sokak resmi. bayılıyorum bana beni bilenlerin böyle şeyler göndermesine, almasına, akıllarına gelmeme.

p.s. (2) bir p.s. anısı vereyim de vcd'ye dair tam olsun. bundan herhalde 2 yıl önce daha iphone türkiye'ye gelmeden önce yine vcd'nin fazladan birkaç tane getirmiş olan çocuklarından satın almış, kendilerine bir güzel aleti kırdırtmış, paşa paşa kullanıyordum. her şeyi çok bildiği, ve herkesin kendisine hayran sanrısı ile ona buna sallayan ağır abi tadında konuşan da bir arkadaşla konuşuyorduk o da benim iphone'a bakıyor "bu mudur yani? nasıl kırdırttın peki ?" gibi laflarına da "işte bizim vcd'de çocuklar var, onlardan aldım zaten onlar da bayağı çözmüşler, oyuncak gibi oynuyorlar" diye cevaplar veriyordum. elbette kendisi, kendisinde olmayana "olumlu"yu geçtim "nötr" laf edecek biri olmadığından bütün o çocuklar için "hah işte alayından adam olmaz o bölümün, zengin piçleri nolcak" diye bir cümle patlatmıştı. zaman geçti, alayından adam olmaz bölümün (!) kendini göstermesi gerekti, savunması gereken davası oldu ve de zengin piçleri (!) eyleme geçti. hem de gümbür gümbür. "alayından adam olmaz" lafını eden abi ise elbette kendisine iphone aldı, bütün aplikasyonları ekledi, foto albümleri oluşturdu ve yine ona buna sallamaya devam etti. that's life baby!

Sunday, January 9, 2011

Never on sunday # 2

eskiler "can çıkar huy çıkmaz" derler de biz faniler örneklerini yaşamadıkça, birebir görmedikçe bunun doğruluğunu inanmayız, gerçekliğini kabul etmeyiz, değil mi? benim durumumda ise şunu diyebilirim ki once a lazy student, always a lazy student. yani kötü öğrenci her daim kötü yaramaz öğrencidir. üzerinden kaç yıl geçmiş olursa olsun bir kere tembelliğe alışmış öğrenci hep tembel olacaktır. ve tabii bunun zeka ve bilgi birikimi ile de hiç ilgisi olmadığından her daim böyle gidecektir. . bir keresinde yemek masasında meşhur lise tembellikleri konu olduğunda eski sevgilim b. "ya sen bayağı tembelmişsin, nasıl gittin peki o okullara" demişti kah dalga geçerek kah belki de biraz şaşırarak. oysa çok basit; hayat ile ilgisi yoktur bu durumun. okul ile ilgisi vardır. okulda başarı hayatta başarıyı getirmez. hele hele zeka ile hiç ilgisi yoktur zeka veya bilgi birikiminin, okumayı sevmenin, bilgiye hayranlığı hiç ilgisi yok, okul sistemi denilen şeyin başarısızlığı vardır. işte bu yüzden de günlerdir yapmam gereken hiçbir ödevi yapmayıp aylaklık, alemcilik ediyorum. hem de hem de "hayır ama cidden çıkamam bu akşam, ödev teslim etmem " deyip "tamam sen kapa telefonu ben oradayım yarım saate" diye de bitiriyorum. yani iki şekilde de "can huydan çıkmıyor"; hem tembellik hem de alemcilik söz konusu olduğunda. yapacak bir şey yok, that's life.

ödev yapma hayali ile kendini kandırma çabaları, fantastik cuma gecesi, kirli saç at kuyruğu + chanel new york red, zurich'ten gelen a.e. & s. , sekvotka, touchdown, evlere şenlik hareketler, koridor, yine evlere şenlik hareketler, fabrikatör takımı, evlere şenlik hareketlerin devamı and the beat goes on... cumartesi gündüz de dışarda, gecesi de evde "sözde çalışmaya mahkum" vaziyette film peşinde, pazar da çengelköy'de a. ailesi'nin edebiyatın büyük çınarı y.k. 'ya aile ziyareti ile geçtikten sonra kim bilir belki bugün bu gece yazabilirim bir şeyler. qui sait? ben umutsuzum ama neyse. olur. en kötüsü teslim öncesi yazarım.

never on sunday...


unutmadan yarın sabah epey şenlikli geçeceğe benziyor bizim oralarda...10:10'da büyük olay var. deniz misin, liman mı? iyi misin kötü mü? şahsiyetli misin, kaypak mı?

Thursday, January 6, 2011

"Çakal" şehre inmiş



Çocukluğumuzda haberlerde duyduğumuz insanlardandı, sonra da Black Grape'in albüm kapağındaki haliydi. Son dönemlerde ise kendine aşık ettiği kadınları duymuş, avukatı ile evlenmesinden sonra ise iyice merak uyandırmıştı.
6 saat. Açıkcası biraz uzun geçti bir film için 6 saat ama Olivier Assayens zaten mini serie olarak çekmiş, hem zaten megaloman aşığın bol bol aşk sahnesi mevcut, gideri var vaziyette seyrettiriyor.
Olivier Assayens imzalı Carlos The Jackal-bizim için Çakal Carlos- rolü Edgar Ramirez'de olunca biz de guilty pleasure vaziyette kendisindeyiz, hatta kapalıyız. oy oy oy !

Wednesday, January 5, 2011

" sanik olarak kal, 10 yıl yat, serbest kal, kapılarda karşılan"

İnsan yaşadıkça yaşlandıkça dünyanın adaletli olmadığını görüyor. Görmek ne kelime, bire bir yaşıyor o adaletsizliği. Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 102. maddesinin yürürlüğe girmesiyle sanıklar serbest bırakılmış. Elbette sistemde bir sorun var, elbette insanların yıllarca hüküm almadan hapishanelerde yatması doğru değil, adaletli hiç değil ve çözüm gerektiren bir durum.

Ama sistem o kadar yanlış ki çıkmayı hak edenler içerde, davaların devam ettiği "hüküm giymemiş" gerçek katiller ise dışarda. Kısacası yine yasaların yanlış uygulanması sonucu her şey bize patlayabilir çünkü ne yazık ki hoşgörünün ve ötekine saygının var olduğu toprakların insanları değiliz. Saçımızın rengi, boynumuzdaki kolye, kulağımızdaki küpe, cinsel tercihimiz, dini yaşamı benimseme tercihimiz, hayat görüşümüz yüzünden öldürebilir, katilimiz de 10 yıl süren davası boyunca hüküm yemeden hapis yattığı için serbest kalabilir. Dediğim gibi, hüküm yemeden hapis yatmak doğru değil ama o halde bu duruma çözüm bulunsun, katillerin cadı avına sebebiyet vermeye değil. Yapamayan tek medeni (!) ülke biziz; hayran olduklarımız zaten burayı geçmiş durumda. Sabah sabah yüreğim tükeniyor bu haberleri okudukça, seyrettikçe. Oysa rüyamdan "you got the love" mırıldanarak uyanmıştım.

*
TUTUKLULUKTA GEÇECEK SÜRE
(1) (Değişik fıkra: 06/12/2006 - 5560 S.K.18.md) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.

(2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.

(3) Bu Maddede öngörülen uzatma kararları, Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilir.


Monday, January 3, 2011

Özgür topraklar buralar!

Çok özgür, özgürlüklere saygının her daim var olduğu, aksinin düşünülemediği toprakların çocuklarıyız. Haliyle de o kadar şanslıyız ki istediğimizi düşünüp, inandığımızı savunabiliyoruz. Kimse de tepki vermiyor, aynı düşüncede olmasa da saygı ile bakışını üzerimizde hissedebiliyoruz. Hele hele akademik alanlarda, bilimsel çalışmalarda asıl hissediyoruz bu saygıyı özgür düşüncenin gücünü. Ya da hayal gücünü; çünkü bunlar sadece hayal gücünün ürünleri.

15 dakikalık şöhret uğruna her şeyi yapmaya hazır kısa boylu erkeklerin hırslarının sonuçları günümü mahvetti. Olayın bana dair sonuçları yok ama sevdiğim beğendiğim insanlara etkisi büyük. Aslında belki bana dair de sonuçları olabilir çünkü ne olursa olsun bir şekilde bir yerde başlayan sansür baskısı mutlaka yayıla yayıla her bireye ulaşacak, onun her şekilde hareketlerini etkileyecektir. Hiç kimse olduğu gibi olamayacak, düşündüğünü dile getiremeyecektir.

Doğru, bugünkü olaydan sonra o röportajda zevzek zevzek konuşup, sonra işler boka sarınca korkudan altına edecek vaziyetteyken "ama benim haberlerim az çıkıyordu" diye ağlayan kısa boylu erkeklik halinden muzdarip embesilin benim gözümde yatacak yeri yok! Aynen müthiş bir yöneticilik becerisi gösterip harikulade işlere imza atanlar gibi. Asıl üzücü olan ise insanların ne dostluk ne takdir ne de saygı gibi mevhumlardan haberi olmadığı gibi, puştluğu racon saymaları. Öğrensinler bence; itlik ile puştluk bir değildir; puştluk arkadan vurma, bilerek kötülük yapmadır. Ya da benim için. Ayrıca porno çekmek kim sen kim? Gerçekten sinirleniyorum bu tip moronluklara, bencilliklere, hayvanlıklara...

*
KÜÇÜKLERİ MUZIR NEŞRİYATTAN KORUMA KANUNU

Kanun numarası: 1117

Kabul Tarihi: 21/06/1927

Yayımlandığı Resmi Gazete Tarihi: 07/07/1927

Yayımlandığı Resmi Gazete Sayısı: 627

Madde 1 - (Değişik madde: 06/03/1986 - 3266/1 md.)

18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacağı anlaşılan mevkute ve mevkute tanımına girmeyen diğer basılmış eserler aşağıdaki maddelerde gösterilen sınırlamalara tabi tutulur.

Madde 2 - (Değişik madde: 06/03/1986 - 3266/2 md.)

Mevkute veya mevkute tanımına girmeyen diğer basılmış eserlerin 1 inci maddede belirtilen sınırlamaya tabi tutulabilmesi için Başbakanlık bünyesinde oluşturulan yetkili kurulun, söz konusu eserlerin 18 yaşından küçükler için muzır olduğu hakkında bir karar vermesi gereklidir.

Madde 6 - Fikri, içtimai, ilmi ve bedii kıymeti haiz olan eserler bu kanunun şumulünden hariçtir.

***

Sunday, January 2, 2011

Never on sunday


Madem her şey sıfırlandı, o halde bizde de bütün never on sunday/cuma eğlenceler sıfırlanıp, yeni yılın yeni seferlerine hazırlansın. Yani bugünkü temiz ve yeni never on sunday sayfasıdır.

Seyredilecek filmler (black swan- forever natalie-, carlos, I am love,... ve dvd playerım bozuldu ve bilgisayardan seyretmek kadar sıkıcı bir şey olamaz), okunması, yazılması, teslim edilmesi gereken ödevler, sabah ilk iş olarak halledilmesi gereken iş mevzuları derken yeni yıl derken, yeni yıl kararları derken, "değişen ne" diye sorarken "liman mısın deniz misin"? ve tabii hiçbir şey aynı kalmaz aynı suda iki kere yıkanılmaz. ha bir de bu yıl boğaların yılıymış, koçlarla beraber. oh beybi!

Saturday, January 1, 2011

ilk gün, ilk heyecan (!) ve ilk soru

Her şey değişti mi? Bambaşka oldu mu? Kötülükleri yenip iyilerin kazanmasına yardım ettik mi (biz galiba vampir iken halkı yendik, halk iken vampirleri öldürdük). Sevdiklerimizi daha çok sevip üzmemeye karar verip ileriyi gördük mü? 1 ocak sabahı yatakta uyanınca "artık her şey bambaşka olacak" dedik mi?


01.01.11'in ilk sorusu sabahın ilk ışıklarında taksinin penceresinden bakarken duvarın betonunda gördüğümdür: "deniz misin, liman mı ?". Öncelikle kendime, ardından ardımdan gelenlere. Ayrıca öyle sıkıcı bir ciddiyetle, melankoli ile değil, gayet keyifle ve hafiflikle veuve-clicquot tadında sorulmalı. Ama sorulmalı. Kim bilir, belki de cevabını vermiş olmak geleceği bugünden hafifleterek yaşatır.