Friday, January 21, 2011
"getir, kralini getir"
Bende bulunmayan Nick Cave & The Bad Seeds albümlerinden. 2000 sonrasını almıyorum, dinlemiyorum. 2000'den sonra ruhum payetlerde, altın rolekslerde, kaykaycı dövmelerinde, Axl'dan, Nick'ten, Noel'dan çok uzakta. Ama dedikleri bir şey de çok doğru; you can take the girl out of country but you can't take the country out of the girl. Yani istesen de bazı şeyler baki kalıyor. Klip 2003'de yayınlandığında depresif melankolik hayranları nefret etmişti ama ben zaten payetlere zenci müziğine geçtiğimden bayılmıştım. Müzik zaten güzel, sözleri desen bana fazla romantik de ama zaten güzel, klip ise efsane...Ama en büyük efsane Nick Cave değil de Blixa Bargeld'dir. Duruşuna hayranım! I luv you Blixa... Gercekten de gelecekse de kralı gelsin ya...
this garden that I built for you
that you sit in now and yearn
I will never leave it, dear
I could not bear to return
and find it all untended
with the trees all bended low
this garden is our home, dear
and I got nowhere else to go
so bring it on
bring it on
every little tear
bring it on
every useless fear
bring it on
all your shattered dreams
and I’ll scatter them into the sea
into the sea
the geraniums on your window sill
the carnations, dear, and the daffodil
well, they’re ordinary flowers
but they long for the light of your touch
and of your trembling will
ah, you’re trembling still
and I am trembling too
to be perfectly honest i don’t know
quite what else to do
so bring it on
bring it on
every neglected dream
bring it on
every little scheme
bring it on
every little fear
and I’ll make them disappear
so bring it on, bring it on
bring it on
every little thing
bring it on
every tiny fear
bring it on
every shattered dream
and I’ll scatter them into the sea
Wednesday, January 19, 2011
21.yy ifadesi

Budur. Her şey harika muhteşem ama hiçkimse mutlu değil. Herkesin söylemi o kadar "çook güzel", "çook şirin", "çoook ciiciii", "çook harika" ki hiçkimse işin içini de bilmiyor, daha derinlemesine de bilmek, inmek istemiyor. Klişelerde ve sadece etikletlerde yaşamak mutlu gibi geliyor gel gör ki mutluluğu ise bilmiyor.
Budur; everything is amazing and nobody is happy. Ama her şey muhteşem.
Siyah gün
Siyah bir gün, bugün.
Hepimiz için. "hepimiz için" diyoruz ama belli ki hepimiz için değil ki her şey bu kadar siyah, her şeyin bu kadar siyah olması isteniyor.
Elbette gitmek, orada olmak lazım. Ama ya utançtan gidemiyorsak? Ya utancımız bize sorgulatıyorsa?
Siyah bir gün, bugün. Hem de 4 yılın utancı ile kapkara olan bir gün.
Hepimiz için. "hepimiz için" diyoruz ama belli ki hepimiz için değil ki her şey bu kadar siyah, her şeyin bu kadar siyah olması isteniyor.
Elbette gitmek, orada olmak lazım. Ama ya utançtan gidemiyorsak? Ya utancımız bize sorgulatıyorsa?
Siyah bir gün, bugün. Hem de 4 yılın utancı ile kapkara olan bir gün.
Sunday, January 16, 2011
Never on sunday # 2

Kendime gülüyorum. Tebessüm de değil, bildiğin gülüyorum. Dedikleri doğruymuş; Allah'ın elinde sopası yokmuş. Öyle ki gün gelecekmiş, sevgisizliğimin herkesce bilindiği, daha dün Touchdown 'da karşılaştığım ve bana üzerlerindeki sarı-kırmızı forma ile sarılmaya çalışan zibidi Galatasaraylılardan kaçmışken şurada onları destekleyen satırlar yazacağımı düşünmezdim. İşte o yüzden kendime yayılarak gülüyorum. Kadere bak, kime niyet kime kısmet! Hem de never on sunday yazısında.
never on sunday
gündüz düşlerinin komikliği, zorlayıcılığı, korkutuculuğu, beklemeyen kahramanları, woody allen new york'u arzusu, woody allen londra'sı, hala ve hala yapılması gereken ödevler, dün gece eski sevgilim b. ve çetesine hazırladığım harikulade "tatlı" sürprizlerin yapılamaması, yollarda onlarca karşılaşma, bazı karşılaşmaların yüreğimi yorması, never on sunday başlangıcı, keyfi, kahvesi ile başlanması gereken paper # 1
* Dün F.A.'nın da gittiği "aslanlı statlarının" açılışlarında olay olmuş, taraftar "sayın" başbakanı yuhalamış, "sayın" toki başkanını konuşturtmamış ve bugün de kulübün "sayın" başkanı Maçka Palas'ın arkasındaki tenis kortlarını yıkıp da otopark yaptırtan müteahhitin oğlu Polat da ıslıklayanları, protesto edenleri bulup stada bir daha aldırmayacakmış, bunu da "sayın" lafını 150 kere kullandığı basın toplantısında beyan etmiş. Bravo "sayın" başkan (ah, bu "sayın" lafının midemi ne kadar bulandırdığını bir anlatabilsem. iykkk!)! Hem de emniyet ile işbirliği yapıp kasetleri çözecek sonra da sayın başbakandan aferini alacakmışsınız. Mükemmel. Gerçekten de futbolu da futbol ruhunu da taraftarlık duygusunu da bayağı iyi biliyormuşsunuz. Ama herhalde en iyi bildiğiniz Galatasaraylılık ruhu, anlaşılan. Başarınıza başarılar katıyor taraftarınızin duyduğu saygıyı -sevgiyi geçtim zaten- arttırdıkça arttırıyorsunuz. Bence şimdilik saygın bir 7'yi aldınız 10 üzerinden, yıldızlı pekiyi de işlem tamamlanınca gelecek. merak etmeyin, elbette "sayın" başbakan imzalı olacak. Taraftar mı? Onlar ise bir şeyden anlamadıkları için adınıza güzel, saygın bir opera yazarlar, hani bizimkisine benzeyen, yıllarca da unutulmadan söylerler.. Unutmadan, benim gibi GS'dan biti kadar hoşlanmayan bir Fenerli de bunları yazarsa demek ki gerçekten "yanlış hayat doğru yaşanmaz". Son olarak Galatasaraylılar nezdinde "yatacak yerin yok" derdim ama bu zevki taraftara bırakıyorum. Saygılar sayın başkan.
Saturday, January 15, 2011
Tasfiye
Hayatta zaman zaman tasfiye yapmak gerekiyor. Hem de en derinden, en sevilenden başlayarak. Kimi zaman en sevilen, en yakışmayan kötü alışkanlıkları, kötü kıyafetleri, kötü müzikleri hayattan tasfiye etmek gerekiyor. Rahatlamak, nefes almak ve daha iyi olmak için.
Son zamanlarda yaptığım en can acıtıcı tasfiyeydi benim için. Elde yıkamaya üşenip de çamaşır makinesine attığım tüm La Perla, Victoria's Secret ve türevlerine veda ettim, çöpe attım. Atmadan önce bir kez daha "belki de hala güzel durur" diye denesem de lastikleri gevşemiş, elastisitesinden artık neredeyse hiçbir şey kalmamış ama hala görüntüde çok güzel olsalar da çim acıyarak attım.
Ama cidden en acı tasfiye bu olsun değil mi, insanın hayatında? Ayrıca rahatlatıcı bir şey insanın sırtındakilerden kurtulması. Hele insan tasfiyesi. Belli bir yaştan sonra tanışılmış ve sözde pek yakın olunmuşlara yapıldığında gayet doğru bir hareket oluyor. Her türlü tasfiye iyidir, elden çıkartmak, işe yaramayanları, yük yapanları, ağır gelenleri, sömürenleri tek tek atmak gerekiyor.
Son zamanlarda yaptığım en can acıtıcı tasfiyeydi benim için. Elde yıkamaya üşenip de çamaşır makinesine attığım tüm La Perla, Victoria's Secret ve türevlerine veda ettim, çöpe attım. Atmadan önce bir kez daha "belki de hala güzel durur" diye denesem de lastikleri gevşemiş, elastisitesinden artık neredeyse hiçbir şey kalmamış ama hala görüntüde çok güzel olsalar da çim acıyarak attım.
Ama cidden en acı tasfiye bu olsun değil mi, insanın hayatında? Ayrıca rahatlatıcı bir şey insanın sırtındakilerden kurtulması. Hele insan tasfiyesi. Belli bir yaştan sonra tanışılmış ve sözde pek yakın olunmuşlara yapıldığında gayet doğru bir hareket oluyor. Her türlü tasfiye iyidir, elden çıkartmak, işe yaramayanları, yük yapanları, ağır gelenleri, sömürenleri tek tek atmak gerekiyor.
Friday, January 14, 2011
to whom it may concern # 5

cuma bugün. cıstak cıstak. 1 tanesini verdim geriye kaldı 3 ama daha 1 hafta var önümde yapabilmek için. rahat yani. üzerimdeki paper stress'i kalktı, hafifledim, söndüm, parladım, sevindim. ve o yüzden to whom it may concern ve lacivert ve lacivert etkisi. bende. beyazda. üşenmezsem cuma eğlencesini bile yapabilirim. üşenmezsem. ama muhtemelen üşenirim. peh! cuma bugün. happinesssssss.....
Wednesday, January 12, 2011
Bizimkinden başka bir asalet


Ben çok beğendim filmi. Muhtemelen bir kez daha seyrederim. Beğenmeyeni çok ama beğeneni de fazla. Fark etmez, bayıldım. Paper stressinin başlangıcında, 3500 kelimelik ödevleri yazmamak için her türlü maskaralığı denediğim günlerin başlarında Carlos ile arka arkaya seyrettim. I Am Love. Tilda Swinton hiçbir yerde olmadığı kadar güzel, oğlu ayrı güzel, sevgilisi şu sakallı olan her türlü gideri olur. Kıyafetleri, Milano'lu kadınların muhteşem tarzınlarını, evin doğal zarafetini, büyük servet de olsa doğuştan gelen asil mütevaziliği kısacası markanın logosunun kurtaramayacağı görgüsüzlüğün olmadığı bir film. Hala ve yine bakıp da görüyoruz ki en zenginlerin en asillerin çantaları da kafalarına taktıkları taçlar da giydikleri babetler de boyunlarına sardıkları kaşmir de etiketli değil; hiçbir şeyin etiketi bağırmıyor hatta böğürmüyor. Filmde de, gerçeğini gördüğümüz Milano, Roma, Paris Londra sokaklarında da... (dikkat los angeles demedim, miami demedim).

Subscribe to:
Posts (Atom)
