Monday, May 4, 2009

Hem fireş hem şirin, işte karşınızda "superfresh şirin"

Ah be Şirinciğim bu sabah çok talihsizsin!

Güzel bir hafta sonundan sonra işe gelme hezeyanları yaşayan bir insanım. Gerçi siparişinin bedeli kendisine sponsorca hediye edilen B.'nin online konuşmalarda dediği gibi gayet laubali, gayet komik vaziyetteyim ama havanın hâlâ tam anlamıyla bir bahar havası olmuyor olması, işe gelmiş olmamın verdiği sıkıntı ile her şey ile uğraşma halinde olduğumdan bundan nasibin alacak olan sensin bebişim (çünkü bulaşmak istiyorum).

Muhteşem gazete Sabah'taki köşende sormuşsun "çok şey mi istiyorum?" diye. Valla seni düşününce, yazdıklarına biraz göz gezdirip hakkında biraz fikir sahibi olunca "evet istiyorsun" bence.
Gördük ki bütün bir kışı yeme-içme ile geçirip, tatlı krizlerini kuru kayısı ile değil de çikolata ile atlatıp her pazartesi günü rejime başlayıp çarşamba günü kendini sizin binaya yakın sayılabilecek Hüsrev'de kuru fasulye pilav yedikten ve senin kuşağın türk standartları için uzun sayılan boyuna rağmen yanlarının genişlediğini gördükten sonra pilates'e başlamış ama sonra bırakmışsın. Ama bebişim, pilates senin sporun değil ki! Bana sorsan söylerdim sana senin olayının pilates olmadığını.
Hayır anlıyorum Madonna'dan sonra sen de bileğine kırmızı kabala bilekliği taktın, ruhani olmak istedin, onun vücuduna bakıp çoğumuz gibi iç geçirdin ve pilatese sarıldın ama ne yazık ki sen o yapıda değilsin. Ne bedenen ne de ruhen pilates insanı değilsin sen.
Sen, nasıl söyleyeyim daha bir alaturka yapıya sahip bir kadınsın sanki. Hani "kırmızı gül romantiği olup Issız Adam gibi "hercai" tiplemelere kızan, hayran olduğu beyi ile seviyeli bir ilişki yaşayan, anne olunca mutlak suretle "kutsal anne" olan, yurtdışına gittiğinde çoğunlukla yemeklerden şikayet eden ve döner/mantı yemeyi özleyen, yine yurtdışına çıktığında insanların kafasındaki kara kuru, başı kapalı türk imajının dışında kaldığı için alışveriş esnasında "hangi milletdensiniz" sorusuna "türküm" cevabı verdiğinde karşıdaki "ama hiç türke benzemiyorsunuz" şaşkınlığının diğer non-türk hemcinsleri Ömür Gedik veya Deniz Akkaya gibi mutluluğunu yaşayan, her aşk acısında Sezen Aksu dinleyip önce ağlayıp sonra "acım zenginliğimdir" cümlesi ile arınan, spor yapmayı yaşam biçimi olarak değil de Yeşilköy sahilde yürüyüp sonrasında 2 tane kepekli tost bir paket de altınbaşak yemek olarak algılayan "lar var ya, işte onlar gibisin (örneklemeler senin için biraz uzun oldu senin intelligence limitée durumuna, farkındayım ama ne yaparsın benimkisi de intelligence illimitée , ne yaparsın, that's life).

Ama yine de üzülme, bu pilatesin makinesi var senin yerine seni hareket ettiriyor filan bence sen ondan al, koy rezidansının içine, sabahları hem blackberry'inden maillerine bakıp hem de sporunu yapmış olursun.

Yine yazmışsın "seyahat etmek, kitap okumak, işini iyi yapmak, zamanı mükemmel kullanmak, organize olmak ve bir de sabahları saçları-tırnakları kuaförden çıkmış gibi yapılı, en fresh halimle masamda oturabilmeyi " istiyormuşsun. Ah keşke be Şirinciğim! Hem seyahat edeceksin (ki senin eski seyahat maceralarını biliyoruz; hani dublin'i sıradan bulduğun, ışığın doğudan yükseldiği kudüs'te ve mısır'da baharat kokulu insanlar sebebiyle hayal kırıklığı yaşadığın maceralar), hem kitap okuyacaksın ( hmmm, bak tabii yazılarının tümünü okumadığım için en sevdiğin yazarları en sevdiğin kitapları bilmiyorum ama adım gibi biliyorum ki mini all-time favorite listende erskine caldwell, marcel proust, kafka, veya a.h. tanpınar yoktur. sen sanki daha çok tuna kiremitçi, kürşat başar, buket uzuner, paulo coelho takipçisi gibisin).

Kıssadan hisse Şirinciğim, bence sen yazdıklarından sadece "sabahları saçları-tırnakları kuaförden çıkmış gibi yapılı en fresh halinle masanda oturmayı" dene ve onda başarılı ol. Hırsı, düşünceyi, sportif olma kaygısını filan tamamen bize bırak. Hatta bana bırak. Ne de olsa sana bedavaya "guru" hizmeti veren benim (yazında "guru" yardımı istediğini söylemişsin. bak işte karşında guru anotherstar). Hadi son kıyağımı yapayım ve sana Madonna'nın spor eğitmeni Tracy Anderson'nun DVDsini yollayayım. Neydi adres? Sabah Plaza, Balmumcu diye yazsam gelir mi?

" that's life"




Thats Life - Frank Sinatra

Sunday, May 3, 2009

P.S., 2

pazar günü, merih meyhanesi, fener-beşiktaş (çarşı 1 mayıs'ta taksim'de), f.a., m., b. hep beraber maç seyredişimiz, kazanmamız, londra, sponspor, resim, dedikodu derken p.s.

p.s. hafta içi de dahil olmak üzere öyle manasız aşırı alkol tüketimi olmadan kaç gece üst üste rakı içilebilir? ya da içki? (bu arada k. ile iddayı kazandım, macallan benimdir)
yaz geliyor hava sıcaklamaya başlıyor her gece touchdown her gece fantezi off

never on sunday

Never on sunday, 2




Nihayetinde güneş, nihayetinde hafiflik, nihayetinde enginar, nihayetinde eğlence, nihayetinde daimi koolluğun ve piçliğin daimi geri dönüşü, nihayetinde bahar, nihayetinde her şey ve yeniden yine en güzelinden.

P.S. cumartesi günleri evden çıkarken akşama göre giyinmeliyim çünkü belli ki evden çıkıp geri dönüşüm ancak ertesi günün ilk ışıklarında oluyor ve ben very casual çıkmış oluyorum. kötü mü? değil. sadece bana göre fazla sade. dün gece fransız direnişine katılmış rezistantlar gibiydim bir saatten bir yerden sonra kafamdaki fular ile. ha bir de dancer in the dark'taki bjork.(evde bu kadar mı azabilir, eğlenebilir 4 tane insan:30larındaki m., r. ve anotherstar, 40ndaki çok sevdiğimiz kool şahsiyet k. ile tepinme, ısırma, geğirme, teklemeleme derken that's life. evet, bu kadar mı çocuksu olabiliriz, bu kadar mı eğlenebiliriz. bence de bizden nefret edenler etmeye devam edebilirler).

P.S.(2) insan kendi mahallesinden nasıl bu kadar uzakta yaşayabilir? herkesin oturmaya can attığı cumhuriyette ne bir kahveye ne de -alışveriş dışında- bir yere gidiyorum. yan mahalle, fantastik 4'lünün diğer 3'nün ikamet ettiği semt sanki kendi semtim, oranın kahve ve barları sanki benim mahallemde. ama yine de denize bakmak her şeye değer.

P.S.(3) dün gece passenger, az önce passenger o halde passenger'dır bugünün şarkısı. ıggy pop. çok severim. Belki bugün dinlemem ama her daim severim. yıl 1977 bebeğim, lust for life baby.

P.S.(4) bu arada forever barcelona. reald madrid nasıl da bitti nasıl da ezildi, nasıl da kendi sahasında yerlerde süründü nasıl da puyol katalan bayraklı kaptan bantını salladı seyirciye? sevimsiz ötesi raul gol atamadı mı dün akşam? aaa çok ayıp! what a shame! olsun barcelona attı onun yerine bol bol. raul da bir nevi hakan şükür işte, 6 tane gol gayet güzel. ho ho ho! peki her şey bir yanda dün geceki maçtan sonra biz bu akşam ne seyredeceğiz? 3. dünya ülkesinde kendisini çok başarılı çok müthiş çok fevkalade sanan iki en en büyük kulübün körlerle sağırlar birbirini ağırlar oyununu mu? bayağı gereksiz.

P.S. (5) evet karşı cins beğenisinde kıroyum kabul ediyorum. ama totti'ye laf söyletmem.

I'm the passenger baby!!! ( the passenger, iggy pop), not someone waiting like a stone (like a stone, audioslave) deyip gider ayak müzikal bir mesaj da gönderdim.

Saturday, May 2, 2009

Cumadan cumartesiye sarkan bir cuma eğlencesi

Soldaki Daria Werbowy'yi ciddi ciddi beğeniyorum. Yüzünde ifade olan, boş boş bakmayan güzel mankenlerden (cidden güzel bir yüze sahip olup da boş bakan kadınlar çok sıkıcı oluyor). Üzerinde Matthew Williams'ın H&M için yaptığı koleksiyonun parçalarından biri ve yanında the man himself. Koleksiyon muhteşem değil ama neticede H&M için. Yani nispeten ucuz ve gösterişli bir şeyler olması gerekiyor. Londra'da son gün son adımlarımı atarken görmüş, tüm Londra'lı kızların H&M'i talan ettiğine şahit olmuştum. Herkesin elinde koleksiyondan birkaç parça upuzun kuyruklar halinde ödemeyi bekliyordu (ben hiçbir şey bulamadım sadece kimsenin alacağıma inanmadığı bir kemeri beğendim ve aldım o kadar. diğer elbiseler vs o paralara hayatta alınmaz).
En sevdiğim en beğendiğim Alman köylü güzeli Diane Kruger sahnelerde. O kadar sıkıcı o kadar olağan ki yazmaktan bile yoruluyorum. Elindeki Chanel çantayi geçiyorum (ki bence o da çirkin bu resimde) ama ecnebilerin deyimiyle "harem pants" bizim söylemimizle "şalvar" sarışınlığından başka hiçbir özelliği olmayan Avrupa köylüsü tarzlı Diane Kruger'de feci kötü durmuş. Neden insan tarzı yokken tarzı varmış gibi göstermeye çalışır ki kendisini? Belli ki yok, belli ki onun bunun verdiğini "en son moda bu" diye giyip çıkıyor ve böyle de poz veriyor. Müthiş. Go on Diane! You rock in a fashion's unsignificant side!
Kate Hudson Cartier gecesinde. Rachel Roy diye bir tasarımcının elbisesini giymiş (vogue da filan çıkar bu kadın). Yazacak fazla bir şey çok yok. Güzel kız, güzel elbise.

Güzelleşen insanlardan Anne Hathaway. Elbise Jill Stuart. Altı fazla fazla mini bana göre ama uzun ince bacaklı kadınlar giysin tabii. Ancak üstü acayip güzel ki işte üstü de bende olur (altını şöyle 1 karış uzattım mı tamamdır). Köprücük kemiklerinin çıkmasına bayılırım böyle. İstem dışı bazen gözüküyor ya, tavım-özellikle de kendimde.
Normalde incecik her daim sportif bir insan kendisi. Yüzünü fazla gergin fazla pornocu ifadeli bulmakla beraber genelde hoş buluyorum. Ancak burada, bu elbise ve bu uçları kıvrık kıvrık saç modeli ile genişlemeye başlamış ama mihrabın yerinde durduğu 40lı yaşlarındaki Hollywood aktrisleri gibi duruyor ki kendisi 20lerinin ortasında galiba.
Tanımam etmem ama gayet taş bir kadın kendisi kimse. Parıltılı siyah mini elbisesi güzel, deri ceketi güzel, saçları, siyah ojeleri, yüzüğü filan gayet güzel. Muhtemelen çanta da güzeldir de öyle pazar filesi gibi elinde sıktığından bir şey belli olmuyor. Ama kimse güzel bence.
Gerçekten de Helena Christensen güzel yaşlanan kadınlardan. Aslında her zaman her daim beğenmiyorum ama güzele de çirkin denmez ki. Bir ara 90larda fotoğrafçılığa takmıştı. Ha bir de Liam Gallagher 'ın peşinden o festival bu festival dolaşıp duruyordu o yıllarda. Burada güzel, elbisesi ayrı güzel, elbisesinin renkler apayrı güzel.
Erkeğe çok yakışan bir şey takım elbise ama bizdeki gibi kocaman göbeklerin üzerine kruvaze ceket giyip çıkanlar, iğrenç soluk gri ve kahverengi çirkin takımlarla ortalığa çıkanlar bir baksın ya hemcinsleri nasıl giyiniyor (misal justin timberlake). Ya da önce bir aynaya baksınlar. Olmuyorsa lütfen hiç giyinmesinler o takımları. Boşa para! JT'ye zaten hastayım. Hele hele sarışın/kızıl sakallı hali ile beni benden alandır deyip bitiririm. Ancak bu yağmur olayına tahammülüm artık kalmadı. Kendimi balkondan filan atacağım yakında, İskandinav ülkelerindeki mevsim intiharları gibi olacak sonum. Yeter ulan! Mayıs geldi, doğum günüm geliyor, çıkamayacak mıyım tiril tiril sokaklara, üstümü başımı açıp???

Friday, May 1, 2009

Tanımlamak

Tanımlamak önemli şey hayatta. Herkes, her şekilde, her şeyi çok iyi bildiğini sanarak konuşuyor, yorumluyor, ahkam kesiyor, "böylesiniz" "şöylesiniz" diyor .

Bugün 1 mayıs. Kimilerince hiçbir değeri yok, kimilerince ise yüreklerindeki binlerce kırmızı karanfil değerinde. Türkiye için bayram tadında değil de işkence tadında bir gün olduğundan yasaklar günü 1 mayıs. Taksim yasak! Taksim'e çıkmak yasak! Toplaşmak yasak! Döviz taşımak yasak! Slogan atmak yasak! Her şey yasak bugün (ayrıca tepemdeki helikopter sesinden nefret ediyorum). Bizim mahallede Akbank'ı taşlamışlar, bankamatikleri kırmışlar. Bravo, ne diyeyim ki? Anarşist var, anarşik var. Tanım var, tanımlamak var, bilmek var, cehalet var.
*
L'anarchisme est un courant de philosophie politique développé depuis le XIXe siecle sur un ensemble de théories et pratiques anti-autoritaires. Fondé sur la négation du principe d'autorité dans l'organisation sociale et le refus de toutes contraintes découlant des institutions basées sur ce principe, l'anarchisme a pour but de développer une société sans domination, où les individus coopèrent librement dans une dynamique d'autogestion.
*
P.S. iyi ki dün gece karşıya geçmemişim. dönüşümü düşünemiyorum, üşengeçliğimi düşünemiyorum.

P.S.(2) kadim dostum sekvotka'nın doğum gününü beraberce kutlamamız (kendisinin anadolu futbol kulubü başkanı tadındaki haline inanamadım, orası ayrı), elbette ki müthiş kelimelerle yazılmış bir mektup, müthiş anlamlı bir hediye, elbette ki asmalı cavit, elbette ki rakı (kendisine bir saatten sonra votka-sek-ben almayayım), elbette ki bir saatten sonra nişantaş, elbette ki her hafta gidilen aynı "belli" mekanlar (ama bu sefer otto da vardı ki kaç zamandır gitmemiştim), elbette ki fantastik hareketler...


.

.
uykum var.
yorgunum.
neden uyandım ki?
ama iyi oldu bir yerde de.
.