Friday, December 7, 2012

Cumanın "kudretli" bombası

İnsanların, kadın erkek farketmez, müthiş baskın özgüvenlerinin içinde korkunç özgüven eksiklikleri içinde olduğuna inanıyorum. İnanmaktan ziyade görüyorum da. Özellikle de o müthiş kendine güvenli, konuşurken yeri geldiğinde baskın karakterini iyice öne çıkartarak vurgulayan hatta bağıran, "ben bilirim sen bilmezsin" dersleri veren, bunu yer yer kendince keyif alarak hayat dersleri vererek yapanlarda genelde işin aslı gözüktüğü gibi olmuyor. O çok özgüvenli kendi çevresinden, habitatından çekilince, yanında iktidarını kurabileceği birileri yokken birden bire sönüveriyor ve sevimli oluyor. O yüzden de çok az bireyin gerçekten özgüven sahibi olduğunu düşünüyorum. Çevremde, yakınımda, işte, sokakta, etrafta, dergide, gazetede, her yerde ve bu durum ne olursa olsun bu durum karşısında şaşkınlığımı her seferinde bir kez daha büyüterek ortaya çıkartıyor.

Görünüşte çok farklı, çok eğitimli, çok özgüvenli, çok becerikli, çok akıllı, çok etkileyici, çok ayaklarının üzerinde duran bir kadın değil mi kendisi. Özellikle de yılların müzmin ve bir o kadar huysuz bekarı, kötü bir Serge Gainsbourg a l'orientale taklidi olan Okan Bayülgen ile evlenip, üstüne de çocuğu yaptıktan sonra kendisi hakkındaki bu kanaatler iyice artmadı mı? Eski ofisin kendi deyimiyle "ben hep sevilmek isteyen küçük kız çocuğuyum" diyen çaptan düşmüş televizyon insanı, kendisine ve adamı bu kadar kısa zamanda kendisine bağlamasına hayran kalmış sürekli "ne akıllı kız" deyip dururdu ( muhtemelen okan bayülgen'i kendisine düşünüyordu da işte şartlar, yaşlar, yaşamlar tutmadı). Ee peki şimdi bu ne? "Erkenden kalkıp işe gitmiş; tüm günü üretken geçirip eve gelmişsem... Eve geldiğimde beni boynuma atlayarak karşılayan bir kız çocuğu varsa... Ve kafamı omzuna yaslayacağım kudretli eşim yanımdaysa... O gün şahane demektir." Habertürk'e verdiği röportaj ve "kudretli eşim" beni bitirdi...Ya, elbette kıskanıyorum, elbette öyle bir insanla kudretli bir ilişki seviyesine ulaşamadığım için böyle küçümsüyorum. Benim de kudretli eşim olsa ben de onun kadar yüce olmasa da daha mutlu bir hayat sürerim, orası kesin. Ah Şirin, sayende kudretle şiştim, teşekkür ederim cuma eğlencem oldun.





p.s. magazin perhizinde olduğumuz fuket'e dayanamayıp haberi gönderdiğimde yorumu " herhalde eski kocası yeteri kadar kudretli değildi ki burada kudret kudret deyip duruyor" olması haliyle iyice güldürdü beni... doğru ya, eski koca da var, epey bir fantastik olan.

p.s. (2) yalnız bu "şirin" isminde, "şirin" isimli kadınlarda bir olay var bunu anladım. "şirin" isimliler hep bir garip, bir fantastik oluyor. uzak uzak hepsinden uzak durmak lazım.





- 6, -7: Dave Brubeck, Oscar Niemeyer


Arka arkaya olunca beraber yazmak gerekti. Dave Brubeck ve Oscar Niemeyer. Dave Brubeck iyidir hoştur önemlidir, Take Five'tır , şahane filan ama asıl Oscar Niemeyer 'dir kayıp. Gerçi artık doksanını geçen birinin ölümü pek de üzülecek hadise değildir diye düşünsem de yine de fark yaratmış insanların gitmesi insanı düşündürüyor. Yine de arkadasında çok şey bırakmış olmak da bir o kadar harika bir şey. Öyle mimar olduğum, mimariden anladığım, kendime hobi haline getirdiğim, tasarım meraklısı olduğum için filan değil, gayet kişisel zevk sebebiyle keşfettiğim, biyografisini okuyup daha da beğendiğim biri olduğu için. Daha önce de bloga yazmış, 1953 yılında Rio yakınlarında kendisi ve ailesi için yapmış olduğu güzel evinin, Casa Das Canoas, resmini koymuştum ama yine aynı evi koyacağım; çünkü çok güzel, çünkü garip şekilde insana kendisini iyi hissettiriyor. Özellikle de havanın siyah olduğu bu günlerde. Eve pencereden, hayata tepeden giren ışık, güneş çok güzel bir şey...

p.s. lütfen rio'ya gidelim...

Thursday, December 6, 2012

"evet, böyle bir şey var"

Çocuk istemeyen çiftler. Evet, "böyle bir şey var" ve evet, "bu mutlu bir söylem" . Bu ifade, bu dilek, bu niyet yüksek sesle dile getirilmese de gerçekten de böyle bir durum var ve iyi ki de var.Toplumun hatta toplumların bireyler, çiftler üzerindeki bu baskısı bütün ağırlığı ile çökse de yine de var ve gerçekten iyi ki var. Çocuk sahibi olmayı istemek ne kadar doğal ise, yine aynı şekilde çocuk sahibi olmayı istememek de o kadar doğal aslında. Ancak çocuk yapmak çizilmiş bir yol sanki ve isteyerek çocuk yapmamak yoldan çıkmanın ayıplanmış, kabul görmemiş hali. Hatta neredeyse "tabu" sayılabilecek bir durum çocuk sahibi olmak istememek. İşin doğrusu toplumun gözünde erkekler için pek bir sorun yok da kadınlar için "çocuk istemeyen kadın" olmak taşıması cidden ağır bir etiket. Erkek istemediğinde garipsenmiyor da kadın istemediğinde sanki evrende onun için yaratılmış varlığa bir ihanetmişcesine yaklaşılıyor, yargılanıyor. Genel algı, erkeğin istememesinin çok normal olduğu kadının ise çocuk istememe gibi bir halinin imkansız, kendisiyle ters düşen bir durum olduğu. Tamamen saçmalık! İnsanlar çocuk sahibi olmak istemeyebilirler, çocukları sevip de elalemin ortalıkta dolaşan ve hepsi birer üstün yaratık gibi sunulan çocuklarından zerre hoşlanmayabilirler, o sorumluluğu taşımak istemeyebilirler vs vs. Her şey olabilir ve bunlar tercihtir. Ne var ki tercihlerinden ötürü insanları "sevgisiz", "katı", "bencil" gibi etiketlere maruz bırakmak asıl kötü ve çocuklara verilecek ders açısından "haris" bir davranış. Şunu da unutmamak lazım ki, her çocuk sahibi insan aslında çocuk sahibi olacak yetiye sahip değil ve çoğunlukla o çocuk isteyerek olmuyor. Olmuş oluyor işte, geri de dönülmüyor, önce kutsal ebeveyn sonra da evli/boşanmış ve çocuklu vaziyette mutsuzluktan mutsuzluğa akılıyor.

Vittorio muhtemelen en sevdiğim, kalbimdeki en özel yerde. Emilie ve Louise de şahane. Carlo yeni gelmiş olup yeni gözdem oluyor kendisi. Adrianos da var. Bizim buralar da hareketli bu günlerde. Gelen geliyor, çocuk nüfusu artıyor. Onlardan da seveceklerim olacaktır. Ama kendim için uzun bir süre istemeyebilirim, ne kadar iyi bir ebeveyn olacağımı bilsem bile (şok haber: öyle çocuk çocuk diye gebermeyen, sokakta yürürken çocukların üzerine atlamayan insanlar genelde çok daha iyi ebeveyn olurlar.). Olursa ilerde olur da, birisini kazanmak için, eve bağlamak için, olması gerektiği için olmayacağı kesin.

whatever

Fransızlar gerçekten de bazı konularda müthiş. Hemen her modern toplum için bir tabu olan çocuk sahip olmayı istememe konusunu France Inter 'de işlemişler adına da "çocuk istemeyen çiftler" demişler. Ne güzel şey, bilinçlice ne istediğini ve daha da önemlisi istemediğini bilmek, hayatta bu tercihlere göre yaşamak, bundan dolayı da rahatsızlık hissetmemek. Biz türkler için böyle iddialı düşünceler biraz zor tabii. Bireysel karar vermekte, birey olarak yaşamakta, gündelik hayatta bireysel tercihler yapmakta, yalnız kalabilmekte, seçim yapmakta, "hayır" diyebilmekte zorluk yaşayan tipler olduğumuzdan bunun telaffuzu dahi ailelerde depremden çıkan enkaz etkisi, çoktan çocuklu ve hayata küskün arkadaşlarda da kıskançlık eksenli haset duygusu yaratır.

whatever. gerçekten de. herkes ne istiyorsa öyle olsun, kimse kimseye bir düşünceyi dayatmasın, olmuyorsa da hiç olmasın zaten. 


  


Les couples qui ne veulent pas d'enfants

Wednesday, December 5, 2012

2si bir arada misali; sabah keyfi & wish list

çok erken sabah saatleri, yine erken sabah sporu, gece yarısı gelen ahtapot, sarhoş kaykaycı, yaklaşan gün, kıpır kıpır ruh hali, yükselen güneş, hep " güneşi uyandıralım " duygusu, ne yazık ki kendi ekseni dışında yaşanılan ülke sınırları içerisindeki her türlü mevcut durumun korkunç derece sıkıcı, mide bulandırıcı, yürek dağlayıcı oluşu ile yine insanın kendine dönmesi, mutluluğu geniş anlamda bulamaması vs derken kaykay insanları, beautiful people ve heyecanla beklediğim, istediğim, kendimden geçerek seyrettiğim belgesel pretty sweet ...

ara ara hatırlamak için:
- lords of dogtown
- z boys
- alt kültür
- supreme
  

Tuesday, December 4, 2012

Dream on # 14

Bugünkü hali de değil, 60ların sonunda 70lerdeki hali. Hem de siyah beyaz. Hem de o ilk giriş alanının ev gibi hali. Evet, evet, fantastik haller geri döndü. Siyah beyaz rüya görmek ne demek? Ancak özlemişim fantastik halleri, açıklanamayan durumları.

 siyah beyaz, 60lar-70ler arası bir zaman dilimi, bergdorf & goodman, giriş katının fantastikliği, güzel hava, bahar havası, dream on için daha ne istenir ki...

Monday, December 3, 2012

İstediğim

Dediğine göre "bir şey istemiyormuşum". Doğru aslında; inkar etmeyip mütevazi de olmayacağım. Ancak komik gelmiyor değil bu "istenenler, talep edilenler". Var ama böyle bir şey. Özellikle de kızlardan karşı cinslere karşı. Bir şeyler zamanla istenilmeli, hiç öyle sürekli kendinden verme halinde olma inancında değilim ama olacak olan zaten kendi güzelliği içerisinde kendi zamanında olacaktır. Israr eden,sürekli aklındaki bazı hedefleri gerçekleştirme hırsında yapışan, karşısındakinin beynini yiyen kızlar korkunç geldiği gibi, beni utandırıyor da. Ayrıca bu talepler listesi komik değil mi? Ne isteyebilirim ki? Sahip olduklarımın üstüne ne koymasını isteyebilirim ki? Mücevher mi? Tek taş mı? Daha büyük tek taş mı? Teklif mi? Beraber yaşamak mı? Çocuk mu? Bilmem çok sıradan geliyor. Olacak olanlar değil istenilenler. Daha doğrusu istemek, hedef koyup o uğurda neredeyse kendinden geçecek kadar isteme hali sıradan ve manasız geliyor. Olacak olanlar zaten olur, olmuyorsa da zorlamanın alemi yok. Zorlamak hem çok sıkıcı hem de bir yerde oldukça şahsiyetsizce. Olan oluyor zaten, gelenler de geliyor. Daha fazlasını yapan yapsın, ben yapmayayım, yapandan da uzakta olayım. whatever .

Ne istediğimi söyledim. En azından bugünlerde; ghostbuster olması. Son günlerde, gecelerde hayaletlerle uğraşıyorum, yoruluyorum, dağılıyorum, sıkılıyorum, bazen tek başıma halledemiyorum ve saçmalıyorum. İşte o yüzden ghostbuster olmasını istedim. Bence mükemmel bir istek. Komik ve gerzek ama taleplerimde çok ciddi ve yüksek standartlara sahibim, ne yapabilirim ki? Galiba kısa sürecek çünkü 2 hafta sonra da Hobbit olma zamanı gelecek...

Cuma eğlencesi # 6

Garip şekilde yazmadığı da pek özlemediğim uzun zamandır da yazmadığım Cuma Eğlencesi'ni birden içimden gelerek yazayım istedim. Gün bugünmüş. İlginç şey şu özlenmeyenler, daha da ilginci listenin uzadıkça uzaması ama işte o da bir nevi Sokak Kızı İrma'daki gibi "but that's another story"...




Ho ho ho! Hiç yaşlanmayan hatta yaşı ilerledikçe seksileşen kötü kız Kate Moss ve 40'ından sonra kendini spora ve sağlıklı yaşama verip fiziğini neredeyse tamamen değiştiren Marc Jacobs, Kate Moss'un kitabının piyasaya çıkış partisinde sarılmışlar. Kötü bir görüntü yok. Kate Moss altın renkli uzun elbisesi, smoky eyes makyajı ile gayet güzel, Marc Jacos da etek giymediği halinde gayet olmuş. Yanaklarda, elmacık kemiklerindeki dolgular hariç. Off işte o dolgular insanın yüzünü garip bir şekle sokuyor. Bizde de var, cemiyet hayatımızın güzide insanları da bu dolgu hadisesinde eksik kalmayıp yanaklarını şişirtiyorlar. Misal Osman Çarmıklı. Oy oy oy! Talihsiz bir deneme olmuş ama olmuş işte yapacak bir şey yok, hayırlı olsun.

Neden bilmiyorum bu Bob Geldof resmini koyduğumu. Hani sevdiğim biri desem; değil. Kızlarını seviyorum o yüzden babalarına sempatim var desem; hiç değil, kızlarının ağır moron olduğunu düşünüyorum. Sadece bu adamda ne bulunmuş olduğunu anlayamadığım, garipsediğimden herhalde diyorum. Elbette bu benim sığlığımdır da yani off Bob Geldof ya, off. Kaşmir de giyse, saçlarını artık tarasa da off yani günün sonunda Bob Geldof kendisi. Offf.

Oflamaktan sıkıldığımdan yavaş yavaş güzel insanlara gitmek lazım. Tamam, Nick Cave de öyle alışıldık güzel erkeklerden değil de yine de büyük bir çekiciliği var, tarzının cazibesi var. Ayrıca müzikal olarak da Bob Geldof'un sıkıcı ötesi müziğine milyon kere basar. Siyah takımı, jilet duruşu,yanındaki gotik milf sevgilisi ile gayet power couple olmuşlar, güzel olmuşlar. Yalnız bu power couple ilginç bir şey; nadiren de olsa olanı var, genelde olmayanı var, ama bir de olduğunu sananıp hayali I (we) got the power halinde yaşayanı var ki Allah o duruma kimseyi düşürmesin. Buluştuğumuzda tesadüfen tanışan Chileksuyu 'nun sonradan dediği gibi magic combination yaratmış olanı da var... 

İşte power couple. Efsane modacı Valentino ve sevgilisi. 40 yılı aşkın süredir beraberler, koskoca bir imparatorluğu beraber yarattılar, haliyle de power couple oldular. Eskiden Valentino ile tasarımlarına hayranlıkla bakmakla beraber ten rengi, fifi köpekleri ile vs fazla dalga geçerdim. Ta ki hakkindaki belgeseli seyredene dek. O belgeselde nasıl da küçük çocuk gibi sevimliydi...Ama cidden büyük modacı. Gerçi artık işleri koleksiyonları filan bıraktı ama yine de büyük insan. Ten rengi de eskisi gibi tanjerin değil hem artık.   

 
 
Tanımam etmem de sağdaki kız bayağı hoş. Daha doğrusu giydikleri. Etek komik bir şekilde pleksi gibi duruyor ama üzerindeki kazak, çantası filan gayet kool olmuş. Ayakkabılar dahi. Gerçi leopara tav bir insan olarak bunu söylüyorum yoksa epey kötü. Ama işte içimdeki leopar, çita sevgisi hep bir yerlerden çıkıp kıroluğunu belli ediyor da yapacak şey yok, çita halime yanarım.
 
Carolina Herrera ve Stella McCartney. Carolina Herrera tamam asil kan bir insan ve varlıklı da fazla klasik, okul aile birliği başkanı yaşlı teyze gibi sıradan dururken Stella McCartney bayağı güzel bayağı parlak olmuş. Hem de aslında güzel olmayan biri olmasına rağmen. O beyaz oversize palto, içindeki siyah muhtemelen ince askılı elbise, kızıl saçları, "tamamdır", güzel olmuş.

Ya şu tipi gördükçe duydukça bir şeyleri kırmak istiyorum ama yapamıyorum işte, şiddete karşıyım. Ama ne sözde yaptığı aptal ötesi müziğe ne de kılık kıyafetine tahammül edemiyorum. O kadar kötü bir müzik yapıyor ki spor salonunda filan duyuyorum ne yazık ki ve duyduğumda Odysseus'nun Sirenler'e direnişi gibi kulaklarıma balmumu tıkamak istiyorum, o kadar feci. Hele bir de grubu o, Black Eye Peas, of ki of, total kabus, onları geçiyorum. Ama giderken kolyeyi alırım. Veya almaya da bilirim, bir şekilde evden hallederim herhalde.
 
Yaşlanınca eğer Carmen Dell' Orefice olamazsam kendisi gibi olmayı umut ediyorum. Muhtemelen Carmen Dell'Orefice üstün insan olamayacağımdan lacivert payetli elbise giyen beyaz saçlı teyze olmayı memnuniyetle karşılayacağım. Ki gayet güzel kendisi. 70'imde böyle, oo tamamdır ya, olmuş. 

Power Couple olduğu kadar power dress de var. Yine Stella McCartney garip bir şekilde, bütün moda dünyasına hükmeden kocasının markalar imparatorluğundan seçe seçe seçtiği aşağıdaki püsküllü elbiseli Selma Hayek ve aslında güzel elbisesi içerisinde ölü balık gibi duran Amber Valetta 'yı, güzel yakalı ama androjin tasarımlı çirkin olması yüksek ihtimal kıyafetinde satenler içerisinde açık ara geçmiş. Gerçekten de normal şartlarda güzel olmayan insanlardan hepsi olmasa da bazılarının hayatta yakaladıkları ışık ilginç bir şey. Aynı şekilde güzel ve ışıklı olanların da  bazen ışıklarının sönmesi gibi. Gerçi isteyerek olmuyor o sönme hali, sağolsun genelde etraf elbirliği ile söndürüyor o ışığı da, uyanmak farkında olmak lazım. Güneşi Uyandıralım değil mi? 




Amerikan moda dünyasının güçlü isimlerinden, kocasından ayrılıp lezbiyen dünyasının ikonu haline gelen J. Crew 'ın yaratıcısı adını unuttuğum insan. Gerçi J. Crew başarılı bir marka da çapına göre aşırı pahalı. Ama yine de güzel, alana da muvaffakiyetler. Paltoyu şöyle omuzlarda taşıma hadisesi de yeni dönem kool kadın olma raconu. Denedim ama sıkılıyorum ben öyle omuzlarımda ağırlıktan filan, o yüzden bu yüce mevkiiyi Vogue Türkiye'nin üstün kadınlarına veriyorum. Özellikle de Martin Margiela&HM gibi düzenledikleri vip ötesi etkinliklerdeki hal ve tavırlarını gördükçe elbette onlardır bu mevkiinin sahipleri.

J.Crew 'a dönersem son olarak, gözleri bozuk olmayanların nörd gözlüğü takmasından artık epey bir sıkıldım ama kırmızı ruj forever deyip onunla uyumlu kırmızı ayakkabı ise bayağı güzel olmuş. O garip şantuk pantalon bluz takım hariç. Kaşmir ceket de zaten güzel, ben yakalarını kaldırırım omuzlarıma almam sonra da giderim.