Saturday, October 16, 2010

Nihayet

Nihayetinde bulutlar bir sonbahar gününe göre mavileşti, gökyüzü yükseldi, beyaz siyahı sildi ve ferahlık kendini hissettirdi. Nihayetinde. Günlerdir durmayan sağanak yüreğimi sıktı. Evet biliyorum ki önümüz deep down sonbahar ve kış ve daha bahara çok var. Ama yine de aradaki mutluluklar insanı iyi hissettiriyor. Bu sabah gibi. Çok soğuk olsun kar olsun ama yağmur olmasın. Ayrıca şu saatleri ileri/geri alma hadisesi yaklaştıkça yüreğim iyice kararıyor düşünmek dahi istemiyorum. Ama bu sabah sanki biraz daha keyifli, biraz daha beyaz ve aydınlık. Şu elbise gibi olsun gökyüzü.

Thursday, October 14, 2010

"biz" erkekleri

Türkçede gündelik konuşmada ağır abi ifadesi "biz". Ya da benim duyduklarım kendilerinin ağır abi olduklarına kanaat getirip ifadeyi de öyle dile getiriyorlar. "biz sevdik; özledik, aşık olduk, üzüldük, kavga ettik, savunduk, bacımızı yengemizi vatanımızı iffetimizi koruduk, annemize küfredeni dövdük, aldatanı kestik, biçtik...".
Sabah ağladığı röportajını izlediğim Galatasaray'lı Arda da bizli konuşanlardan. Sağlık mağlık önemli mevzular, elbette insanın diyecek bir şeyi yok da kendisinin çirkin yüzünü görmek durumunda mıyız? Bol bol "şerefsiz" sıfatının kullanıldığı bizli öznelerle tekil duygular anlatmalar vs o kadar sıkıcı ki. Bütün "biz"li konuşan erkekler gibi. Fakat işin komiği sanıyorum bu bizli konuşan erkekler kendilerinin bizli konuştuklarından haberdar değiller. İnsana inandırıcı gelmiyor ama durmaksızın bizli konuşan, duygularını bizli ifade eden bir tanıdığıma bu durumu söylediğimde çok şaşırmış neredeyse "asıl kendisinin böyle tiplere gıcık olduğunu" söylemiş, dediğime de kendisinin biz de haline inanamamıştı.
Biz ne ya? Adam gibi söyle işte; ben yaptım, ben istiyorum, ben seviyorum, ben özledim, ben ameliyat oldum, ben aldattım, ben gidiyorum de bitsin gitsin bu iş. Bizin arkasına sığınmak nedir ki?

Wednesday, October 13, 2010

Sabah keyfi # 4


O zamanlar alarmlı saatin ayarlı olduğu RBS ile uyanır, bol içerisinde kahve içerken France Inter 'de haberleri dinlerdim. Rahattım, rahattık. Döndüğümden beri sayılı seferler dışında France Inter dinlemiyordum. Sabah bir yerlere gitme yükümlülüğümün olmadığı 2007'de dahi. Bu sabah nedense içimden geldi. Havanın kabus şekilde mutsuz edici olması dönüp baktığımda dönüşümden beri kış ayları yüreğimde nedense hep bir kıpırtı, bir kaygı, bir endişe yaratmış. Oysa bugün bu yok. Açıkcası fark etmem zaman aldı ama bir süredir 15 yaşındaki ruh halim devam etse de epey büyüdüğümü gördüm. Manasız kalp çarpıntılarım (eğlenceli beyaz dizi tadındakiler değil, angoisse yüklü olanlar), spleen'i biraz daha geçen üzüntülerim, hiç beklenmedik insanlara, ortamlara, ilişkilere dair güvensizliklerim geçip gitmiş (hatta geçen gün konuşurken r.'ye söylüyordum). Zamanın her şeyin ilacı olduğu bir gerçek olsa da insanın da geçen bu zaman içerisinde kendisine yatırım yapması, kendi gerçekleri üzerinde çalışması geçen zamanın daha verimli olmasını, sonucunda bir şeylere ulaşmayı sağlıyor. Hadi bugün 33'üçüz de ya yine bugün 40 olup 44 olup "mış gibi" yaşasaydık ? Oooo poor little people! Yaaa işte sabah sabah hayat dersi de böyle olur!

Resim için de this is Krutenau! Üşenmezsem şu aşağıdaki resimde son evimi de gösterirdim ama üşendim. le matin, d'abord rbs et puis france inter et puis la fac et puis la ville.

Monday, October 11, 2010

Gecikmiş P.S.

- gerçekten de unutmuşum dünün anlam ve önemininin. meğer 10.10.10'muş ama gel gör ki günün 10 numara halini unutmuşum. nikah daireleri dolmuş taşmış, o gün yapılan her şey 10 numara olacakmış ama pek de ben farkına varmamışım. o kadar ki evlenmeyi kaçırmışım, özel anlamlı hareketlerde bulunmayı unutmuşum. hem de böyle bir gün 100 yılda bir geliyormuş da bana uğramamış herhalde. nasıl da sıradan bir hayatım var böyle?

- oysa 10.10.10'da çalışırken beyni herhalde kullandığı maddeden küçülmüş konferans takipçisi, daha önce arayıp ismini vermediği ve bu yüzden de izleyemeyeceği için her türlü dangalak "basındanım ben ama ismimi vermeyi unutmuşlar" gibi numarayı deneyip işe yaramayınca "çok kötüsünüz ama" dedi. ben de büyük bir zevkle hatta kahkahalar atarak "evet çok kötüyüm ben. sırayı işgal etmeseniz de gerçek basını alsak içeri" dedim. ne diyeyim ki?

- bugün ciddi suratsız ve kılım. cumartesi-pazar çalışmış olmak, istediklerimi yapamamış olmak, bugün yine her şeyin bir şekilde bir sebeple bana kalmış olması filan sanıyorum gün bitsin gideyim istiyorum. cidden. şampanya bile patlatılsa etkili olmayabilir.

- yine de, her şey bir yana dün beni çok ama çok şaşırtan biri ile tanıştım, uzun zamandır ilk defa birinden etkilendim. yüz yüze değil. taraf'ta "reddetmişim dünyayı" başlığı ile röportajı çıkan enver aydemir çok uzun zamandır beni etkileyen yegane insanlardan sanıyorum. okurken "helal be"den başka bir şey düşünemedim zaten.
garip bir ülke işte burası; bir böyle cesur dürüst düşündüğünü söyleyen inanan insanlar var, bir de sinem kobal gibi "sevgilisi kızar diye oynadığı rol gereği öpüşmeyen, koklatmayan ikiyüzlü" insanlar var. ya peki çok merak ediyorum, yaptığı işe oyunculuk diyor sevgilisi ile -evlenmeden- fink atıyor, çıkıp geziyor, tatile gidiyor da sevişmiyor mu öpüşmüyor mu bunlar kardeşim de dizi çekiminde kendini ahlaksız (!) göstertmiyor? bu ne ikiyüzlülük? cidden boşa kürek çekmek bunların hepsi. şu gerçek ki ikiyüzlü bir milletiz. bütün hayatımız da sahip olmadığımız bir tabloya sahip olma çabası içerisinde geçiyor. nasıl mı? zaten her türlü haltı yiyip de "iyi aile evladını" oynamak, neredeyse zorla geçinirken sırf gözüksün diye lüks tüketim yaptırtmak, bütün hayatı aynı mahallede yaşadığı ev-baba ocağı-süpermarket-ikea-koçtaş-üst komşunun salonu-alışveriş merkezi- avm sineması- avm fast food alanları-anaokul ilköğretim lise kapısı gibi sınırlı bir boyutta geçerken sanki bir yere gidiyormuş veya bir başka sosyal hayatı varmış gibi porsche diye tutturmak, adama sövüp sayıp durmadan saydırıp da işi düştüğünde "abicim bir rakı içsek" demek gibi işlerle meşguliyet. o kadar sıkıldım ki. ama evet bugün ayrıca kılım. keyifsizim. ve evet, kime ne? oysa italya'nın herhangi bir şehrinin merkezindeki güzel havada masaları dışarı atmış bir "bar" resmi koymuştum, kahvemi içmiştim. böyle işte!

Sunday, October 10, 2010

İrlandalı-içimizdeki!

Şu resmin başlığını "never on sunday" koyup keyfe yola çıkmak istesem de ekmeğimin peşinde bir pazar günü bekler beni. Rantiye olamayacağım bu gidişle. Allah'tan yağmur bitti, hunter'larımı çıkardım. Dün " naber irlandalı?" diye bence büyük bir hakimiyet timsali kadınlardan D.Ü.A. söyledi. "irlandalıdan ziyade içimizdeki irlandalı olayım; hain değil de olmayanından özgürlük için savaşanından bağımsız, inatçı ve dikbaşlı olanından" dedim. İrlandalı'nın çalışma günüdür bugün. Ekmeğinin peşinde olmak böyle bir şey herhalde de manasız yani. Sekvotka'nın dediği gibi "ooo poor little anotherstar". Giyinsem bari, çıksam beri, keşke beyaz için siyah çamaşır giydiğimde de bakan olmasa...

Friday, October 8, 2010

Alpha "frankie" motto

frankie ballenbacher- you want a cigarette?
zack mazursky - no I don't smoke
frankie - fuck that, it's good for you.




frankie- jesus, first you give me mouth, now you're giving me fucking tears. do me a favor susan, have a period or something.

Justin
dedim, Alpha da olsun istedim. Meğer Justin, Alpha Dog da Frankie imiş. Unutmuşum.
Justin Timberlake'in Alpha Dog 'daki karakterinin isminin Frankie olduğunu unutmuşum. Unutmayan detay düşkünü fil hafızamın unutmayı dahi umursamadığı dahi birçok şey gibi gayet güzelce unutmuşum. Hem de umursamadan. Ooo frankie, long gone day!

Cuma eğlencesi # 10

Yağmurlu, kabus vaziyette insanı müşkül durumda bulunan sağanak cuma, aslında geçen cumadan beri bekleyen ama bir türlü yapılamayan fakat oldukça özlenen cuma eğlencesi derken "artık yapılsın, yazılsın"ve Hunter'lar içerisindeki ayağım da nefes alsın mümkünse( çok mutsuzum; ofisin burberry&louis vuitton reklam panosu halinde dolaşan mongol beyinli kızı da hunter'ı keşfetmiş hemen geçirmiş ayağına. demek ki benim ayağımdan çıkartma vaktim gelmiş).
Güzel insanla başlayayım; Gisele Bündchen. Her daim beğendiğim, ailecek beğendiğimiz kadınlardan. Çocuğunu doğurmuş 6 ay sonra tekrar podyumlara eskisinden de zayıf, skinny, olarak dönmüş mankenlerden. Yani evet her daim güzel de özellikle evliliği, evlendiği adamın önceki ilişkisinden olan çocuğa hissettiği manasız "anaç" tavır , kendisinin bu adam ile yaptığı çocuk ve bu mevzulardaki abuk subuk açıklamalarından sonra sıkıcı hatta sıkıcı ötesi gelmeye başladı. Ama güzel mi güzel. Zaten belki Gisele gibi kadınlar için böylesi tamamdır, daha ilerisi zeka meka gerek olmayabilir. Güzel işte; kendisi de elbisesi de ama sanki eskisinden epey zayıf bu da biraz daha "zayıflık takıntılı" ve benim tahammülümü zorlayan kadınlardan gibi gösteriyor ve sıkıcı kılıyor güzeller güzeli Gisele'i. Bir de bu yağmurlu günde düşündüm de Gisele hiç hunter giymiş midir, ayakları şişmiş midir plastik çizmelerin içinde (sanmam. herhalde osurmayan, geğirmeyen, sıçmayan insanlardandır kendisi) ?
I heart Justin! Ama gerçekten. Beğeniyorum. Sarışın ama it ve sakallı halini, kılık kıyafetini, yeteneğini filan tamamdır eni konu beğeniyorum. Facebook 'u kuran Harvard 'lı nörd ve yeni zenginlerin en zengini çocuğun hayatını anlatan filmde oynamış ve premier'ine katılmış (kendisinin oyunculuğu filan gayet iyi aslında. o alpha dog'da nasıl da iyiydi,) yanına da güzeller güzeli Liv Tyler ile hangi ameliyatları geçirip bu kadar diri gözüktüğünü merak ettiğim Courtney Love 'ı alıp poz vermiş. Vermesin de ne yapsın? Ama cidden Courtney Love nasıl bu kadar taş gibi gözüküyor şaşkınlık içerisindeyim.


Bir başka Courtney Love resmi koymaktan kendimi alamadım. Kendisi sahnede şarkı söylerken alttaki resimde hayranları sahnede onu seyrediyor bakıyor; my dear Karl, 90'ların top modellerinden Kristin bir şey ve yeni nesil tasarımcılardan biri hayran hayran bakıyorlar ki Karl Lagerfeld 'in hayranlığı herhalde Courtney Love 'in inceliğinedir diye düşünüyorum. Mamafih incelik, ameliyatlar filan da şu kol hadisesi çok kötü, bütün kadınların korkulu rüyası. Kolları zayıflığa rağmen kat kat olmuş ,bir garip olmuş ve herhalde "kötü açı meselesi" dedikleri bu olsa gerek.

Pek beğendiğim iki insan ama burada genel estetik açısından pek de şahane sayılmazlar. Soldaki Gisele kadar kusursuz domez tipinde olmasa da en şahsiyetli yüzlerden ifadelerden birine sahip olan Mariacarla Boscono ve Carine Roitfeld. İkisi de kaşlarına bir şeyler yapmışlar pek anlamadım ama whatever, ikisi de kool ve tarz sahibi şahsiyetler. İnsanlar Burberry -Louis Vuitton damgalı dolaşacaklarına biraz kendilerine ait tarzları olsun, şahsiyetli olsunlar, varsın kaşlar garip olsun.
Kız idare eder ama elindeki konyağın rengi her şeyi alt eder. Viski ile aynı aileden değiller ama aynı şekilde yıllanıyorlar. Muhteşem bir renk bence. Aynen evdekiler gibi; baktıkça insanı bakası geliyor o renge (ki geçen pazar geberdik bakacağız diye). Kısacası kırmızı rujun tenine saçına yakışmadığı Astrud bilmemnenin bu sayfada olması konyağın renk kontenjanındandır, kırmızı rujuna değil.

İşte kısacık şortlarla kısacık elbiseleri böyle bacaklara sahip kızlar giymeli! Sağdaki geçtiğimiz yılın it-girl yani geçen senenin Agyness Deyn'i, gelecek yıl da tahtını başkasına verecek olan Alexa Chung-hayır hiçbiri kate moss olabilecek tarz duygusuna sahip değiller-. Ama evet, giyinsin böyle şortları gayet de yakışıyor ama o kadar.


Efsane olma yolundaki italyan Anna bir şey. Herkesin peşinde olduğu Vogue editörlerinden. Biraz fazla milf görünüşlü olabiliyor bazen ama gayet başarılı bir kostüm giymiş Vogue partisinde. Gitsem kesin böyle bir şey giyerdim; elbette herkes baksın, herkes başını döndürsün ve incelesin bence mahsuru yok. Maskeli balo yahu bu, penguen mi olup gideceğim; kartal olurum şahin olurum tüyümü kanadımı takar baloya giderim, aynen Anna bilmem ne gibi Kartallar Yüksek Uçar tadında poz veririm!


Sempatik görünümlü gülümseyen ve cici kız pozlarındaki kızlar leopar deseni giymemeli. Olmuyor. Charlie Chaplin'nin torunu, rantiye herhalde, sürekli partilerde filan. Ama yani haksız da sayılmaz ne olabilirsin ki öyle bir dedeye? Celebriti olacağına en güzeli ya rantiye ol socialite filan ya da küçük kasabada öğretmen filan. Rantiye demişken de şaşırdığım ifadedir Melis Alphan'nın Ayşe Arman'a verdiği röportajda "rantiyeliğini" bu kadar ifade etmesi. Bilmem ben utanabilirdim söyleyemezdim herhalde. Ama işte İzmirlilik başka kültür, açık yüce insanlar onlar, bizim gibi değiller. Biz İstanbul'da bir İzmirli gibi olamıyoruz misal. Hep bir İstanbullu kuşkusu, mesafesi, snobizmi. şayze! bize!

Tanımam etmem ama ilk defa esmer bir kıza kırmızı rujun yakıştığını gördüm, sayfama koydum, işte budur. Herkes kırmızı ruj sürmesin esmerler iki kez baksın aynaya eğer böylelerse evet yoksa no fuckin' way!

Resim güzel, kadın güzel, elbisesi, adam güzel, duruşu güzel ve hepsi birden poz güzel. Güzelliği manidarlığından geliyor. Benim için. Bir de beni bilenlere. Gerçekten de içim bir titredi deyip yağmurun daha da titreteceği bir hava çıkarım ben. Bu gece değil (sabah işe gideceğim) ama yarın geceden itibaren tekrar Gossip Girl hayatımız devam eder- nefret edenleri şimdiden hate training'lere alalım çünkü yaşadıkları o zavallı hayatın sorumluları kendileri ama nefretlerin ucundaki bizleriz. bence mahsuru yok, hayat devam ediyor.