100 metrelik mesafeye dahi taksiyle giden üşengeç bir bünye için yokuşlardan yürüyerek çıkıp, daha çok efor sarfedeceği spor salonuna gitmek hayli külfetli bir durumdur. Ne var ki hayatta sağlık nedeniyle, bazı şeylerin bir şekilde yapılması gerekli oluyor.
Spor salonuna gitmenin mutsuzluğu, hareket edecek olmanın verdiği ağırlık ile mahallenin(popüler dergilerin tabiriyle cumhuriyet) tam ortasındaki mekana varıp, çantaya attıklarımı üzerime geçirip, şu yürüyen bantlara doğru yönelmemle birlikte salondaki karşı cinsin gülen, selamlayan bakışları ile karşılaştım. Allah allah noluyor diye düşünürken yanımdan geçen bir tanesi "güzel t-shirt" dedi.
"Ne, altı üstü lacivert t-shirt" filan diye düşünürken üzerindeki yazının olay yarattığını anladım: "I love gambling" . Aman yarabbim, ne kadar düşkünmüş karşı cins bu gambling durumuna. Sormayan, güzel demeyen, değişelim demeyen kalmadı salonda.
Benim de gambling hayatta anladığım, bildiğim bir durum değildir. Ne oynamasını bilirim, ne oynayanı gördüm çevremde. Sadece hayatı kumara benzetirim o kadar; neyin, kimin, ne zaman, nasıl, ne şartlarda olacağı, karşımıza çıkacağı asla belli olmadığı için öyle yaşamaya çalışırım. T-shirt'ü de alma sebebim buydu, komik geldi, hoşuma gitti, aldım.
Bugün gördüm ki yanlış yapmışım valla güzelim t-shirt'ü spor salonuna harcamaya. Hemen yıkatıp, ütületip, haftasonu çıktığımda giyiyorum. Boşuna, Missoni elbiseymiş, saten eteklermiş giyip çıkıyormuşum, elimin altında I love gambling t-shirt'üm dururken.
Asıl bir tane Bruce Lee t-shirt'üm var, yine bir yerlerde kayıp vaziyette, onu da bulup çıkartayım ortalığa.
P.S. Çocuklardan birinde George Best t-shirt'ü vardı, keşke ben de onu sorsaydım. Hayır merak ediyorum, spor salonu olayı mıdır bu, havalı t-shirtler giyip gitmek?
Tuesday, March 6, 2007
Bahar geldiii.....
Mart ayına fazla güven olmaz derler, doğrudur ama yine "şaşkın" da olsa bahar mevsimi güzeldir, mutluluk vericidir, yaz gibi bezdirici kesinlikle değildir.
Sadece içimden geldi (dükkan benim değil mi?), mutluluk aksın istedim blogumdan.
Hadi bir de şarkı listesi koyayım da tam olsun:
*Roy Ayers- everbody loves the sunshine
*Sons and Daughters of Lite- let the sunshine in
*Diana Ross- ain't no mountain high enough
* Stevie Wonder- another star
*Micheal Jackson- don't stop 'till you get enough
Liste uzar gider de, tutuyorum kendimi...
P.S. Havalar biraz daha ısınsın, sıcak olsun, geliyor bikini, elbise resimleri.
Monday, March 5, 2007
Boşuna hayatlar
Ukranya'daki Turuncu Devrim renklerini taşıyan, günlerdir yaratıcılık ötesi reklamlarıyla billboardlarda yeralan, türk televizyon dünyasında da bir devrim yaratacığının iddasında bulunan kanalın balosu vardı bu akşam (balo da ne demekse bu arada?).
A. ailesi olarak, gereklilik olduğu sebebiyle, söylene söylene gittik. Söylene söylene çünkü ne de olsa televizyon dünyası, televizyon insanları başka şeyler, haliyle de içinde varolmayı tercih etmediğimiz hayatlar (tüm bunlar içerisinde F.A. kravat takmak durumunda kaldığı için ayrıca söylendi çünkü lise mezuniyetimden beri, ki 10 yıl oluyor, kendisi ilk defa kravat taktı ).
Gecede herkes vardı diyelim, olsun. Magazin programlarında gözükenler, gözükmeye çalışanlar. Feci şekilde sıkıcı idi. Gereksiz merhabalar dendi, dedikodular öğrenildi vs. Tüm bunların arasında büfe fena değildi ama şampanya yine yoktu.
Gece, uzun uzun yazılacak kadar kâale alınacak bir özellikte olmadığından, ufak notlar düşeyim de rapor bitsin:
* karikatürden çıkmış gibi olan ılıcak ailesi'nin bebe ruhi görünümündeki şarkı söylemeye hevesli oğullarının boyunun kısalığına ailecek pek bir şaşırdık.
* zamanın çocuk yıldızı, bugünün yeşim salkım'dan kalan taze dulu kendi çapında da bir fenomen ancak fazlasıyla gergin bir tip. gözleri her an bir şey yapacakmış gibi fıldır fıldır. gözler kalbin aynasıdır, derlermiş, görünce daha bir inandım.
* gözlerime inanamadığım bir görgüzlüğe şahit oldum. önümde, şu zamanında arçelik reklamlarına çıkan ve robot karşısında komikten bir cahil tiplemesini canlandıran adını bilmediğim bir oyuncu vardı .açık büfeden doldurduğu tabağını, garsonun tekini çağırıp, tutturtup öyle yedi yemeğini. garson da önünde, ağzına yemekleri tıkan, adam kalıbına hiç mi hiç yakışmayan adamın yemeğini bitirmesini bekledi. ben ise karşılarında utancımdan nereye gireceğimi bilemedim.
*bunun dışında daha çok isim vardı, ancak ben bile üşeniyorum yazmaya. hepsi ve her şey o denli sıradandı.
* a. ailesinin taksideki yorumu "boşuna hayatlar bunlar".
Evet, insan kendi dünyasında, kendi denkleri iler mutlu oluyormuş, istanbul modern'in açılışlarını bile aradım bu gece. Ne mümkün şu insanoğlunu hayatta tatmin etmek ?
A. ailesi olarak, gereklilik olduğu sebebiyle, söylene söylene gittik. Söylene söylene çünkü ne de olsa televizyon dünyası, televizyon insanları başka şeyler, haliyle de içinde varolmayı tercih etmediğimiz hayatlar (tüm bunlar içerisinde F.A. kravat takmak durumunda kaldığı için ayrıca söylendi çünkü lise mezuniyetimden beri, ki 10 yıl oluyor, kendisi ilk defa kravat taktı ).
Gecede herkes vardı diyelim, olsun. Magazin programlarında gözükenler, gözükmeye çalışanlar. Feci şekilde sıkıcı idi. Gereksiz merhabalar dendi, dedikodular öğrenildi vs. Tüm bunların arasında büfe fena değildi ama şampanya yine yoktu.
Gece, uzun uzun yazılacak kadar kâale alınacak bir özellikte olmadığından, ufak notlar düşeyim de rapor bitsin:
* karikatürden çıkmış gibi olan ılıcak ailesi'nin bebe ruhi görünümündeki şarkı söylemeye hevesli oğullarının boyunun kısalığına ailecek pek bir şaşırdık.
* zamanın çocuk yıldızı, bugünün yeşim salkım'dan kalan taze dulu kendi çapında da bir fenomen ancak fazlasıyla gergin bir tip. gözleri her an bir şey yapacakmış gibi fıldır fıldır. gözler kalbin aynasıdır, derlermiş, görünce daha bir inandım.
* gözlerime inanamadığım bir görgüzlüğe şahit oldum. önümde, şu zamanında arçelik reklamlarına çıkan ve robot karşısında komikten bir cahil tiplemesini canlandıran adını bilmediğim bir oyuncu vardı .açık büfeden doldurduğu tabağını, garsonun tekini çağırıp, tutturtup öyle yedi yemeğini. garson da önünde, ağzına yemekleri tıkan, adam kalıbına hiç mi hiç yakışmayan adamın yemeğini bitirmesini bekledi. ben ise karşılarında utancımdan nereye gireceğimi bilemedim.
*bunun dışında daha çok isim vardı, ancak ben bile üşeniyorum yazmaya. hepsi ve her şey o denli sıradandı.
* a. ailesinin taksideki yorumu "boşuna hayatlar bunlar".
Evet, insan kendi dünyasında, kendi denkleri iler mutlu oluyormuş, istanbul modern'in açılışlarını bile aradım bu gece. Ne mümkün şu insanoğlunu hayatta tatmin etmek ?
Daha "fani" konular derken faniler...

Perşembe gecesi Yapı Kredi'de oldukça etkileyici bir serginin açılışı vardı: Pınar Yolaçan'nın Faniler adlı sergisi. Sergideki işler öyle yatak odama koyayım da uyumadan önce bakayım, ya da salonumun tam ortasında dostlara ince çağdaş sanat zevkimi gösterecek şekilde sergileyeyim türden değil ancak düşündürücü ve soru sordurtucu.
Görülür. Hatta önünde geçerken bir kez daha girilir, tekrar gezilir sergi. Ve bundan sonra sanatçı diğer işlerinde de takip edilir.
Kokteylden anekdotlar ise:
* kanepeler, aperatifler lezzetliydi. hele hele istanbul modern ile mukayese edildiğinde...
* celebrity takımı azdı ancak ömer koç kendi zaten büyük harflerle celebrity olduğu için her şey yolundaydı. yalnız ben çıkıp alemlere doğru yönelirken rıfat özbek gelmiş, fevkalede etkileyici bir giriş yapmış. kaçırmışım.
Sunday, March 4, 2007
Gökyüzünde çakan şimşekler ve Fındıkkıran

Boğazın üzerinde neredeyse bütün şehri aydınlatacak şimşekler çaktığında aklıma ilk o geldi : Tchaikovsky'nin Fındıkkıran Balesi. Çocukluğumdan kalan bir şey bu. O zamandan beri ne zaman gece vakti gökyüzünde şimşekler çaktığını görsem, bizimkilerin gök gürültüsünün bende yarattığı korkuyu dindirmek için anlattığı ve dinlettiği bu bale gelir. Yetişkinlikle beraber insan böyle şeyleri unutuyor veya önemsemiyor ama yine de 1-2 saniyeliğine düşünmek bile gülümsetendir.
P.S. Ne yazık ki buraya koymak için Fındıkkıran 'ı bulamadım ama yerine koyduğum Kuğu Gölü de bir o kadar etkileyicidir.
Kişinin otorite ile muhakemesi

Filmi seyrederken bazı davranışlarının, yaşam biçimlerinin ve kabullenişlerin insanda ne denli bir rahatsızlık yaratabileceğini düşündüm.
Nasil bir şeydir otoriteye boyun eğmek? Yoksa zaten bu, her gün yaşadığımız bir durum mu? Toplum içerisindeki süregelen bir hayatta birçok olguya, duruma, kuruma boyun eğmiyor muyuz? Veya özel hayatlarda, diğerine boyun eğmiyor muyuz?
Bahsettiğim Weberien tarzı bir otorite değil elbette. Çok daha sıradan, çok daha etkileyici, çok da içiçe geçmiş bir otorite bu.
Otorite neticede varolan gücün kullanım hali. Hiçbir kurumsal otoritenin kabul görmediği, kişinin ve sosyal toplulukların devlet başlığı olmandan kendi iradesiyle yaşadığı ütopik sayılacak anarşist bir düzende varolmadığımız için de her ânımızda, her hareketimizde bir otoriteye bağlıyız. Evde aileye, okulda öğretmene, işte patrona, hayatta ise çoğu zaman kesinlikle tercih etmediğimiz sisteme.
Türkiye'de son 10 yıldır, herhalde Ecevit'in, son kez aktif şekilde politik hayatta söz sahibi olmasından bu yana gelişen bir "sayın" söylemi var. Sayın başbakan, sayın vali, sayın Çavuşoğlu, Sayın Clinton gibi. Nasıl bir şeydir bu? Nasıl bir otorite baskısı, nasil bir kabulleniştir?
Şahsım, bu konuda pek başarılı sayılmam. İşle ilgili ciddi haberleşmelerde dahi, başlığa sayın sıfatını eklemekte zorlanan bir yapıda olduğum için, filmde gördüğüm ve kendi sisteminin işleyişinde çok olağan sayılabilecek olan otoritenin karşısında boynunu eğmek, önünde diz çökmek, elini öpmek gibi hareketler tüm bu "otorite" algılayışlarını getirdi aklıma.
Şahsım, bu konuda pek başarılı sayılmam. İşle ilgili ciddi haberleşmelerde dahi, başlığa sayın sıfatını eklemekte zorlanan bir yapıda olduğum için, filmde gördüğüm ve kendi sisteminin işleyişinde çok olağan sayılabilecek olan otoritenin karşısında boynunu eğmek, önünde diz çökmek, elini öpmek gibi hareketler tüm bu "otorite" algılayışlarını getirdi aklıma.
Toplum hayatında kişinin otorite veya güç ile kurduğu ilişki, yetiştiriliş ve eğitimle ilişkilidir (öğretim de, verdiği sıfatlar nedeniyle toplumda belli bir ayrım gerçekleştirdiğinden buraya sayılabilir). Toplumda öteki olarak kalmış, bunun ağırlığını hissetmiş birey üzerindeki otorite duygusu ile sürekli desteklenmiş, beğenilmiş, özel olduğu hissettirilmiş birey üzerindeki ile aynı değildir. Biri otoriteden çekinir, korkarken diğerinin ilişkisi neredeyse kayıtsızlık derecesindedir.
Ancak otorite sadece kraliçe gibi bir kurumla sınırlı değil. Daha içimizde, daha gündeliğimizde çok daha yoğun şekilde yaşadığımız bir durum aslında otoriteyle olan ilişkimiz.
Kızlar arasında bahsi geçen konudur ilişkilerdeki otorite meselesi. Ne, ne kadar, nereye kadar olmalı. "o" ne kadar söz hakkına sahip olmalı? Nereye kadar karışmalı? Karışmayan sevmiyor mu demek? Yoksa etek boyuna karışan, eski sevgilileri sorgulayan çok mu seviyor demek?
Genelde ortak bir düşünce çıkmaz çünkü hem herkes birbirinden farklıdır, hem de yaşanılan ile anlatılanlar çoğu zaman sosyal yargılardan dolayı birbirini tutmaz.
Sadece, ortaya beraberliğinde "aidiyet" duygusunu yaşamak isteyeceği çıkar. Bu da aslında tüm bireyler için geçerli sayılabilecek bir savdır. Derecesi, şiddeti, yoğunluğu her kişiye ve her ilişkiye göre değişir ama insanoğlu aidiyet duygusu arayışındadır hep, sahip olmak ister.
Pour en finir, benim tercihim ise "davulun dengi dengine olması"dır. Karşıdaki denk olunca her şey daha bir kolaydır, daha bir aynıdır, daha bir özeldir. Kimsenin ne bakıcısı, ne de yaşadığını söylediği zor, acımasız, sorunlu hayatının kurtarıcısı olayım.
Ben ben olayım, o da o olsun, tamamdır.
P.S. Pazartesi sendromunun geldiğini bu yazı ile anladım (yine de seviyorum pazartesilerini). Ancak döneceğim daha fani, eğlenceli konulara.
Pazar günü denilen şey

Müzik, hele hele caz varken, modern hayat kelepçesi televizyonu açmaya hiç mi hiç gerek yok bugün. İstanbul'a yakışan bir gün, bugün. "öngörülemez" havayı solutan, soğuk ile sıcağı aynı anda hissettiren hiçbir zaman nereden ne veya kim çıkacağı, ne olacağı belli olmayan, gerçek anlamda İstanbul gibi bir gün, bugün.
Bugüne yakışan tek şey keyiftir. Gazete ve dergilerle geçen kahveli sabahtan, kadim dostlarla buluşulmaya giden konyaklı akşama uzar bugün. Arkada ise bugün kesinlikle Coltrane duyulmalı. Sabah saatleri için John Coltrane & Johnny Hartman'nın 1963 tarihli tarihli albümü harikadır. Albümün bazı şarkılar fazla romantik de olsa, boyalı ayaklarla sürüne sürüne kahveye ulaşılmaya çalışılan sabaha, neredeyse Moon River beraber en çok yakışandır.
Günün ilerleyen saatlerinde ise 1960 yılına dönülür ve Atlantic Records'dan çıkma My Favorite Things albümü dinlenir. Gazeteler bitirilmiş, kitaplara geçilmeye başlanmıştır (aynı anda birkaç kitap okununca yaşanan durumdur). Yine bu saatlerde çok sevilen, özenilerek alınmış olan minik not defteri çıkar bir süredir kaldırıldığı yerden ve eskisi gibi notlar düşülmeye başlanır: alınacak albümler, alınacak kitaplar, bitirilmiş kitaplar ve en güzeli gidilecek adresler(nasıl da özlemişim ihmal ettiğim defterimi, notlarımı almayı, içine yapıştırdığım etiketleri, resimleri. nasıl da kaptırmışım kendimi moderniteye, internete. bugün v.milor'u okuyunca hemen leziz lizbon adreslerini not ettim defterime).
Devamında Blue Train, Coltrane Plays The Blues, A Love Supreme vs gelir.
Neticede gün geçer gider, sevilenlerle güzel vakit geçirilir, ağızda yemek varken gülünür......boyalı ayaklarla yatağa gitmeden önce de Moon River dinlenir, son nokta konur, pazartesi sendromu gelmiştir.
Subscribe to:
Posts (Atom)