Thursday, December 20, 2012

Geldi !

Böyle değil. Bu kadar soğuk ve karlı da değil. Ama bu sabah itibariyle şehir karlı. Yani kış geldi. Soğuk birkaç gündür gelmişti ama kar, dediğim gibi bu sabahtan beri şehirde. Şimdilik güzel sayılabilir ama kar yüzünden trafik iyice felç olacak, işe gidilemeyecek, toplu taşıma yetersiz kalacak, iğrenç bir inşaat sahasını andıran Taksim daha da çirkinleşecek, kazılarından deliklerinden yürüyemediğimiz sokaklar bize hayatı daha da zehir edecek, her yer çamur ve vıcık vıcık olacak vs vs vs. İstanbul artık güzel değil. En azından bana. Romantiklere, oryantalistlere, yolunu bulanlara, şehrin yeni çirkin güzelliğinden para ve itibar kazananlara ise her daim güzel. Geldi. Kış geldi. Kar da geldi. Kim bilir belki çirkinlikler en azından birkaç saatliğine beyazlıkla kapanır ve belki güzel İstanbul'u hatırlarız.

Wednesday, December 19, 2012

Çok sevmek ve çok sevilmek

Bakıcısının anlattığına göre yıllar önce evinin yakınındaki bir sosyal tesisi açmaya gelen başbakanın, kendi bahçesi de dahil olmak üzere açılacak mekanı çevreleyen her alanda her köşede bellerinde silahlari, omuzlarinda asili tufekleri, kulaklarindaki telsizle bekleyen muhteşem koruma görevlilerini görüp de şaşıran anneannem, yine izin almadan bahçeye girmiş çok afili, çok yüce, çok donanımlı, çok üstün korumayı çağırıp ne olup bittiğini sormuş. Koskoca bir korumanın sıradan bir vatandaşın ayağına gitmesi düşünülemese de, herhalde karşısındaki kat kat giyinmiş, elinde bastonu, yaşlı ama deli dinçliği belli olan kadına yaklaşıp "başbakan burada teyze, onu koruyoruz biz" demiş. Tabii kendisi inatçı ve öyle her cevapla yetinmeyen, pes etmeyen bir insan olduğundan anneannem bu sefer de "neden ki? burada kendi halkının içinde sevdiklerinin arasında değil mi, neden korkuyor? " gibi ikinci bir soruyu sormuş. Hem yaşlı, hem deliliği belli, hem "ulan buna bir şey yapsam bana kalacak kesin" durumdaki bir kadından gelen bu soruya da alan koruma muhtemelen çok sıkılarak ve bitmesini umarak "olur mu teyze, koskoca başbakan, ya biri kötülük etmeye kalkarsa?" gibisindan bir cevap veriyor. Bunun üzerine anneannem bombayı patlatıyor "evladım ben sana bir şey diyeyim mi; eğer bir başbakan kendi halkının arasında olmaktan bu kadar çok korkuyorsa senin benim bilmediğim ama kendisinin çok iyi bildiği kötülükler yapmış, günahlar işlemiştir" diyor, koruma afallayıp çareyi gitmekte buluyor, bakıcı ise "hah şimdi boku yedik yaşlı hasta kadını alıp götürecekler" diye düşünüyor. Anneannem ise rahat, bastonu da sallayarak "hadi evladım çıkarken de arkandan kapıyı kapat " diyor.

... dün, ODTÜ, başbakan ziyareti, çıkan olaylar, ziyareti protesto eden öğrenciler, 105 koruma aracı, 20 zırhlı araç, 8 toma ve 3600 polis korumasındaki ziyaret, buna karşılık en fazla taş ve sopa ile duran öğrenciler,  gözaltına alınan 26 öğrenci, barikatları ateşe veren öğrenciler, yaralanan ve fenalaşan öğrenciler için çağrılan ambulansların içeri girişine izin vermeyen kolluk güçleri, ambulansa atılan gam bombası ve bunlardan etkilenen sağlık görevlileri vs vs vs ... Herhalde çok sevmek de çok sevilmek de böyle bir şey. Teke karşı 3600 polis, sese karşı gaz bombası filan. Ne güzel şey bu kadar çok sevilmek! Ne şans böyle yaşamak, böyle muamele görmek! Hani diyor ya her yerde "benim vatandaşım, benim işçim, benim insanım, benim bakanım, benim özürlüm, benim çocuğum, benim doktorum, benim öğretmenim, benim imam hatiplim, benim başörtülü bacım" diye. Herhalde bu "benim"li sahiplenmeler büyük bir sevgi ifadesi bu da, bence bu sevgi işini bırakalım, rafa kaldıralım. Böyle olmayacak çünkü. Hastalıklı bir sevgi dedikleri böyle olsa gerek. Zaten bu "benim"li söylemler yeteri kadar korkunç yeteri kadar tüyler ürpertici bir de üzerine bu kadar sevgi boğulması...Yok yani daha fazla taşınacak gibi bir yük değil. Bu kadar sevip de bu kadar hırpalamak, acı vermek olmaz ki!

p.s. yalnız bu odtü de ilginç bir okul. pek sevdiğim harika mezunları olmasına rağmen yani kardeşim, arada öyle korkunç öyle yalaka tipler çıkıyor ki zırt pırt "ben odtü'lüyüm" diyen...yemin ediyorum ben odtü'lü olsam kenara çeker döverim, lokalden filan da içeri almam bu tipleri. solcu olmayı "tamirci çırağı"nı ofiste mırıldanmak sanan özlem gürses de bunların en saygını. aman yarabbim, herhalde odtü'lülüğünü tekrarlamadığı gün yoktu, her lafın ortası her cümlenin başı. ne acayipmiş o günler! hani biz köklü vs 500 yıllık üniversitelerden filan mezun oluyoruz da telaffuz etmiyoruz ama işte o "bağıran" model başka bir şey, başka bir dünya. fakat en bombası da herhalde gözlerimle görüp şahit olmasam "yalandır ya artık bu kadarı da olmaz" tadında yaşanan olaydı. bu kadar solcu (!), bu kadar aykırı, muhalif, bu kadar forever odtü'lü olduktan sonra bir vesile ile karşısına çıktığı meclis başkanı ve bakanlar önünde yaptığı "yaşayın siz çok yaşayın, çok büyüksünüz, çok yücesiniz" şovuydu. hala yanarım nasıl o sahneyi kaydetmediğime. herhalde o esnada gözlerim kamaştı ve muhtemelen kendisi adına utanıp yerin dibine girdiğim için basiretim bağlandı. off cidden. dante 'nin cehenneminin ateşi sönük kalır o parıltılı günlerin yanında...whatever. salla ya... 





Tuesday, December 18, 2012

Tamamlanan görev

18'i itibariyle başarı ve beceri ile tamamlanan, neticesi de haliyle şaşkınlık mutluluk olan görev. Sonrakiler bu kadar şahane olur mu bilemem, düşünmedim de açıkcası ama en azından bu seferki üstün başarı belgeleri ile süslü olabilir. Komikti, neticesi daha da komikti. Tamamdır.
Alt küme olarak ise; fantastik tarih17 aralık, fantastik inanışlar, fantastik kitaplar, fantastik 911, fantastik pimp, fantastik avatar, fantastik kaykay, fantastik chocolate tekerlek, fantastik prosecco, fantastik takım elbise, fantastik siyah hervé leger, fantastik papermoon, fantastik rüyalar, fantastik 05:30 çabaları, fantastik keyif, fantastik yemek, fantastik sözler, fantastik "gerçekten de içeri girince bir anda mutsuz ettin", fantastik adımlar, fantastik kutlamalar, fantastik yaşam, (fantastik dil ısırmayı da atlamadan elbette. neymiş, hiç beklenmedik şekilde öğrendiklerimizi uyguluyormuşuz bu hayatta, ders alıyormuşuz yaşananlardan). 

Friday, December 14, 2012

to whom it may concern # 7

Geliyor, geliyor ...Heyecanım artsa da sanki hiç heyecanlı değilmişim gibi yaşamaya, kendimi hazırlananlarla ilgili olarak tutmaya çalışıyor, hiç umrumda değilmiş nasıl olsa yaşanacakmış gibi bekliyorum. Keza beklemek zor iş. Ancak sabırlı biri olduğumu öğrendim. Öyle  çok yakın, hemen yarın değil de geliyor işte. "yatcaz, kalkcaz, yatcaz, kalkcaz" misali. Puff!

P.S. resim biraz da fuket 'i delirtmek için...kaykay konusunda anlaşamıyoruz. o yüzden hem onu delirtmek, hem de gerçeklik payı olduğu için böyle gecenin bir yarısı new york sokaklarında üzerinde kürkle kaykay yapan pharell tipli birini koydum. kim bilir, belki de kürk mantolu madonna misali kayan pharell williams 'ın ta kendisidir ama emin değilim, sanmıyorum, olmadığını umuyorum. kürk giymek ilginç ve bu devirde manasız olduğu kadar nedense ecnebi celebrity tayfasında özellikle de erkekler arasında böyle bir hadise var. ilk axl 'ın üzerinde görmüş anlayamamıştım da çocuktuk o zaman. hoş hala anlamıyorum; ne kürk giymeyi ne de kürk giyen erkekleri. bir de bununla kaykayı..geçtim gittim zaten.

P.S. (2) karşı çıkanlar, vakit kaybı olduğunu düşünenler olsa da nasıl defalarca aynı şarkı aynı albüm defalarca dinlenebiliyor, bazı romanlar ve bazı filmler de aynı şekilde defalarca okunabilir, seyredilebilir (geçen gün bunu düşündüm: "insanların ne düşündüğü bayağı umrumda değil". aslında düşündüğüm tam olarak da bu değildi. düşündüğüm; birçok konu hakkında ne düşündüğümün insanlar nezdinde nasıl algılanacağı, kabul görüp görmeyeceğinin umrumda olmamasının yine bazı insanlarda yarattığı rahatsızlık ve "şuna lafı sokarak dersini vereyim" duygusu. evet düşündüğüm buydu), . kürk mantolu madonna'da şahsen eksik kalmışım, tek seferle yetinmişim. oysa eminim defalarca okunacak romanlardan biri kürk mantolu madonna.  okuduğumda ne sevmiştim. * 2 diyelim o halde, en azından şimdilik. 



Şanslı

Galiba böyle deniliyor. Bir şekilde benim gibilere. Belki her zaman değil, belki de farkına varmadan her zaman. Şans denilen şeye sahip olmak, şanslı olmak, kime göre, nasıl orası tamamen başka bir algı olsa da şanslı olmak güzel bir şey keyifli bir duygu. Yaşaması da paylaşması da. Ancak adalet gibi şans da eşit dağıtılmadığından bu şanslı hali pek göstermemek hatta ondan hiç konuşmamak, susmak gerekiyor, öyleymiş gibi hissettiriliyor. Hal böyle olsa da, varolan hep varlığını sürdürmeye devam ettiğinden, kendini yer yer iyice hissettirdiğinden susmak, şanslı (veya başka iyi) nitelikleri göstermemek, dışarı çıkartmamak  bir işe yaramıyor. En ilginci de tüm bu kapatma çabalarına rağmen hiç beklenmeyenlerden, tahmin edilmeyenlerden gelen sanki özellikle o güzel mutlu anda dışa çıkması beklenilen bir kelime tıslaması, bir cümlenin tınısı üstü kapatılmayan schadenfreude hali oluyor. İnsan böyle bir durum karşısında hazırlıksız da yakalanıp iyice sarsılsa da gerçekten böyle bir durumda kendisi adına zaten olmadığı gibi başkaları adına yapacak bir şey yok. O yüzden devam etmek için kabul etmek ve ilerlemek en iyisi. whatever.

Son zamanlarda zaten öyle hissediyorken bir de üzerine  küçük hareketlerle büyük neticeler yaşanması büyük şanslı duygumu iyice sağlamlaştırdı. Herhalde en sevdiğim şey şu küçük hareketlerin büyük anlamları, büyük ifadeleri olması ile yaşanırken, en nefret ettiğimin ise büyük hareket ve lafların iki paralık içerikleri ile büyük gözükme çabası oluyor.

... iki günlük kaçamak bodrum seyahatinden beri bir türlü rahat rahat geniş zaman dilimlerinde göremediğim ama pek çok özlediğim e.g.,  görünce "gerçekten keşke hayatta başka şey dileseydim" diye düşündüğüm çantasından çıkarttığı hediyesi küçük prosecco şişesi; geçen hafta tribün çocuğu 'nun roma'dan getirdiği ganimetler ; şehir değiştirse de forever l.a. girl e.'nin dünyanın her yerinden attığı her daim gülümseten, mutlu eden kartlar, virginie & géraldine 'den gelen üzerinde düşünülmüş sürprizler, her gün görüşmesek de konuşmasak da chileksuyu 'nun tayland'tan getirdiği şahane minik hediyesi ... diye liste gider de işte budur şanslı olmanın sebebi, son günlerde iyice hissetmenin zincir etkisi.

p.s. en bombası da bazı meclislerde asla telaffuz edilmeyen ve edilmeyecek "ışık" mevzusuna son olarak  E.G.'nin katılması ve "ışık gibi girdin" demesi iyice komik, iyice afallatıcıydı. Bu kadar bariz olana bu kadar bariz şekilde perdeler indirilmesine insan şaşırıyor tabii, haliyle nedenini anlamak istiyor, deniyor, sonra vazgeçiyor, "geçen geçti, bitti gitti" diyor ve acı da olsa "kaybolan yıllar olsun da şu bahsi geçen meşhur ışık olmasın" deyip nihayetinde bitiriyor konuyu. that's life. ağlamaya da gerek yok. 

p.s. (2) peki biz küçükken şanslı diye bir köpek yok muydu hani çizgi film kahramanı? hani gerzek gibi "kıh kıh" diye gülüyordu. şanslı da olur, kirli de. ikisi de gayet şahane isimler ama kirli daha güzel, kirli iasos'ta, kirli yürürken yanımda pek şahane hareketler yapıyor. kirliii...



Wednesday, December 12, 2012

Sabah keyfi # 2

Kim tahmin edebilirdi ki? Ben değil. Ama öyleymiş. Haliyle deli gibi hoşuma gitti. Takıntılı da kendisi, arka arkaya aynı şeyi dinlemek filan. Oluyor işte, her hanede var bir tane böyle. Geçen gün sokakta rastladığım D. söyledi "bok bok kenefte bulurmuş" diye. Eh, yalan değil. Sabah keyfi aslında 5:30'da başlayacaktı da ben biraz arıza çıkarttım, geciktirdim. Ah, Axl, güzeldin eskiden... ıslık.

p.s. gerçekten her şey pek kendi patience düzeninde ilerlerken birden gelen fırtına patience 'i hatırlattı, mırıldandırdı. ama gerçekten sabırlı biriyim, gemileri bir anda fevrice gerzekçe yakmayan yapıdayım. ama amk! sabah sabah yoruldum gerçekten. 

***
...little patience, mm yeah, mm yeah
need a little patience, yeah
just a little patience, yeah
some more patience, yeah
need some patience, yeah
could use some patience, yeah
gotta have some patience, yeah
all it takes is patience,
just a little patience
is all you need


***




 

Saturday, December 8, 2012

Sabah keyfi # 2

soğuk hava, soğuk ve gerzek yağışlı siyah hava, elektrik patlaması, her daim sorunlu apartman, otel arayışı, normale geri dönüş ve hak edilen güzel mi güzel sabah keyfi (bunun dışında taksim'de yürünmüyor, sokakların delik deşik,her tarafın çamur, yollardan ambulans veya itfaye aracı gibi hayati önem taşıyan araçların geçemiyor olmasını, koskoca bir tarih olan inci'nin kapatılmasının umursanılmama çabasını, iktidar denilen katmanın neyi sevip sevmeyeceğimize, kaç kilo olmamız gerektiğine, kiminle sevişeceğimize, bu sevişmenin ahlaksız olmaması için nasıl ne zaman evleneceğimize nasıl ve kaç tane doğuracağımıza, "onun vatandaşı" olarak karar vermesini veya katmanın öndeki temiz piyonlarının yüce ziyareti sırasında mevkiisini sarsacak şekilde müdür denildiğinde egosu zedelenen muhteşem bakan tiplemeleri filan gibi konuların gündelik akışımızın önemli başlıkları olmasını geçiyoruz ve kendimize ancak böyle nefes aldırtabiliyoruz. çünkü bitmiyor; ne çilesi, ne azabı, ne bezdirme çabası bitmiyor. sülük gibi mübarek).

p.s. biliyorum büyük kıroyum, hiç söylemeye gerek yok. wish list 'imdir, sabah keyfimdir, hiç umursamam, takar çıkarım, haters gonna hate but who fuckin' cares, babe? ayrıca it it ile anlaştığından # 8 ve yeni kızı bu yolda ilerlememdeki büyük adımlar atmamı kolaylaştırıyor. bir gece yarısı bu kadar eğlendiğimi uzun zamandır hatırlamıyorum.