Friday, March 16, 2007

Ve nihayetinde hastayım.

Günlerdir, özellikle yağmurlu Kanyon gününden beri süren, hastalanma öncesine işaret eden durumlar nihayete erdi ve yatağa & koltuğa yapıştım. İnatla yatmamak için direniyorum ne var ki mümkün değil gibi. Ellerim bir soğuk, bir sıcak ve sürekli üşüme halindeyim. Başım dönüyor. Halsiz ve moralsizim.

"Çok çıkıyorsun, çok geziyorsun" diye laf ediyordu bana. Çok güzel, şimdi hiçbir yere çıkamıyorum! Kapandım daha bugünden eve, önümde ilaçlar ve vitaminler, aklımda akşam Babylon'daki parti, üzerimde eskilerden yürüttüğüm kocaman kapüşonlu gri renkte bir sweat-shirt. Kitap dahi okuyamıyorum, başım düşüyor, birazdan ekrana da düşecek.

Allahtan burnum akmıyor ama sesim yine kısıldı anında. Offf....

P.S. Kimle konuşsam hasta... Hiçbir zaman hasta olmamak için aşı filan olmak istiyorum. Yok mu bunun çaresi? İsviçreli bilim adamları daha bulamadılar mı hastalıklara multi fonksiyonlu iğneler filan? Kadim dostum Sekvotka'dan çare geldi: "sen kendine votka hazırla içine de karabiber koy bolca, iç tek seferde, bak nasıl ayağa kalkıyorsun".

Thursday, March 15, 2007

Yine bir çarşamba gecesi...


Yağmurlu, yorucu bir İstanbul günü derken akşam saatlerinde önce B. sonra M. ile buluşup beraber hediye baktık sonra da artık rituel haline getirmeye çalıştığımız eski günlerin anısına çarşamba geceleri sortie olayını gerçekleştirdik.

Havanın inanılmaz soğuk olmasına rağmen, İstanbul ahalisi çarşamba geceleri mekanları doldurmuş, şöyle 3 kişilik yer bırakmamış sanki. Neyse Asmalı Mescit'de, Refik, Yakup, Zeytinli gibi seçenekleri eledikten sonra Asmalı Cavit'e gittik ve pek bir memnun ayrıldık. Gerçi yine yer bulma sorunu olmasına karşın bir şekilde halloldu ve B. & M. ve şahsım leziz mezeler eşliğinde, yaş üzüm rakısımızdan keyifle yudumladık. Ve bir kez anlamış bulundum ki, rakı tercihim kesinlikle yaş üzüm rakısı değil. Sevmiyorum nedense. Tadı nedense başka geliyor ama herkes seviyor valla, masalarda açılan şişeler genellikle yeşil renkli olandan. Ancak ben Tekirdağ ya da kara kapaklı Efe diyorum (kulup de güzel ama işin doğrusu kendimi kulup içecek kadar ağır görmüyorum. sanki İhap Hulusi'nin çizimlerine uymuyormuşum gibi geliyor, rakıyı o kadar ağır, o kadar haysiyetle içemiyormuşum gibi hissediyorum).



P.S. Asmalı Cavit çok iyi olsa da çıkışta gidilen Sefahathane hiç olmadı. İnanılmaz kötü ve sıkıcıydı. Çıkarken rastladığımız kadim dostum Sekvotka'nın "kalıyorsun" ısrarlarına uymayıp adabımla evime dönmüş de olsam sonrasında gelen mesajlarla "acaba kalsa mıydım" diye de düşünmedim değil.

P.S. (2) B. bize Barcelona programları yaptı, haziran sonu tarih belirlendi. Gidiyoruz! Bütün gün tapas yiyip cava içecekmişiz.

P.S.(3) Yine "Başkalarının Hayatı" filminin ne kadar güzel bir film olduğundan bahsettik uzun uzun. Bunlar gecenin başında herkes 1. kadehindeyken konuşuldu, sonrasında muhabbet yine bir seviyesizleşti, muhteşem sp günlerine geri dönüldü. Pek güzel bir şey bu "seviyesiz" dostluklar...

Wednesday, March 14, 2007

Justin Timberlake- What Goes Around




Farkındayım biraz Justin Timberlake "hayran"ı 13 yaşında kız görüntüsü oldu ama klibi asıl koyma sebebim, blog kullanımlarını yavaş yavaş kullanmayı öğreniyor olmam. Başka bloglarda görüp, pek bir özeniyordum ama inadımdan da kimseye soramıyordum. Neyse öğrendim, hemen deneyeyim dedim. Biraz ihtiras, biraz pop müzik olsun sayfada, fena mı? Zaten hava buz gibi İstanbul'da.

Tuesday, March 13, 2007

The secret of Santa Vittoria


Nasıl güzel bir filmdir bu! Bizde "Kasabanın Sırrı" olarak çevrildi ve bir dönem TRT'de sıklıkla yayınlanmışlığı vardır. Kasabanın tipik italyan erkeği Italo Bambolini karakterini canlandıran Anthony Quinn ve onun tipik, koyu katolik karısını canlandıran Anna Magnani 1966 tarihli filmde başrolleri paylaşmaktadır.

DVDsini, zamanında aramış ancak bulamamıştım. Sadece video kaset formatında satılıyordu. Bilmem belki şimdi çıkartmışlardır. Ancak ilk 10 film listemde vardır bu film.

Hastalanmaktan korktuğum şu saatlerde MGM'de karşıma çıkıp, vitamin etkisi yapmıştır.

Doğal güzellikle başlayan gün

Yine eğlenceli bir gündü.

Bizim sp 4'lüsünden, M. büyük bir firmanın "doğal güzeli" seçildi ve billboardlarda çıkmaya filan başladı (cumartesi etiler'dekinin altındayız, görgüsüz gibi resim çektireceğiz). Bugün de onun ilk pr tanıtımı vardı Esma Sultan'da, haliyle herkes iznini aldı ve M.'ye destek olmaya gittik.

Sabah saat 10 ve Esma Sultan'dayım. İçerisi kadın dergisi çalışanları, markanın müdürleri, gazetelerin kadın-güzellik bölümlerinden insanlarla dolu-inanılmaz sıkıcı yani. Herkes birbirini süzüyor, ne giydiğine hatta açık büfeden ne aldığına bakıyor.

Önce B., sonrasında epey bir gecikmeli olarak da R. geldi. Hemen ikinci sıraya oturduk. Ancak bizim ortaokuldaki kız çocuğu halimizi hiçbir şey etkilemediği için, güzellik kavramından bahsedecek olan sosyolog, psikolog, diyetisyen gibi meslek gruplarına ait davetliler konuşurken, neredeyse panelden atılıyorduk. Hele hele Taylan Kümeli onun güzellik ve beslenme tavsiyelerini dinlemediğiniz için bizi az kalsın bakışlarıyla öldürecekti . Of bir de psikolog vardı ki evlere şenlikti ( j.a.'ya tanıyıp tanımadığını sormalıyım).

Tanıtım, konuşmalar, vs. saat 13 gibi bittiğinde R. çekim için İzmir'e, B. de söylenerek işine döndü ve ben ve M. yine işi kırdığımız için kendimizi Kanyon 'a attık. Aman yarabbim, o ne kalabalıktır öyle. Kitchenette artık öğle molasının çoktan geçtiği saattlerde bile ne kadar kalabalık bir mekan. Gördük ki türk halkı çalışmayı pek sevmiyor. Sonra sinema, sonra yine bira derken eve dönüş ve metro çıkışı doluya yakalanış.

Metro demişken, çok seviyorum ben büyük şehir trafiğinde metroyu kullanmayı. Farkındayım, verdiğim intiba sebebiyle genelde insanlara şaşırtıcı gelir benim metro kullanmam ama bu kadar hızlı bir ulaşım aracını yolumun üzerindeyse neden kullanmayayım ki? Taksicinin ağız kokusunu çekeceğime, burada en azından kulağımda ipod, dümdüz boşluğa bakıyorum işte. Off, bir de otoparkta beni bekleyen bir araba mevzu var ki, hiç ona girmeyeceğim. Nasıl bir insan hiçbir şekilde araba kullanmayı istemez? İstemiyormuş işte, örneği yazıyı yazan şahsiyet.

Metroda jeton alırken insanların hiç konuşmadan, sadece parayı uzatması çok garipsediğim bir durumdur. Oysa ben hep bir cümle kuruyorum, iyi günler filan diliyorum. Adamlar da şaşırıyor, bir şekilde hoşlarına gidiyor ama açıkcası metroda, mağazada, lokantada filan çalışanlara kaba davranılmasından çok hoşlanmam ben (dünyanın en nazik insanı olmaktan oldukça uzak bir yapım da olsa, bana bulaşılmadığı, görgüsüzlük veya küstahlık yapılmadığı takdirde kimseye kötü davranmam. ancak bunların olduğu durumlarda muhtemelen epey iğrenç bir insan oluyorumdur).

Film çok güzeldi ( en iyi yabancı film oscar'ını kazanan film: başkalarının hayatları. filmden bilare bahsedeceğim), filmden sonra gidilen Sosa çok kötüydü. Bira servisi yapıp, çerezi, patates kızartması olmayan mekan nasıl bir şeydir ya? Gitmem ben bir daha. Sağlıklı yemekse var bizim burda Cuppa, ona gidiyorum işte.

P.S. Asla hava şartlarına göre giyinmeyi beceremeyen ben, yine üzerimde bir trench coat ile sokaklara çıkmışım. Haliyle Kanyon'nun soğuğu, metro sonrası yakalandığım dolu çarptı beni, muhtemelen bu akşam ateşim çıkıyor, yorgan döşek yatıyorum önümüzdeki günlerde.

P.S.(2) Kanyon'daki minyatür buz pateni sahasını ve üzerinde ciddi ciddi kayanları görünce beni ve M.'yi bir gülme aldı, nereye bakacağımızı şaşırdık resmen. Yalnız M. korktuğum şu cümleyi kurdu: "biz kesin burada bir yerlerde içip, sarhoş sarhoş çıkarız bu pistin üstüne". İşte o an... izleyenlere tarifsiz komiklikler yaşatacaktır derim ben.

P.S.(3) Bugünkü tanıtımda Ayşe Düzkan vardı. Ne alaka diye soramadan edemedim kendime. Dediğim gibi davetliler bir çeşitliydi.

Monday, March 12, 2007

Ortaya karışık

Yaşanan kaotik haftasonundan sonra bugün gerçekten ortaya karışık bir mönü çıktı.

Ancak ana tema, iyi ruh halinin geri gelmesidir. Guess who's back ("guess who's back"-rakim: old school hip hop'un büyük mc'lerindendir, bu şarkısı da 1997 tarihli the 18th letter adlı albümden çok güzel şarkıdır. 1999'dan beri albüm yapmıyor ama biz halen inatla albüm yapacağı günü bekliyoruz, takip ediyoruz. rakim'in kendisi de, çirkin ama karizmatik erkekler listesinin üst sıralarındadır) !

Spor salonu yine bir şenlikliydi bugün. Geçen günden sonra korkup dümdüz siyah t-shirt götürdüm, haliyle üzerime atlayan da olmadı. Ne var ki ilginç bir şey oldu. Spor yapmaktan hazzetmeyen bir insan olarak külfet halinde yaşıyorum bu spor deneyimini. Yine söylene söylene çıkmışım koşu bandının üzerine kulağımda ipod kendimi daha hızlı yapmak için gaza getirmeye çalışıyorum. Nafile! Sonuç sıfır. Ancak, o esnada tanıdığım ve muhabbetim olan hocalardan biri geldi yanıma (not: ben yalnızken çok domuz gibi olurum. öyle herkesle konuşmam, milletle ilgilenmem filan, kısacası sevimsiz bir tip oluyorum yalnızken sosyal ortamlarda). "Naber, nasıl gidiyor" diyor, ben baygınlık geçirmek üzereyim, yüzüm filan kızarmış ve bence feci bir görüntü içerisindeyim. "İyilik" derken, demez mi "fıstık gibi gözüküyorsun". Pestili çıkmış, neredeyse yere yapışacak durumdaki ben, bu cümleyi duyunca bir gaza gelmişim, normalde yapmaya üşendiğim tüm hareketleri yapıp, normalden 1 saat daha fazla kaldım. Demek ki motive olmak böyle bir şeymiş...

J.A. ile buluştuğumda, cumartesinden sonra beni iyi gördüğüne çok sevindi, "porselen gibi gözüküyorsun, çocuğum" dedi. Bir de çok komik, cumartesi günkü olayın etkisinin bir anda suratıma çökmesiyle ilgili "sen sakın poker moker oynama, yüzünden her şey okunuyor, bırakırsın valla paralarını masada" dedi. Doğrudur, ne diyeyim.

Bugün bir de kuaför macerası var, da çok sıkılıyorum oralarda ben. Neyse yine dergi mergi okudum. Arena dergisinin ilk sayısı çıkmış. Aslen ingiliz dergisidir diye hatırlıyorum ama yanlış da olabilir. Ancak türk versiyonu feci olmuş. Yazi işleri müdürü de, köşesine takım elbiseli resmini vermiş bir kadın. Hayırlı olsun türk medyasına. Bir de kapakta Jude Law. Tamam gerçekten yakışıklı, etkileyici bir adam da bilmiyorum, fazla süslü, fazla kız gibi sanki, çekiciliği yok gibi.

A. ailesi bu akşam yine kokteylde ama acaba nasıl bir bahane bulsam diye düşünüyorum. Nasıl gitmek istemiyorum? Düşüp, bileğimi mi burktum desem? Ortaokulda flüt çalmamak için bu bahaneyi kullanır sürekli el bileğim sargılı giderdim derse. Yine mi bağlasam bantları ayağıma da bizimkilere söylesem.