Wednesday, February 1, 2012

Sanki böyle bir şey


Gerçekten de İstanbul'un 30 yıl sonra yaşadığı karlı günlerin görüntüsü Nordik ülke manzaraları gibi olmasa da verdiği hissiyat buna yakın. En azından sevenlerine. 1987 kışını hatırlayanlar, okulların tatil olmasıyla mahallede kar topu savaşı yapanlar, kendilerini sokağa atanlar, oradan buradan aptal aptal kayıp kızakçılık oynayanlar mesela. Karşı görünmüyor bile. Pencereden bakınca sadece kocaman büyük ve yüksek bir beyaz ışık. Kar işte, ya sevilir, ya nefret edilir.

Monday, January 30, 2012

Dream on # 3

nihayet fantastik rüyalara geri dönüş, robert downey jr., uzuv, siyah giyenler ve beyaz giyenlerin dünyası ve tabii robert downey jr...

Sunday, January 29, 2012

Korkunç bir insanın hastalık üzerinden sevimlileştirilmesi: The Iron Lady

Geçen haftaki köşesinde Ertuğrul Özkök, Margaret Thatcher 'in kendisini en çok etkileyen siyasetçi olduğunu yazdı. Dört yıllık temel bilim eğitimi olarak sosyoloji okumadan, Mülkiye'nin Basın Yayın Yüksekokulu'dan mezun olup iletişim doktorası üzerinden kendisinin sürekli "sosyolog" olduğunu sürekli dile getiren biri olarak, söz konusu kendisi yani Ertuğrul Özkök yani kişiliği, haysiyeti, şahsiyeti, bilgi düzeyi belli (!) olan biri olsa dahi, yine de Margaret Thatcher gibi korkunç bir insandan bu denli etkilenmesi şaşırtıcı. Doğru, bahsi geçenin Ertuğrul Özkök olduğu gerçeği inkar edilemese de yine de toplum bilimi, insan bilimi yani beşeri bilimlerle bir nebze olsun haşır neşir olmuş birinden daha insancıl bir algı bekliyor.

Margaret Thatcher 'in gözle görülür derecede olmasa da- en azından 20. yüzyılda- keskin sınıf ayrımlarının yaşandığı İngiltere'de yüzyıllardır süregelen geleneksel ve özellikle de kadınlara kapalı politik dünyasında bir kadın olarak geldiği mevkii, sahip olduğu güç tartışılmaz şekilde önemli olsa da, Margaret Thatcher'nin etrafında çoğunlukla erkekleri istemesi, kadınların önünü açmak için hiçbir çaba sarfetmemesi de aynı şekilde onun gücünün oluşmasında etkilidir. Erkekler üzerinden kadınları neredeyse dışlayarak kurduğu dünyası belki de demir zırhlı karakterinin göstergesidir. Erkeklerin bugün dahi iş hayatında kadına karşı bakışının yer yer aşağılayıcı ve seksist olduğu düşünülürse 20. yüzyılın ilk yarısında zaten sadece erkeklere açık toplumsal alanlarda kadınlara karşı tavırları tahmin edilebilir. Ha böyle olunca Margaret Thatcher'nin sarsılmaz konumu elbette dikkat çekici.

Ne var ki bir kadının hayatında, yakın kız arkadaşlarının olmaması büyük kayıptır. Kadınlar birbirleri ile anlaşmakta zorlanabilirler, özellikle de iş hayatında karşısıan çıkanlar en büyük adiliği yapanlardan olabilirler. Ancak yine de ne olursa olsun fazla değil, birkaç iyi kız arkadaş hayatta çok şey değiştirir. Bazı kadın tipleri var; "ben erkekleri severim, onlarla anlaşırım kız arkadaşım hiç yoktur " gibi sözlerle konuşan. Açıkcası böyle söylemlerle varoluşlarını çizen şekillendiren kadınların hayatlarının bir yönünün hep eksik, hep"erkeğe odaklı flörtif hareketlerle süslü farklı bir ilişki geliştirme çabası içerisinde" ve en önemlisi hep "kendine güvensiz" olduğu gerçeği de yadsınabilecek gibi değildir. Doğru, kızlar kendi aralarında her zaman iyi anlaşamaz, birbirleri ile kavga edebilirler, en iyi dost bildiği kimi zaman öyle kötü lafı öyle büyük bir fütursuzluk içerisinde söyler ki içindeki dostluk o anda biter ama mutlaka bir başkası yine bir kız arkadaş önünü açar, hayatındaki önemli anlarda yardımını esirgemez, kötü gününde göstermelik değil sadece içinden geldiği için yanında olur. Eğer Margaret Thatcher 'ın çocukluğundan beri tanıdığı yakın kız arkadaşları olsaydı, eğer kendisi de, kendisi hariç diğer kadınları küçümseyici erkeksi tavırları sergilemeseydi bambaşka ve belki de bu sefer gerçekten hayranlık uyandırıcı bir politikacı, lider olabilirdi.

Oysa bugün kendisi, The Iron Lady filminde bunamış, düşkün durumdaki yaşlı kadın görüntüsü altında sevimlileştirme çabalarına rağmen, yatacak yeri olmayan politikacılardandır. Yüzlerce madencinin ölümünden, ailelerinin dağılmasından, binlerce ingiliz işçisinin fakirliğinden, yaşam şartlarının en alt seviyeye inmesinden ve zenginlerin her zaman daha da zenginleşmesinden sorumlu, hala ingiliz sömürgeciliğine inanan insan, kadın sevmeyen kadındır. Gerçekten de Ertuğrul Özkök'ün tam da hayranlık besleyeceği türde biri, Margaret Thatcher.
Aynı zamanda Kuzey İngiltere'deki maden ocakları işçilerinin 1984-1985 tarihleri arasındaki grevinde yaşananlar, madenci ailelerinin neredeyse açlıktan kırılması, ağır fiziksel şiddete maruz kalmaları veya Kuzey İrlanda meselesini yine sömürgeci kralcı anlayışı ile çözmeye çalıştığından irlandalıları cezalandırma yoluna gidip 1981'deki Bobby Sands 'in de ölümüyle sonuçlanan açlık grevlerinde geri adım atmayan ya da 1982'deki Falkland Adaları çıkartmasında yüzlerce insanın ölümünün altına imza atan bir politikacıdır. Demir Leydi 'nin bir de silah ticareti yapan oğlu vardır, Mark Thatcher. Filmde nedense hep uzaklarda gözüküyor ama Mark Thatcher de en az annesi kadar utanç verici başka bir hikaye. Annesinin başta olduğu zamanlarda diktatörlükle yönetilen Afrika ülkelerinde silah ticareti yapmış bundan kişisel hesabını doldurdukça doldurmuş ve sonrasında Güney Afrika'da tutuklanıp hapse atılmış filan. Bu arada Margaret'in Güney Afrika'daki apartheid yanlısı olduğunu geçiyorum artık. Gerçekten de hayranlık duyulacak, saygı ile hatırlanacak bir insan Margaret Thatcher. Ertuğrul Özkök haksız değil tabii. Congrats Ertuğrul.

Unutmadan, o sevimli Billy Elliot filmi meşhur madenci grevlerinden, Hunger , Some Mother's Son ise Kuzey İrlanda açlık grevlerinden en önemlisi Bobby Sands 'ten bahseder. Bobby Sands'in kendi güncesi vardır ki okurken insanın içi kalkar. Hepsini Margaret Thatcher 'a borçluyuz. Ha, Margaret'in kendisi kadar korkunç politikalara imza atmış meslekdaşı var ki o da alzheimer olarak öldü; Ronald Reagan. Reagan'ı da seviyor mu acaba medya dünyasının yüce ismi Ertuğrul Özkök diye düşünmeden edemiyorum.

Never on sunday # 2

karlı soğuk ama güzel bir soğukluktaki cumartesi gece, tünel, leopard lover g.'da "sushi, sashimi & moet" daveti, gecesi, eğlencesi, rosé imperial'in bambaşka güzelliği, pek gülünen, pek eğlenilen, pek " iyi dilekli", pek yorumlu gece, "bu evde ayrılık acısı var" , kısa film, tivoli, kuzular, borsalino şapka(m), evin güzelliği, "2 olmuş ben gideyim", baba radyo bombası; pazar güneşi, beklenmedik sıcaklıktaki pazar, popcorn&movie ve iron lady, ve g.g., ve yeniden başlayan kar yağışı soğuyan hava ve never on sunday ...




Saturday, January 28, 2012

gece (çıkmadan önce) # 2

aslında guilty pleasure müziği bu. hani bazen sevdiği söylenilmeye neredeyse utanılan şarkılardan. olsun, yine de güzel. tamam; biliyoruz ki o devasa dudaklar o burun yapılı, biliyoruz ki gerçek ismi ile müzik kariyeri bir şekilde ilerleyemedi ama genç işte. '85 sonrası doğanların katıksız zeka özürlü olduğu gerçeği ile yaşayanlardan olduğumuzdan yapacak bir şey yok. kalın ve tok sesini bayağı beğeniyorum, müziği aranjmanları da güzel, acıklı ve "arıza kız" sözlerini gençliğine veriyorum, haliyle gülümsüyorum. bu yüzden gece çıkmadan önce, giyinmeden önce, kara kışa aldırmadan süslenmeden önce, "sushi şampanya düşünüyorum, tabii moet seni bozmazsa" davetine geç kalmadan önce...boğazımdaki yumru dursa bile. that's life.

...let's go get high, we were born to die... lana del rey ...


Kış


winter is coming'den daha gerçekçi vaziyette kış geldi, soğuk geldi, kar geldi, beyaz rüyalar geldi, grip salgını geldi ve garip şekilde her şeye rağmen kar huzuru da geldi. hala boğazımda yutkunmamı engelleyen, düşündükçe gözyaşlarımı biriktiren durum devam etse de kabullendim gerçeği ve artık sorun yok. aslında bu boğazımı düğümleyen birçok şeyin dışında kalan devam eden dünyada sorun yok; gözükse de öyle algılanmak, etiketlenmek istense de yok. yani "çemberin ya dışındasındır ya da içindesindir keskinliği" değil. basit bir şey hayat. sonunda da ölüp gidiyorsun işte, o kadar keskinlik, o kadar klişe, o kadar hırçınlık, o kadar çabalama, o kadar kalp kırma neye yarıyor ki, bitiyor işte. bugün aslında dün, yarın aslında bugün. bir de güzel maç seyretsek, bir de seyrettiklerimiz değse...

Tuesday, January 24, 2012

Kışın güneşi

Kışın güneşi olur mu denilse de oluyor. Hava soğuk, akşamları çok erken çöküyor insanın yüreğini daraltıyor. Ama işte böyle anlarda yükselen kış güneşi bir anda mucizevi etki yaratıyor.
Biliyorum ki bu kış başka; ne acayip şekilde yaşanan geçen kış ile aynı, ne de başka bir dönem ile. Güneş yüksek bu yıl. Mucizevi etkisi de kim bilir olağandan da yüksek. Tüm bunlar içerisinde boğazıma takılan tek bir şey var, biliyorum. Bitecekmiş; çok uzun sürmeyecekmiş. Öyle dediler. Zaten gördüm de. Ne kadar beyazmış... Geceliğinin altından bütün o tüplerin, serumların altından çıkan bembeyaz tenini gördüm. Güneşe hiç ama hiç çıkmayan eski nesil insanın teni demek böyle oluyormuş. Bitecekmiş yakın zamanda, uzun sürmeyecekmiş. İşte boğazıma takılan bir bu var, bunun dışında şanslıyım ki bu kış güneşli, kabustan uzak.